Sakin ve Güçlü Bir Tavır

Minimalizm, akışkanlık ve özgürlük… Alara Orbay ile tasarım dilini, ilham kaynaklarını, yavaş moda yaklaşımını ve İstanbul’un koleksiyonlarına yansıyan çok katmanlı ruhunu konuştuk.
BUSE SARAY 21 Şubat 2026

Alara Orbay’ın tasarımlarında ilk bakışta fark edilen şey, sessiz bir netlik. Gösterişten uzak ama iddialı, sade ama karakterli bir çizgi… Zamansızlık, akış ve özgürlük kavramları etrafında şekillenen bu estetik dil, tasarımcının modaya yaklaşımını da özetliyor.

Koleksiyonlarını hızdan çok his, trendlerden çok duruş üzerinden kurgulayan Orbay ile yaratıcılık süreci, ilham kaynakları, yavaş moda anlayışından İstanbul’un tasarımlarına sızan ruhuna uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Alara Orbay kimdir? Bize hikayenizi anlatır mısınız?
Moda yolculuğuma Londra’da başladım. Eğitimimi, sanat ve tasarım okulu Central Saint Martins’te tamamladım. Londra’da moda tasarımı eğitimi almak, tasarım disiplinimi şekillendiren ve bakış açımı uluslararası bir zemine taşıyan en önemli adımlardan biri oldu. Burada yalnızca tasarım yapmayı değil bir fikri, bir duyguyu ve bir kimliği koleksiyon diliyle ifade etmeyi öğrendim.

Profesyonel kariyerime Londra’da, Selfridges’te vitrin tasarımcısı olarak başladım. Bu deneyim bana modanın yalnızca bir kıyafet değil, bir hikaye anlatımı olduğunu öğretti. Mekan, ışık, kompozisyon ve kurgu aracılığıyla bir markanın ruhunu görünür kılmayı burada keşfettim.

Selfridges’te çalıştığım dönemde kendi markamı da adım adım oluşturmaya başladım. Pop-up butiklerle tasarımlarımı tanıttım, bir yandan kurumsal hayatın disiplinini sürdürürken diğer yandan kendi estetik dünyamı inşa ettim. Daha sonra farklı tasarımcılarla birlikte bir mağaza kiralayarak tasarladığım ürünleri doğrudan müşterilerle buluşturdum. Bu süreç, markamın kimliğini güçlendirdiğim ve kendi tasarım dilimi daha net ortaya koyduğum bir dönem oldu.

Yıllar sonra İstanbul’a dönme kararı aldım. Nişantaşı’nda kendi atölyemi kurarak üretim sürecimi daha kişisel ve daha özgür bir zemine taşıdım. Bugün tasarımlarımı İstanbul’daki atölyemden hayata geçiriyor, Londra’da edindiğim yaratıcı perspektifi, bu şehrin kültürel zenginliğiyle harmanlıyorum. Benim için marka sadece tasarım yapmak değil, bir yaşam hissi yaratmak demek. Her koleksiyonumda geçmiş deneyimlerimin, şehirlerin ve yolculuğumun izlerini taşıyan zamansız ama güçlü bir ifade sunmayı hedefliyorum.

Markanızın “DNA’sını” üç kelimeyle tanımlasanız bunlar ne olurdu?


"Minimalist" çünkü tasarımlarımda sadeliğin gücüne inanıyorum. Gereksiz detaylardan arınmış, net siluetler ve güçlü formlar benim için her zaman ön planda

"Şık" çünkü zamansız bir elegan anlayışını benimsiyorum. Trendlerden bağımsız, uzun yıllar gardıropta kalabilecek parçalar tasarlamayı hedefliyorum.

"Özgür" çünkü tasarımlarımın kadına alan açmasını istiyorum. Hem hareket özgürlüğü hem de kendini ifade etme özgürlüğü… Benim için moda, sınır koyan değil sınırları kaldıran bir ifade biçimi.

Bugün başladığınız noktaya geri dönseniz, ilk koleksiyonunuza ne söylerdiniz?
Bugün başladığım noktaya geri dönsem, ilk koleksiyonuma şunu söylerdim: "Sen aslında benim gideceğim yolu en başından çok doğru tarif etmişsin."

İlk koleksiyonum tamamen ipek kumaşlardan oluşan, akışkanlığı ve hafifliği merkeze alan bir çalışmaydı. İlhamını Mevlevi semalarından, o dönüşün içindeki denge, sadelik ve teslimiyet duygusundan alıyordu. Hareketin içindeki dinginliği, düşüşün içindeki asaleti ve duruşun içindeki gücü minimalist bir dille anlatmaya çalışmıştım.

Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki o koleksiyon, markamın özünü çok net bir şekilde ortaya koymuş. Sadelik, akış, zarafet ve özgürlük… Aslında hâlâ aynı dili konuşuyorum; sadece yıllar içinde daha da derinleşmiş, daha da rafine olmuş bir haliyle.


"Her koleksiyonumda geçmiş deneyimlerimin, şehirlerin ve yolculuğumun izlerini taşıyan zamansız ama güçlü bir ifade sunmayı hedefliyorum."


Sizin için bir kıyafeti "tamamlanmış" kılan o son dokunuş nedir?
Benim için bir kıyafeti “tamamlanmış” kılan son dokunuş, üzerimde ya da modelin üzerinde hareket ettiğinde verdiği histir. Eğer tasarım hem görsel olarak dengedeyse hem de içinde duran kişiye kendini güçlü ve rahat hissettiriyorsa o parça benim için tamamlanmıştır.

Bir koleksiyonun doğma aşaması başladığınızda, masanızda hangi şarkılar çalıyor, hangi kitapların sayfaları kıvrılıyor? Alara Orbay’ın ilham panosunda bu sezon bizi neler bekliyor?
Bir koleksiyonun doğum süreci başladığında masamın üzerinde tek bir ruh hali olmaz. Biraz arabesk bir yanım var, zaman zaman kendi içime dönüp o hafif hüzünlü düşüncelerden beslenirim; yalan yok. O derinlik bana çok ilham verir.

Bazen bir anda Dean Martin albümlerine dalmışımdır; o zamansız romantizm ve yumuşak ritimlerle eskiz yaparım. Bazen de 90’ların old school hip hop’ı çalar; ritim hızlanır, çizgiler daha net ve daha cesur olur. İlham benim için tek bir janra, tek bir kitaba ya da tek bir şehre bağlı değildir.

Farklı şehirler, farklı kültürler, birbirine zıt duygular… Hepsi moodboard’umda bir araya gelir. Ama tüm o çeşitliliğin içinde değişmeyen bir şey var: sade, zarif ve güçlü bir duruş. Bu sezon da yine karşıtlıkların içinden doğan, hem duygusal hem net, hem akışkan hem kontrollü bir dünya bizi bekliyor.

İstanbul’un kaotik ama büyüleyici dokusu tasarımlarınıza nasıl sızıyor? Şehrin hangi semti tasarım dilinizi en iyi özetliyor?

İstanbul benim en sevdiğim ama aynı zamanda beni en çok yoran şehir olabilir. Tam da bu yüzden tasarım dilimle aramda çok güçlü bir bağ var. Bu şehrin kendi içindeki kontrastı beni her zaman derinden etkilemiştir: bir yanda her yere yetişme çabası, bitmeyen bir tempo; diğer yanda denizin verdiği o anlık huzur.

Geçtiğimiz koleksiyonumun çekiminde tam olarak bunu yakalamak istedim. Karmaşık ara sokakların dokusu, üst üste binen sesler, kalabalığın enerjisi… Ve bir anda karşınıza çıkan o büyüleyici manzara. İstanbul’un kaosu ile zarafeti aynı karede buluşsun istedim. Çünkü benim tasarımlarım da tam olarak böyle: güçlü ama sade, hareketli ama dengeli.

Eğer bir semt söylemem gerekirse, bu kesinlikle Nişantaşı olurdu. Hem zamansız bir şıklığı hem de şehir temposunun içindeki modern kadını temsil ediyor. Ama bir yanım da her zaman o ara sokaklarda beklenmediğin, ham ve gerçek olanın peşinde. İstanbul’un ruhu tasarımlarıma tam da bu zıtlıklar üzerinden sızıyor.

Modanın dijitalleştiği, meta-evrenlerin konuşulduğu bu çağda, el işçiliğinin ve atölye ruhunun kutsallığını nasıl koruyorsunuz?
Bu konuda biraz eski kafalıyım, kabul ediyorum. Tam bir 90’lar çocuğuyum ve her şeyin bu kadar hızlı değişmesi, tüketilmesi ve unutulması beni zaman zaman yoruyor. Moda artık saniyeler içinde üretilip saniyeler içinde kaybolabiliyor. Benim dünyam ise biraz daha yavaş, biraz daha dokunarak ve hissederek ilerliyor.

El işçiliği ve atölye ruhu benim için sadece bir üretim biçimi değil, markamın kalbi. Kumaşa dokunmadan, kalıbı bire bir görmeden, prova sürecini yaşamadan bir tasarımın tamamlandığına inanmıyorum. Çünkü o süreçte emeğin, sabrın ve ustalığın izi var.

Belki dijital çağın hızına ayak uydurmak gerekiyor ama ben markam olduğu için bu noktada çok özen gösteriyorum. Zamana direnen, dokusu olan, gerçek bir emeğin içinden çıkan parçalar üretmek istiyorum. Benim için lüks, hız değil özen. Ve o atölye ruhunu korumak, bu çağda bilinçli bir tercih.

Sürdürülebilirlik artık bir seçenek değil, bir zorunluluk. Siz "yavaş moda" kavramını kendi markanızın DNA’sına nasıl entegre ediyorsunuz?
Sürdürülebilirlik benim için sonradan eklenmiş bir yaklaşım değil, markamın en başından beri temel prensibi. “Yavaş moda”yı bir trend olarak değil, bir sorumluluk olarak görüyorum. Doğal ve sürdürülebilir kumaşlarla çalışmaya özellikle özen gösteriyorum; ipek, pamuk gibi zamana direnen ve doğaya daha saygılı materyaller benim için vazgeçilmez. Daha az ama daha nitelikli üretmek, uzun ömürlü parçalar tasarlamak önceliğim. Çünkü bu dünyanın sadece bize ait olmadığını unutmamak gerektiğine inanıyorum. Tasarım yaparken estetik kadar etik sorumluluğu da gözetmek benim için işimin ayrılmaz bir parçası.


"İstanbul benim en sevdiğim ama aynı zamanda beni en çok yoran şehir olabilir. Tam da bu yüzden tasarım dilimle aramda çok güçlü bir bağ var."


Türkiye’de bağımsız tasarımcı olmak sizce ne ifade ediyor?
Bu coğrafyada üretmek; güçlü bir vizyona sahip olmayı, sabırlı olmayı ve kendi çizginden ödün vermemeyi gerektiriyor. Çünkü sistem çoğu zaman hızlı tüketimi ve benzerliği teşvik ediyor. Bağımsız kalmak ise kendi estetik duruşunu korumak, risk almak ve bazen daha zor yolu seçmek demek.

ELLE kadınına bir tavsiye verecek olsanız, gardırobuna yatırım yaparken trendlerin gürültüsünü nasıl susturmalı?

Gardırobunuza yatırım yaparken trendlerin gürültüsünü susturmanın en etkili yolu, kendi stilinizi ve ihtiyaçlarınızı merkeze almak. Parçaların zamansız olmasına, kaliteli malzemeden yapılmış olmasına ve sizi iyi hissettirmesine odaklanın. Trendler gelip geçer ama gardırobunuzda sizinle uzun yıllar yaşayacak, sizi yansıtan kıyafetler olmalı. Kısaca “Az, öz ve seni yansıtan” yaklaşımı benim favorim. Trendleri ilham olarak alabilirsin ama kararları duyguların ve estetik duruşun yönlendirsin.


 


SON HABERLER