Bir mücevher, sadece değerli taşların buluşması mıdır yoksa tenimize dokunduğu andan itibaren hayatımızın anılarını saklayan canlı bir tılsım mı? SIM and ROZ’un kurucusu ve tasarımcısı Sim Atlı için mücevher, evrenin gizli bağlarından ilham alan ve onu taşıyan kişinin ruhuyla tamamlanan kişisel bir hafıza objesi.
Sizi biraz tanıyabilir miyiz? SIM and ROZ’un hikayesi nasıl başladı ve sizi kendi mücevher dünyanızı yaratmaya iten ne oldu?
Çocukluğumdan beri çizim ve üretim hayatımın önemli bir parçasıydı. Milano’da Istituto Europeo di Design’da moda tasarımı eğitimi aldıktan sonra yaklaşık beş yıl moda sektöründe tasarımcı olarak çalıştım. Takıyla olan bağım ise çok daha eskilere dayanıyor. Annemin uzun yıllardır mücevher tasarımcısı olması sayesinde çocukluğumdan itibaren onun tasarım ve üretim süreçlerine yakından tanıklık ettim. Zamanla kendi hikayelerimi daha kalıcı ve kişisel bir tasarım diliyle anlatmak istediğimi fark ettim ve 2018’de SIM and ROZ’u kurdum. Benim için takı her zaman estetik bir parçadan fazlası; kişinin hayatına, anılarına ve kendi hikayesine eşlik eden bir ifade biçimi.
SIM and ROZ’un ilham kaynaklarını ve markanın ruhunu nasıl tanımlarsınız? Tasarımlarınıza hayat veren hikayeler, detaylar ve duygular neler?
İlham benim için tek bir yerden gelmiyor. Doğa, evren, yıldızların ve gezegenlerin hareketleri kadar hayatın içinde yaşadığımız kişisel deneyimler ve çıktığımız yollar da tasarım sürecimin bir parçası. SIM and ROZ’un merkezinde “Everything is connected” düşüncesi var. Hayatımızdaki karşılaşmaların, deneyimlerin ve seçimlerin birbirinden bağımsız olmadığına inanıyorum. Koleksiyonlar farklı hikayeler anlatsa da bu bağlantı fikri hepsinin altında varlığını sürdürüyor. Bu hikayeleri bazen akışkan bir formda, bazen taşların bir araya gelişinde, bazen de beklenmedik bir asimetride anlatıyorum. Benim için önemli olan, tasarımın güçlü bir karakteri olması kadar onu takan kişinin de o tasarımın içine kendi anlamını katabilmesi.
Tasarımlarda topaz ve rodolit gibi renkli taşlar, 14 ayar altının sıcaklığıyla buluşuyor. Bu koleksiyonda renk ve taş seçiminin ardındaki ilham nasıl şekillendi?
“
“Benim için takı her zaman estetik bir parçadan fazlası; kişinin hayatına, anılarına ve kendi hikayesine eşlik eden bir ifade biçimi.”
Yazın ışığı, renkleri ve enerjisi tasarım dilinize nasıl yansıdı? Koleksiyonu bir görüntü, an ya da mekan üzerinden anlatmanızı istesek, nasıl bir sahne tarif ederdiniz?
Aklımda çok net bir Akdeniz görüntüsü var. Güçlü yaz güneşi, turkuaz deniz, suyun yüzeyinden yansıyan ışık ve ten üzerinde parlayan birkaç renkli değerli taş. Çok kurgulanmış bir sahneden ziyade, günün içinde yakalanmış doğal bir an. Yazın sevdiğim tarafı da aslında bu; renkler daha canlı, ışık daha güçlü ve her şey biraz daha özgür hissettiriyor. Koleksiyondaki topazların, rodolitlerin ve pırlantaların güneş ışığıyla sürekli farklı bir tarafını göstermesi de bu hissi taşıyor. Tasarımların yazla olan ilişkisini düşündüğümde benim için ortaya çıkan görüntü tam olarak bu: doğal, renkli, enerjik ama aynı zamanda sade.
Bugünün mücevher dünyasında kişisellik ve zamansızlık giderek daha fazla önem kazanıyor. Sizce bir mücevheri yıllar sonra da özel kılan şey nedir?
Bence bir tasarımı yıllar sonra da özel kılan şey yalnızca malzemesinin değeri değil, onunla kurulan kişisel bağ. Bir takı hayatınızın belirli bir dönemini, bir yolculuğu, bir insanı ya da sadece o dönemdeki halinizi hatırlatabiliyor. Zaman içinde kendi hikayesini toplamaya başlıyor ve bu yüzden değeri de değişiyor. Tasarım açısından ise zamansızlığı çok nötr ya da klasik olmakla eş anlamlı görmüyorum. Güçlü ve özgün bir tasarım dili olan bir parça da zamansız olabilir. Benim için önemli olan, yıllar sonra baktığınızda hâlâ karakterini koruyan ve yeniden takmak istediğiniz bir tasarım yaratabilmek.
Mücevher tasarımında trendleri takip etmek ile kendi tasarım dilini korumak arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?