Amerikan giyim kültürünün en tanıdık parçaları, bu kez Paris’in daha kontrollü ve sade bakışıyla yeniden düşünülüyor. İlk kez bir araya gelen Gap ve A.P.C., 33 parçalık koleksiyonlarında denim, Oxford gömlekler, örgülü trikolar, dış giyim ve aksesuarlar üzerinden iki farklı stil anlayışını ortak bir zeminde buluşturuyor. Buradaki fikir, gardırobun temel parçalarına farklı bir gözle bakmak. Gap’in Amerikan casual giyimindeki geçmişi ve denim konusundaki arşivi, A.P.C.’nin sade silüetleri ve Parizyen stili tasarım yaklaşımıyla yan yana geliyor. Ortaya da belirgin bir sezon trendinden çok, farklı parçalarla birlikte düşünülebilecek zamansız bir koleksiyon çıkıyor. Koleksiyonun referansları ise 1960’lara uzanıyor. Sinema, müzik ve sanat dünyasının yanı sıra dönemin gündelik giyim kültürü de tasarım sürecine yön veriyor. Breton çizgileri, klasik gömlekler ve hafif nostaljik oranlar bu referansları bugünün gardırobuna taşıyor. Kaşmir, yün ve fitilli kadife gibi farklı dokular ise koleksiyonun sonbahar karakterini belirliyor.
Her Şey Denimle Başlıyor
Denim burada yalnızca bir malzeme değil, iki markanın geçmişleri arasında kurulan ortak dil olarak da öne çıkıyor. Ancak koleksiyonun dünyası denim ve ceketlerle sınırlı değil. Oxford gömlekler, fonksiyonel dış giyim, örgülü trikolar ve aksesuarlar aynı gardırobun parçaları olarak düşünülebiliyor. Breton çizgilerinin yeniden yorumlanması, iki markanın logolarını bir araya getiren grafikler ve klasik takım parçaları da bu ortak dilin diğer unsurları arasında.
New York–Paris Hattı
Koleksiyonun kampanya filmi The Long Way ise bu iki stil kültürü arasındaki ilişkiyi kıyafetlerin ötesine taşıyor. 1960’ların sinemasından ilham alan ve Paris’in Montmartre semtinde çekilen film, Amerikalı rap sanatçısı ian ile Fransız DJ Paloma Le Friant’ın beklenmedik karşılaşması üzerinden ilerliyor.
Karl Cannone’un yönettiği, Alastair McKimm’in stil danışmanlığını ve Gap Kreatif Direktörü Calvin Leung’un yaratıcı yönetmenliğini üstlendiği filmde Paris ve New York; moda, müzik ve sanatın birbirini beslediği iki yaratıcı merkez olarak karşımıza çıkıyor.
Bir tarafta Amerikan gardırobunun rahatlığı ve işlevselliği, diğer tarafta Paris stilinin daha sezgisel ve ölçülü yaklaşımı. İkisini birbirinden ayırmak yerine aynı parçalar üzerinde buluşturmak, tanıdık gardırop klasiklerine yeni bir bağlam kazandırıyor.