ABONELİK | KÜNYE | İŞ FIRSATLARI | BİZE ULAŞIN  


KASIM 2008
   » İçindekiler
   » 



 
RÖPORTAJ

ARŞİV

IL DOLCE TURCO!

"Hamam" ve "O şimdi Asker" filmlerindeki rolleri ile dikkat çeken, İtalyan yapımı "L?Italiano"da başrol oynayan Mehmet Günsür, son üç yıldır yaşadığı Roma?da aktörlük eğitimine devam ediyor. En son, bir arkadaşıyla birlikte senaryosunu yazdığı kısa film projesiyle İtalyan devletinin desteğini alan ve yakın bir zamanda ?Anlat İstanbul? filmi ile beyaz perdede yeniden izleyeceğimiz genç aktör, yönetmenlik sınavından geçmeye de kendini yavaş yavaş hazırlıyor.

Röportaj : ESRA AYSAN
Fotoğraf : NİHAT ODABAŞI

Göster
ELLE: Türkiye?de bir kadın nasıl köşe yazarı olur?
Mine G. Kırıkkanat: Türkiye?de kadın köşe yazarı nasıl olunur, diye sorduğun zaman o benim kategorime girmiyor. Çünkü köşe yazarlarının çoğuna baktığın zaman siyasi köşe yazısı değil kendi estetik ve fizyolojik sorunlarına dönük köşe yazarlığı yapıyorlar.
ELLE: Peki siz nasıl köşe yazarı oldunuz?
M.G.K.: Zor bir doğum, ?forseps? kullanıldı, diyebilirim. Ben gazeteciliğe 1987 yılında başladım. Belki de geç başlamış olmamın verdiği olgunlukla genç meslektaşlarımın düştüğü tuzaklara düşmedim, manipülasyonlara gelmedim çünkü olgun bir çağımdı.
ELLE: Bu ne anlama geliyor?
M.G.K.: Gençken insana sonradan pişman olacağı işler yaptırabilirler ama 35 yaşına gelmiş bir insan kolay kolay o gaza gelmez. Dolayısıyla gazeteciliğe başladığım andan itibaren pişman olacağım bir iş yapmadım. Başından beri köşe yazarı olmak istiyordum. 1987 yılında gazeteciliğe başladığımda ilk yılımda bir kitap çıkardım. O kadar belliydi ki, iyi bir köşe yazarı olacağım. Fakat ya benden korktular -çünkü kullanamayacaklardı, manipüle edemeyeceklerdi, çiçek böcek yaz diyemeyeceklerdi. Gazete yazılarımdan ve kitaplardan belliydi ki, öyle biri değilim ben- ya onun için yaptırmadılar ya da bilmiyorum, belki kıskançlıktan. Bizim gibi bir kadın köşe yazarı olmasın, kadınlar hep çiçek böcek yazsınlar anlayışıyla o fırsat bana 1996 yılına, Mehmet Yılmaz?a kadar verilmedi.
ELLE: Zaten o zamanlar şimdiki gibi köşe yazarı enflasyonu yoktu herhalde?
M. G. K.: Vardı canım. Öyle bakacak olursan dandik kadın köşe yazarları, bazı şarkıcıların kızları falan benden önce köşe yazarlığına başladılar. Tabii ben yolun ortasındayken bitti yazarlıkları, ayrı mesele. Pazar günleri Milliyet?in ekinde yazardım, onu da artık yalvara yakara, yayın yönetmeninin başında davul çala çala zorla almıştım. Orada da göstermiştim neler yapabileceğimi ama bir türlü gazeteye aktarmıyorlardı. Ekte de siyaset yapamazsın tabii ki! Yazacağım siyasetten mi korkuyorlardı, kadın oluşum mu hoşlarına gitmiyordu, kendileri kadar zeki olmamı ?hatta bazı erkekleri çoktan geçtim- onu mu öngördüler bilmiyorum; Mehmet Yılmaz?a gelene kadar beni köşe yazarı yapacak kadar cesur erkek çıkmadı. Yüzünü kara çıkardığımı zannetmiyorum çünkü o kadınlarla gurur duyar.
ELLE: Ya azılı düşmanlarınız ya da fanatik hayranlarınız var. Ortası yok mu bunun? Öte yandan sizi seven de okuyor sevmeyen de.
M.G.K.: Vallahi sevmeyenler okumasa çok rahatlayacağım aslında. Bu kadar "pour ou contre", muazzam bir taraftar kitlesi ya da muazzam bir düşman kitlesi herhalde benim de kinlerimi ve takdirlerimi unutmamamdan ve kişiliğimden kaynaklanıyor. Söyle bir psikolojik analiz yaptım: Bunlar benden vazgeçemiyorlar. Çünkü bir yandan müthiş bir hayranlık besliyorlar. İnsan babasıyla kavga eder bir yandan aşıktır, oidipus kompleksi; ya da annesinin başının etini yer ama bir yandan da aşıktır, electra kompleksi; galiba beni sevmeyenlerle aramda böyle bir ilişki var. Hem hayranlık besliyorlar hem de kendilerine karşı dövüştüğüm için müthiş bir kin duyuyorlar. Bence bunu en iyi, en komplekssiz biçimde o zamanlar Taha Kıvanç takma adını kullanan Fehmi Koru yazdı. Milliyet?teki haberde (Fransa?da bir gurbetçi ailesinin gelinine türban için işkence etmesiyle ilgili) hiçbir gazetenin üstüne gelinmeyecek kadar Milliyet?in üstüne gelindi ve hiçbir kabahatim olmayan bir işte -Fransız basını da benim yazdığım gibi yazmıştı, haberi her türlü kontrol etmiştim- 15 gün süreyle sağcı basının hedefi haline geldim. Olaya noktayı Fehmi Koru koydu. "Hiçbir şekilde aynı fikirleri paylaşmıyorum ama karşı fikirlerden en takdir ettiğim odur" dedi. Herkes anladı ve sustular. Radikal?deki yorumları açtığın zaman bana iltifattan çok yergi ve küfür vardır. Şöyle ki; takdir edilmek elbette hoşuma gidiyor ama hayatımda yaranmak için bir iş yapmadım. Yazılarım daima başımı derde soktu.
ELLE: Anlatacak çok hikayeniz, paylaşacak çok bilginiz var. Bu kadar dolu bir kadın olmanızı neye borçluyuz?
M. G. K.: Bir kere çok güzel Türkçe konuşan bir aileden geldim. Ama en önemlisi kız çocuklarını sever ve çok akıllı olduğumu söylerlerdi. Ben Türkiye?de kadınların ezildiğini 18 yaşıma doğru farkettim. Erkek çocuklardan daha zeki ve üstün olduğum fikriyle büyütülmüştüm. Bir avantaj da çok yaşlı olmalarıydı. Bendeniz tekne kazıntısı! Babam ve annem Osmanlı İmparatorluğu?nda doğdu. Ben beklenmeyen çocukmuşum. Doğduğumda babam 44 yaşındaydı. Hatta annem yaşlı olduğu için beni istememiş, buna rağmen öyle bir asılıyorum ki, benden kurtulamıyorlar!
ELLE: Subay kızısınız.
M.G.K. : Evet ama babam ben bir yaşındayken ordudan ayrılmış, babamı üniformalı hatırlamıyorum. Fransa?da Politeknik?ten mezun makine yüksek mühendisiydi. Fransızcası mükemmeldi. Kendi kendine Rusça, Almanca öğrenmişti. Küçüklüğümden beri elime hep kitap, dergi verirdi. Sürekli okudum.
ELLE: Siz de babaya aşık bir kız çocuğu muydunuz?
M.G.K.: Babama aşık olduğumu öldükten sonra anladım. Bütün kızlar babasına, bütün erkekler de annesine aşıktır. Eğer bunun bilincine varırlarsa çok güzel yaşarlar, bilincine varmazlarsa psikolojik olarak asla rahat insanlar olamazlar. Kişiliğini bulmak bunun bilincine varmaktır. Ben bilincine vardım, o anlamda çok rahatım.
ELLE: Sosyoloji okudunuz, senelerce öğretmenlik yaptınız, mizah yazarlığı yaptınız? Belki birçok farklı işle uğraşmanın da bu ruh zenginliğine katkısı olmuştur.
M. G. K.: Sigorta şirketinden Renault fabrikalarının işleyişine hepsini bilirim. Dolayısıyla haklısın. Bu anlamda senin yorumun çok daha doğru, çok geniş bir yelpazede çalıştım ve pek çok iş yaptım. O bir zenginlik tabii ki. Herşeyden elbette ki iyi anlamam ama bir şey anlattıkları zaman anlayacak seviyede bir bilgim vardır. Canım kardeşim, değerli yazar Mehmet Baydur: "Köşe yazarları köy doktoru gibidir: Diş çekmekten basur sancısına, safra kesesinden karaciğere her türlü şeyden biraz anlamakla yükümlüdür" derdi. Ben yine de çok iyi bilmediğim şeyleri yazmıyorum, bu da yazılarıma ciddiyet katıyor. Bakıyorum, bazı köşe yazarları inanılmaz hatalar yapıyor. İsim vermek istemiyorum ama komik oldukları halde çok ciddiye alınan insanlar var. Ben bilmediğim konularda bilge geçinmiyorum. Çok fazla hata yaptığımı zannetmiyorum. Diğerlerinden daha akıllı daha bilgili olduğum için değil bilgiyi sürekli doğrulamaya çalıştığım için. Daha zekiyim demiyorum ama belki de öyle, bilmiyorum.
ELLE: Fırtınalı, zor bir hayatınız olmuş...
M.G.K.: Zorluktan ve acı çekmekten nefret ederim fakat? Bu sivrilik var ya bu sivrilik, gençlik yıllarımda isyankarlık olarak kendini gösterdi ve ben sürekli olarak bir şeylere isyan ettim. Anneye babaya isyandan okulun düzenine isyan, Türkiye?nin düzenine isyan; sürekli isyan halinde bir çocuktum. Bütün gençler isyan eder ama o isyan ettikleri olaya karşı doğru öneriyi kendi kafalarında koyamıyorlarsa işte onlar aslında kayıp nesillerdir. Çünkü kayar; alkole kayar, uyuşturucuya kayar vs. Bir şeye isyan ettiğin zaman bu böyle olmalı diye kendi aklınla bir öneri getirebilmelisin.
ELLE: Siz isyankarlığınıza öneriler getirmeyi başarabildiniz mi?
M.G.K: Okuyan, okuduğunu anlayan insan mutlaka öneri getirir. Biz gençken Marksisttik ama marksizmi bir disiplin olarak empoze eden ve bugün bir faşizm haline sokan insanların emrine girmeyecek kadar doğru tahlil edebilen, hatalarıyla tahlil edebilen marksistlerdik. Hiçbir zaman bir fikir yüzde yüz doğrudur diye ortaya çıkmak, bir disipline girmek, birisinin peşinden gitmek ihtiyacına kapılmayacak bir eğitim aldık. Dame de Sion ve eleştirel Fransız kültürü bunun en büyük etkenidir. Eğer Dame de Sion?da okumasaydım, eğer kartezyen düşünceyi, eğer Voltaire?i, eğer Fransız Devrimi?ne yol açan Aydınlanma filozoflarını incelemeseydim, tabii ki ben de birtakım disiplinlere kapılabilirdim.
ELLE: Özel hayatınızda da bu sağlam duruşunuzu koruyabildiniz mi?
M.G.K: Özel hayatımda çok yanlış kararlar verdim. Hayatım birilerini kurtarmaya çalışmakla geçti. İlk eşimle 15 yaşında tanıştık, 19 yaşında evlendik, 27 yaşında boşandık. Tanıdığım zaman dünyanın en tatlı, en parlak insanıydı. Çok kültürlüydü fakat kişilik olarak benden daha zayıftı. Alkole kaydı, onu öyle kaybettik. Kurtaramayacağımı anladığım gün zaten üç aylık olan oğlumu aldım ve gittim; çünkü o evden ya üç ölü ya da bir ölü çıkacaktı. İki kişiyi kurtardım, oğlumu ve kendimi ama o öldü. Hepsini şimdi anlatmak istemiyorum. Çok acı çektim. Bir çocuğumu daha evvel zaten kaybetmiştim. Şimdi artık acı çekmek istemiyorum.
ELLE: Hayatınızı yazmayı düşünüyor musun?
M.G.K: Tabii.
ELLE: Ne zaman?
M.G.K: Henüz erken olduğunu düşünüyorum. Yaşlanıp çirkinleşince yazacağım biyografimi!
ELLE: Mine Kırıkkanat deyince insanların aklında bir imaj şekilleniyor, sizin kendi hakkınızda yanlış anlaşıldığını düşündüğünüz bir şeyler var mı?
M.G.K: Neler geliyor, anlat bakayım bana?
ELLE: Benim görüşlerim objektif olamayacak ama entelektüel, hoşsohbet, dost canlısı, çok güçlü bir duruşu olan, duygusallığı bu duruşun ardına gizlenmiş, kavgacı bir kadın...
M.G.K: Başkalarının aklına ne geliyor bilemem ama şaşırdığım zamanlar oluyor. İntenette Google?ı açıp Mine Kırıkkanat yazdığın zaman karşına çıkanlar çok komik. Hakkımda bir sürü iyi ve kötü hayaller kurmuşlar. "Benim bildiğim çok güzel bacakları olan, çok güzel dans eden, müthiş çekici bir hatundur" demiş birisi, bak işte bu çok hoşuma gitti! Gerçek bir entelektüel, entelektüelim demez çünkü entelektüellik asla tamam olan bir şey değildir; her gün öğrenmekle geçer ve ben her gün bir şey öğreniyorum. Hayatta kendime biçtiğim misyon, öğrendiğim ve enteresan bulduğum şeyleri başkalarıyla paylaşmak. Bu bir yerde köşe yazarının tanımı olabilir. İnsanlar da yarattığım fikir hakkında çok şaşırdığım bir şey var. Bazen koca koca adamların, yaşlı başlı kadınların karşımda titrediğini görüyorum. Elleri, sesleri titriyor. Korku değil ama adeta heyecanlanıyorlar. Halbuki ben son derece canayakın ve alçakgönüllü olduğumu zannediyorum. Öyle durmaya çalışıyorum demiyorum bak, arada fark var. Bu heyecanı yaratmak beni çok şaşırtıyor.
ELLE: Kadın yanınızın güçlü olduğuna katılıyor musunuz?
M.G.K: Katılıyorum ve öyle de olmak istiyorum zaten. Şunu göstermek istiyorum ki, zeki ve donanımlı olmak için mutlaka can sıkıcı, çirkin, kendini beğenmiş olmak gerekli değildir. Hoş, yakışıklı erkekleri seven, iyi anne olmaya çalışan, güzel giyinen, dans etmesini bilen, sosyal bir hayatı olan keyif insanları da çok donanımlı ve çok bilgili olabilirler.
ELLE: Bir köşe yazarı sizin gibi file çorap da giyebilir yani!
M.G.K: Kesinlikle. Bence en güzeli de bu. File çorap giyince illa ki memeden ve popodan bahsetmek zorunda değildir. File çorap ve yüksek topuklarla da yüksek siyaset yapılabilir.
ELLE: Gün içinde ne kadar vaktinizi yazmaya ayırıyorsunuz?
M.G.K: En az altı saatimi gazeteye ayırıyorum. İki görevim var benim: Milliyet?in Paris muhabiriyim, Almanya baskısına da haberler yapıyorum. Haftada üçe indirdiğim köşe yazıları var. Bu yazılar belli bir hazırlık gerektiriyor. Belge ve bilgi topluyorum, okuyorum. Haberleri izliyorum. Avrupa Basın Kulübü?ne üye tek Türk gazeteciyim. Aşağı yukarı iki haftada bir önemli bir bakanla, politikacıyla yemeğimiz vardır, oralara giderim. Görüşmelerimizin çoğu ?off the record? ama bir olay olduğunda o olayın backgroundunu biz biliyoruz. Uluslarası ölçüde gazetecilik nasıl yapılır onu öğrendim. Bu altı saatlik süre kitap yazdığım zaman günde oniki saat yazıya çıkabiliyor. Çünkü o zaman gündüzleri gazeteye çalışıyorum, geceyarısından sonra sabah beşe kadar roman yazıyorum.
ELLE: Yazmaya dair yeni projeleriniz var mı?
M.G.K: Gelecek sene bir roman daha çıkacak inşallah. Batıl itikatlarım var; bitirmeden romanın ne adını söylerim, ne de konusunu anlatırım. Donetalla Piatti?yle önce Radikal?de sonra Milliyet?te olan mektuplaşmalarımızı şimdi kitap haline getiriyoruz.
ELLE: Kimsenin cesaret edemediği kadar cesur yazıyorsunuz. Bazen sizin adınıza okurlarınız endişeleniyor. Bu cesaret nereden geliyor?
M.G.K: Doğru, çok endişeleniyorlar. Bu cesaret çenemi tutamamamdan ileri geliyor. Ben bir şeyi bildiğim zaman çenemi tutamam. Başkasının görmediği bir gerçeği gördüğümde onu yazmazsam hasta olurum. Hasta olmaktansa risk almayı tercih ediyorum. Tabii ki, Türkiye?de yaşasaydım bu kadar cesur olamazdım.
ELLE: Bu da yanlış anlaşılabilir çünkü çok sık gelip gidiyorsunuz.
M.G.K: Doğru ve burdayken de öyle yazıyorum ama şunu unutmamalı ki, ben tam onsekiz seneden beri dışardayım. Ben oradaki özgürlük ortamında koşullandım. Buraya geldiğim zaman tehlikenin farkında olmayabilirim. Burada yaşasam o tehlike benim üzerimde de buradaki cesaret edemeyenlerle aynı oranda baskı kurabilir.
ELLE: Burada da hakkınızda açılan bir sürü dava var.
M.G.K: Evet, var ve çoğunu kazanıyorum.
ELLE: Türkiye?ye kesin dönüş yapmayı düşünüyor musunuz?
M.G.K: Hayır. Çünkü bütünüyle Türkiye?de yaşayacak olursam mutsuz olurum, artık orada da bir hayatım var.
ELLE: Paris ve İstanbul. Bu şehirlerle ne paylaşıyorsunuz?
M.G.K: O şehirlerle sürekli oraya ait olmamayı paylaşıyorum dolayısıyla bıkmıyorum. Paris?te mesleğimle ilgili çok güzel bir ortam kurdum. Yapacağım daha çok şey var. Yeni romanı yazarken aklıma sürekli olarak Fransızca cümleler geliyor. Dördüncü romanım doğrudan Fransızca yazılabilir. Orası da benim dünyam, oradan vazgeçmeyeceğim. Böyle iki arada gidip geleceğim. Üstelik orada tanınmaya başladım. Nasıl Leyla?ya geldiğimde selamlaşacağım çok insan varsa orada kahvelere gittiğim zaman "Sizi TV5?te izledim, Courrier International?de yazınızı okudum" diye birileri yanıma gelebiliyor. Yeni yeni tanınıyorum, bırakmaya hiç niyetim yok.
ELLE: 27 yıldır hiç ayrılmadan birlikte olduğunuz bir erkek var, oğlunuz Gökçe.
M.G.K: Bütün aşıklardan ayrılınır, bütün sevgililer bırakılır, her kocadan boşanılır, terkedilmeyecek tek varlık çocuklardır. O benim hayatta bırakmayacağım tek erkek. Paris?te kendi evinde oturuyor, kendi hayatını yaşıyor ama birbirimize çok bağlıyız.
ELLE: Daniel Colagrossi?yle ne kadar zamandır birliktesiniz?
M.G.K: Bu sene tam on yıl oldu.
ELLE: Onda sizi en çok ne cezbediyor?
M.G.K: Daniel?in çok iyi bir insan oluşu. İnanılmaz merhamet sahibidir. Aynı şeylere üzülür, aynı şeylere seviniriz. Benim başarılarımla övünür. Bir kadın-erkek ilişkisinde başarılı kadınların en büyük handikapı erkeğin kendini kompleksli hissetmesidir. Her başarılı kadının arkasında bir erkek yoktur. Tam tersine. Bu anlamda kendimi çok şanslı hissediyorum. Daniel her anlamda bana çok destek oluyor. Fiziksel korkularımda ??kapıyı kilitleme, ben varım? diyor. Boyu posu da yerinde. Orada hoş bir güven var tabii. Entelektüel açıdan mültikültürel bir yanı var. Resime büyük bir kabiliyeti var, çok iyi bir fotoğrafçı, iyi bir şair ve okur. Ondan çok şey öğreniyorum ve hayatı çok güzel paylaşıyoruz.
ELLE: Çok şık ve alımlı bir kadınsınız. Tarz sahibisiniz. Bunda Paris?in parmağı var mı?
M.G.K: Paris?in parmağı var mı, bilmiyorum. İspanya?da da böyleydim. Oldum olası güzel giyinmeyi ve değişik olmayı seviyorum. Bir ara şapka düşkünüydüm. Güzel şapkalarım vardı. Güzel giyinmeyi, estetik şeyleri hep çok sevdim. Belki resme ve sanata olan düşkünlüğümden ileri geliyor. Erkeklerin de yakışıklısını severim.
ELLE: Alışverişlerinizi Paris?ten mi yapıyorsunuz?
M.G.K: İki taraftan da yapıyorum. Paris?te ucuzluk zamanını beklerim ve tek bir parça ama çok iyi bir parça alırım. Kimsenin bilmediği özel çalışan birkaç butiği bilirim. Bazen diktiririm. Kendi kendime bir stil tutturmaya çalışıyorum ve o stilin başkasının üzerinde olmamasına özen gösteriyorum. Son yıllardaki favorim Zapa, Paris?te butik işi çalışan bir marka. Üzerimdeki ceket de Zapa?dan. Siyah elbiseyi ister gece ister gündüz giyebiliyorsun. Bu da Yves Saint Laurent?ın ucuzluğundan. Charles Jourdan?ın ayakkabılarına bayılıyorum. Başkaları kadar para harcamadan, onlar kadar iyi giyindiğimi zannediyorum.
Çekim mekanı olarak kullandığımız Cihangir Leyla?ya Teşekkür Ederiz.

 

© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.