Takı Aracılığıyla Düşünmek: Oya Tekbulut ile Tasarım, Zanaat ve Yavaş Üretim Üzerine

By Way Of’un kurucusu Oya Tekbulut; mühendislikten endüstriyel tasarıma, Kapalıçarşı’dan New York’a uzanan yaratım sürecini ve zamansız tasarıma yaklaşımını anlatıyor.
BERRAK ZEYNEP YILMAZ 05 Haziran 2026

By Way Of’un kurucusu Oya Tekbulut ile New York, Brooklyn’de buluştuk. Sohbetimiz mühendislikten endüstriyel tasarıma, Kapalıçarşı’daki üretim kültüründen New York’taki düşünsel üretim sürecine uzanan çok katmanlı bir yaratım pratiği etrafında şekillendi. By Way Of, hızlı trendlerin peşinden gitmek yerine kendi ritmini kuran, dijital çağın görsel kalabalığından çok materyale, işçiliğe ve daha kişisel referanslara yönelen bir marka. Oya Tekbulut’un tasarıma yaklaşımı ise yalnızca estetikle sınırlı değil, neyi neden yaptığına hakim olan, üretimin her aşamasını önemseyen ve tasarımı bir düşünme biçimi olarak ele alan bir yerden besleniyor. Zamansızlık, zanaat, sezgi ve kavramsal düşünce arasında kurduğu dengeyi kendi sözlerinden dinliyoruz.

By Way Of nasıl doğdu? Arkasındaki dürtü ya da arayışınızın hikayesini anlatır mısınız?


Aslında hayatım boyunca tasarım okumak istedim. Küçükken kısa bir süre veteriner olma fikrim vardı ama sonrasında çok net bir şekilde “Ben endüstriyel tasarımcı olacağım” demeye başladım. Buna rağmen Sabancı Üniversitesi’nde malzeme mühendisliği ve metalürji okudum. Ama tasarım fikri hep zihnimin bir köşesindeydi. Sabancı’dayken mühendis olarak çalışmaya başladım ve o noktada şunu fark ettim: Eğer tasarım eğitimi almazsam, bu içimde hep ukde kalacaktı. O yüzden yüksek lisans için başvurmaya başladım. Bir yandan da görsel sanatlar dersleri alıyordum. Aslında portfolyosu olan bir nanoteknoloji ve malzeme mühendisiydim. Sonra Pratt Institute’a başladım ve “Evet, tam olarak bu” dediğim an oldu. Tasarım eğitiminin insana kattığı şey sadece teknik bir sistem değil, düşünce biçimini de dönüştürüyor. Her şeye başka türlü bakmaya başlıyorsunuz. Neyi neden yaptığınızı bilerek hareket etmek, kararlarınızın farkında olmak… Tasarım eğitimi bana en çok bunu kattı. Aynı zamanda çok bireysel bir disiplin olduğunu düşünüyorum. Yıllarca kendi bakış açınızı geliştiriyorsunuz. İçinizde girişimcilik tarafı da varsa, marka kurmak gibi bir yol zaten doğal olarak açılıyor. 

Pratt bittikten sonra pandemi başladı. Annemin Kapalıçarşı’da bir takı atölyesi vardı, o da aslında mühendis kökenli ama takı tasarımına yönelmişti. Pandemi sırasında ben de üretmeye devam etmem gerektiğini hissettim ve New York’ta takı dersleri almaya başladım. Bir noktada şunu fark ettim: “Bu aslında endüstriyel tasarım, sadece ölçek değişti.” Okulda öğrendiğim tasarım düşüncesini başka bir materyal ve başka bir ölçekte uyguluyordum. Pandemi sırasında Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Tam mezun olmuşum, dünya kapanmış, New York’ta yaşamayı planlarken İstanbul’a dönmüşüm… O süreçte Kapalıçarşı’da bir ustanın atölyesine gitmeye başladım. Çünkü takı o sırada beni gerçekten heyecanlandırıyordu ve ben bir şey üretmeye devam etmek istiyordum. Aslında bayağı çıraklık yaptım. İşçiliği, materyali, üretim süreçlerini orada öğrendim. Bir yandan da okulda yaptığım Cloud yüzüğü vardı. İnsanlar onu satın almak istiyordu ama ben daha nasıl üreteceğimi bilmiyordum. “Bunu nasıl gerçek bir ürüne dönüştürebilirim?” diye düşünürken kendimi Kapalıçarşı’da buldum. Yaklaşık iki yıl boyunca orada gerçekten ayrı bir eğitim aldım diyebilirim. O yüzden bugün üretim tarafını çok iyi bildiğimi düşünüyorum. Dünya biraz daha yavaşken ben o zamanı öğrenmeye yatırdım. By Way Of ismi de aslında o dönemden beri vardı. Bir arkadaşımla konuşurken “Benim tasarım yapmaya devam etmem lazım. Şu an bunu takı aracılığıyla yapabiliyorum galiba” demiştim. Oradan “designing by way of jewelry” gibi bir düşünce çıktı. İsmin içinde hep o geçiş hali vardı. Takı aracılığıyla tasarlamak, işbirlikleri aracılığıyla üretmek… O fikir hâlâ markanın içinde duruyor gibi hissediyorum. Bugün hâlâ farklı sanatçılarla çalışmayı çok seviyorum. Cam sanatçılarıyla, seramik sanatçılarıyla işbirlikleri yapıyoruz. O yüzden By Way Of’un yapısında hâlâ “bir şey aracılığıyla üretmek” fikri var. Takı aracılığıyla tasarlamak, işbirliği aracılığıyla yeni dünyalar kurmak gibi. Marka çok stratejik bir yerden değil, oldukça içgüdüsel ve naif bir yerden çıktı aslında. Geriye dönüp baktığımda o idealizmi ve naifliği hâlâ görebiliyorum. Kampanyalarda, model seçimlerinde, tasarımların endüstriyel dilinde… hepsinde o yaklaşım var.  

 


Tasarım sürecinde kendinize koyduğunuz yazılı olmayan kurallar var mı?

Sanırım en büyük kuralım, neyi neden yaptığımı biliyor olmak. Bu bazen çok basit bir sebep de olabilir. Mesela “Kırmızıyı sevdiğim için bunu yaptım” diyebilmek bile benim için yeterli. Ama en azından kendime bir cevap verebiliyor olmam gerekiyor. Belki bu biraz mühendislik geçmişimden geliyor. Süreci fazla romantize etmiyorum, kararlarıma hakim olmayı seviyorum. Takıya hâlâ endüstriyel tasarım gözüyle bakıyorum. Benim için bunlar trend aksesuarlar değil, tasarım objeleri. O yüzden de trendlerin peşinden gitmiyorum. Elbette modada ne olduğunu biliyorum ama marka kimliğinin bunun içine tamamen karışmasını istemiyorum. Bu da benim yazılı olmayan kurallarımdan biri olabilir. Genelde her şeyi bir konsept üzerinden düşünüyorum. Örneğin Hoop koleksiyonu, insanların daha fazla halka küpe istemesiyle başladı. Sonra “hoop” fikrini sadece küpeyle sınırlamak istemedim. Bilekliklerin, kolyelerin de bir çembere tamamlanması fikri üzerinden bir konsept kurdum. Her koleksiyonun kendi içinde bir mantığı, bir sebep-sonuç ilişkisi oluyor. Websitesinde kullandığım “engineered playfulness” tanımı aslında bunu çok iyi anlatıyor. Tasarımlarımda bilinçli bir oyunbazlık var. Zıtlıkları seviyorum, minimal ama cesur şeyleri bir arada görmek hoşuma gidiyor. Her işte küçük de olsa bir “friction point”, küçük bir şaşırtma hissi arıyorum. Belki ilk bakışta her şey hemen okunmuyor ama vakit geçirdikçe açılan bir tarafı oluyor. Seven de o yüzden çok bağlanıyor. Son koleksiyon Riviera’da da aynı yaklaşım vardı. İlk kez Türkiye ilhamlı bir şey yapmak istedim ama bunu klişeye düşmeden nasıl yapabilirim diye düşündüm. Akdeniz estetiğini replika haline getirmeden, güncel ve kişisel bir yerden yorumlamak istedim. Mesela klasik Roma sütunları yerine tavla pulundan ilham alan Backgammon Earrings çıktı ortaya. Daha minimal ama daha yerel detaylar ilgimi çekiyor.

 

Takıların yanı sıra bir de dekoratif obje tasarımlarınız var. Farklı ölçekler ve alanlar arasındaki bu geçiş nereden doğdu?
Sanırım malzeme mühendisliği tarafım burada devreye giriyor. Farklı materyaller beni gerçekten heyecanlandırıyor. Daha önce Atölye Barb ile çalışmıştık. Halka bilezik yapmak istiyordum ama klasik plastik ya da kemik yerine başka bir materyal arıyordum. Onlar da yumurta ve kahveden biyomalzemeler üretiyordu. Materyallerine hayrandım gerçekten. Oradan Brunch Bangles çıktı. Camla çalışmak da benzer bir yerden doğdu. Cam boncuklu bir şey yapmak istiyordum ama hazır boncuk kullanmak istemedim. Eğer By Way Of cam kolye yapacaksa, o boncuğun da bize ait olması gerektiğini düşündüm. Sonra cam sanatçısı Gözde Kartal ile çalışmaya başladık. O idealist tarafım hâlâ çok baskın sanırım. Bir şeyi hazır almak yerine bir sanatçının elinden çıkmasını tercih ediyorum. Seramikte de aynı yaklaşım vardı. Şu an büyük seramik kolye uçları üzerinde çalışıyoruz. Çünkü hazır bir parçayı alıp kullanmak marka ruhuyla örtüşmüyor. Bir yandan da başka sanatçılarla birlikte üretmenin değerine inanıyorum. Sadece benim değil, başka insanların da bu süreçten beslenmesi hoşuma gidiyor. Dekoratif objeler tarafı da biraz aynı dürtüden çıktı. Bir fikir aklıma geldiyse onu denemem gerekiyor. Mumdan üretilmiş mumluklar, cam objeler… Hepsi biraz materyali ve ölçeği deneme isteğinden doğdu. Hypnosis küpelerden çıkan bardak fikri de öyleydi. “Bu markadan bir bardak çıksa nasıl görünürdü?” sorusunun cevabıydı aslında.

 


By Way Of hızlı trendlerden uzak, daha zamansız bir çizgide. Bugünün hız odaklı moda sistemi içinde bu duruşu korumak zordur mutlaka ama neden gerekli? Tasarladığınız parçaların “zamansız” olmasını isterken, çağın estetiğiyle paralellik kurmak zorunda hissediyor musunuz?
Moda dünyasında trendler artık bir sezon bile beklemeden değişiyor. Zaten ben küçük bir marka olarak o hızın parçası olamam. Öyle bir üretim kapasitem yok, açıkçası buna niyetim de yok. Baştan beri her şeyin bir karar olduğuna inanıyorum. Bazen sektörün hızı insana “Acaba ben de buna kapılmalı mıyım?” diye düşündürüyor ama sonra tam tersini hissediyorum. Bir şey fazla trend olduğunda onu yapmamaya daha çok yöneliyorum.  Bazen eylemsizlik de çok güçlü bir eylem. Yapmamayı seçmek de bir pozisyon. Kendimi hiçbir zaman çok trend objeler üretirken görmüyorum. Tabii bazı şeyler değişiyor. Boyutlar değişebiliyor, renkler değişebiliyor ama çok bariz trend hareketlerinden özellikle uzak durmaya çalışıyorum. 

 


Cloud yüzük, Anish Kapoor’un Cloud Gate heykelinden, Artist as Muse kampanyası da ressam Alex Katz’dan ilham alıyor. Sanat ile etkileşiminiz tasarım sürecinizin neresinde duruyor? Başka hangi sanatçı ve sanat akımlarından ilham alıyorsunuz? Bugün sizi heyecanlandıran birkaç disiplinden isim alabilir miyiz?
Artık hepimiz çok benzer görsellere maruz kalıyoruz. Aynı algoritmaların içinde dolaştığımız için referanslarımız da birbirinin tekrarı olmaya başladı. Bu yüzden referansın gerçekten özgün olması meselesi benim için önemli bir endişeye dönüştü. Son dönemde ilhamımı daha çok sinemadan almaya başladım. Belki çok fazla görsel uyarana maruz kaldığımız için sinemanın dünyası bana tekrar çok etkileyici gelmeye başladı. Genel olarak sürekli bakma halindeyim aslında. Sergilere gidiyorum, tasarım haftalarını takip ediyorum, okuyorum. Tasarım düşüncesi bir noktadan sonra bir yaşam biçimine dönüşüyor zaten. Ama son dönemde sinemanın bana verdiği ilham çok başka. Daha fiziksel olmayan, daha atmosferik bir referans dili kurmaya başladım sanırım.



Kapalıçarşı’daki üretim ile New York’taki tasarım süreci arasında nasıl bir diyalog var?
Yılın büyük bir kısmını New York’ta geçiriyorum. Orada süreç daha düşünsel ilerliyor. İstanbul ise daha üretim odaklı. Kapalıçarşı’da üretmeye devam ettiğim için tüm hammaddeler, ustalar ve üretim ağı orada. Bir fikri çok hızlı test edebiliyorsunuz. Bu inanılmaz bir avantaj. New York tarafı daha kavramsal geçiyor; araştırma, düşünme, konsept geliştirme gibi. İstanbul’a geldiğimdeyse çok yoğun bir üretim temposuna giriyorum. İstanbul’a geldiğimde artık düşünme kısmını bitirmiş oluyorum. Direkt üretime geçiyoruz. Kapalıçarşı’yı gerçekten çok seviyorum. Oradan bir ürün çıkıyor olması bana çok anlamlı geliyor. Ama son dönemde bu iki dünya biraz birbirine karışmaya başladı. Artık New York’ta da üretim yapıyorum, özel siparişler alıyorum. Tasarım ve üretimin birbirinden tamamen kopmaması bana iyi hissettiriyor.

 

Bugün “zanaat”, “işçilik” veya “etik üretim” gibi kavramlar moda dünyasında sıkça konuşuluyor. Sizin için bu kavramlar gerçek anlamını nerede buluyor?
Kapalıçarşı’da bir ürünün kimlerin elinden geçtiğini tek tek biliyorsunuz. Bir takıyı bazen yedi farklı insan yapıyor. Taşı takan ayrı, cilasını yapan ayrı, dökümü yapan ayrı. O ürünün bütün yolculuğunu biliyor olmak benim için çok kıymetli. Ben zaten insanlarla çalışmayı seven biriyim. O yüzden ustalarla kurulan ilişki de işin önemli bir parçası. Bir ürünü dışarıdan aldığınızda onun nasıl üretildiğini çoğu zaman bilmiyorsunuz. Ben ise her aşamayı biliyorum, her insanı tanıyorum. Bugün dünyaya fiziksel bir ürün çıkarıyorsak bunun ciddi bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Yer kaplayan, enerji harcanarak üretilen bir şey yapıyorsanız, onun gerçekten var olmayı hak etmesi gerekiyor. Benim en büyük motivasyonlarımdan biri bu. O yüzden bir ürünün sadece güzel olması yetmiyor. İşçiliğiyle, kalitesiyle, tasarımıyla gerçekten anlamlı olması gerekiyor. Bir ürün aslında bir ekosistem. Doğru yapıldığında hem uzun yıllar kullanılıyor hem de birçok insanın emeğini destekliyor.

 


Bugün hâlâ tasarlamak istediğiniz ama henüz hayata geçmemiş bir fikir var mı? By Way Of’u neler bekliyor?
Burada da yine aynı düşünce devreye giriyor: Kendini neyi yapmayarak tanımlıyorsun? Çok trend olmaması gerekiyor. İyi yaşlanması gerekiyor. Bir yüzüğe yıllar sonra baktığında hâlâ aynı hissi verebilmesi bence çok zor ama çok heyecan verici bir tasarım problemi. Riviera koleksiyonundaki zincir bilezikte de aynı yaklaşım vardı. Hazır zincir kullanmak yerine her detayını sıfırdan geliştirdik. Çok fazla el emeği ve Ar-Ge içeren bir süreç oldu. Sanırım bugün geldiğim noktada, neyi yapmama konusunda çok daha netim. Başta daha çekingen davranıyordum ama artık her şeyi yapmam gerekmediğini biliyorum.


Gelecekte By Way Of’u neyin beklediğini tam olarak bilmiyorum ama şunu biliyorum: Ne yapmayacağını daha iyi bilen bir marka haline geliyor. Ve bence başlı başına tutarlı bir karar bu.

SON HABERLER