>ELVEDA YAŞLILIK
15.7.2016

Ne zaman doğduğunuzu unutun; şimdi, nasıl yaşadığınıza odaklanma vakti!

Kimlik yaşınızın aslında hiçbir öneminin olmadığını, yaşadığınız zengin tecrübeler ve hayattan aldığınız keyifle tamamen bambaşka bir yaşta olabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Ne zaman doğduğunuzu unutun, nasıl yaşadığınıza odaklanın!

Doğum günlerim, sağlıklı olduğum müddetçe benim için en özel kutlamalardan biri. Korkmak mı? Yaşlanmaktan mı? Hayatta korktuğum birçok şey var ama bu konuda hiçbir endişem yok" diye anlatıyor 40 yaşındaki ama çok daha genç gösteren güzel oyuncu Penelope Cruz. Bilim ve teknolojik gelişmelerin insanın ömrüne ömür kattığı, 40'ların yeni 30'lar olduğu, 35-55 yaş diliminin artık "yaşsız" bir zaman dilimine tekabül ettiği günümüzde yaşlanmak da eski anlamını yitirdi. İnsanlar yaşlanmıyor ya da yaşlanır- ken farklı uğraşlar, ilgi alanları ve düşünceler paralelinde "genç" kalmaya devam ediyor. Yaşlanmayı sorun etmeden, hayatın en büyük korkusu olarak algılamadan yaşamaya devam ederken hissettikleri yaşta kalıyorlar ki bu da, "zamansızlığa" tekabül ediyor aslında. Fransız yazar Fabienne Jacob, "Mon Age" (Yaşım) adlı kitabında, "Zaman yoktur, sadece asla geçmeyen, ilerlemeyen içsel zaman vardır" sözleriyle kişinin hissettiği ve bunu dışarıya yansıttığı yaşının önemli olduğuna, biyolojik yaşın anlamsızlığına vurgu yapıyor. Peki ama kimlikteki doğum tarihinizi unutmaya, her daim genç kalmaya var mısınız?

GENÇLİĞİN SIRRI: ARZU VE ENERJİ

Ünlü psikiyatr Olivier de Ladoucette, yepyeni bir kavramla, "sübjektif yaş" tanımıyla karşımıza çıkarken yaşlanmanın anlamsızlığına da gönderme yapıyor: "Sübjektif yaşın yüzde 30'u genetik mirasımıza bağlıyken yüzde 70'i tamamen davranışlarımıza, sosyal ve arzularımızın yaşına bağlı." Elbette ki doğal bir süreç olan yaşlanmanın fiziksel sonuçlarına, hücre yenilenmesinin yavaşlamasına, çizgilere, kırışıklıklara, zamanla kasların ve kolajen dokunun zayıflamasına karşı çıkmıyor. Tüm bu gerçeklerle birlikte genç olmak, genç gibi yaşamak ve hissetmenin mümkün olduğuna değiniyor De Ladoucette sadece. Bunun da sırrı, yaşam enerjisi ve arzu aslında. Hayatı çok sevmek, sürekli yeni şeyler yapmak için istekli olmak, seyahat etmek, hobiler edinmek, yeni arkadaşlıklar kurmak, iş hayatında başarıya odaklanmaktan vazgeçmemek gibi meşgalelerle, hayattan alınan zevkle kişi, biyolojik yaşının fiziksel sonuçlarını alt edebiliyor, olduğundan da genç ve enerjik görünebiliyor.

HİÇBİR ŞEY İÇİN NE ÇOK GEÇ, NE DE ÇOK ERKEN

Burada estetik ameliyatların kutsallaştırdığı kusursuz bir gençlik anlayışından bahsetmiyoruz. Kusurlu, çizgilerin ve yaşam tecrübesinin donattığı kişinin hayata bakış açısıyla zenginleşen, yaş almayan, zamana direnen bir gençlikten söz ediyoruz. Bu yaşsızlık kavramı, aslında günümüzde hayatı yaşama biçimiyle birlikte de gelişti. Bir zamanların erkenden evlenip yuva kuran, 40'larında da saçlarını ağartıp torun bakan kadınları artık mazide kaldı. Kadınların cesurca arzularının peşinden koşmaları, en gencinden en yaşlısına kadar enerjileriyle hayatı dolu dolu yaşamaları yaşlılık kavramını da değiştirdi. Kısaca hiçbir şey için ne çok erken ne de çok geç.

40'INDA ANNE, 60'INDA SEVGİLİ

Kadınların ekonomik özgürlüklerini ilan etmeleri, sadece iş hayatında değil aşkta da geçmişe göre daha girişken ve kararlı olmaları, kadına olan bakış açısının, özellikle gelişmiş ülkelerde çok değişmesi, onları her anlamda aktif kılıyor. Üniversite sıralarını 20'lik öğrencilerle paylaşan, çeşitli dans kurslarında görmeye alıştığımız, bedenleriyle barışık ve mutlu, emekli olduktan sonra da köşesine çekilmeyen, pire gibi çalışan kadınların hepsi de aşkları ve güçleriyle sübjektif bir yaşın varlığını fazlasıyla doğruluyor. 40'larında anne olurken, 60'larında evliliklerini bitirip yepyeni bir geleceğe yelken açma cesaretini gösterebiliyorlar. Kendilerine güveniyor ve yaşları kaç olursa olsun yepyeni projelere yelken açmaktan geri durmuyorlar.

ELLE ONLINE

TAKİP ET