Yazı: Berrak Zeynep Yilmaz
Fotoğraflar: Launchmetrics Spotlight, Dior
Dantelin modadaki hikayesi, Avrupa Rönesansı’nın ince işçilik dolu atölyelerinde başlasa da, aslında çok daha geniş bir anlatıya ait: kadın emeğinin çoğu zaman görünmez bırakıldığı ama varlığıyla çağlar boyunca modayı şekillendiren bir kolektif belleğe. İpek ve keten ipliklerle örülen bu narin ağ, özellikle 16. yüzyıl Avrupa’sında ve Güneş Kral’ın (Le Roi Soleil - XIV. Louis) döneminde aristokrasinin gösterişinin sembolü olurken arkasındaki usta eller tarihin sayfalarına ancak sessiz bir iz olarak düşebildi.
Venedik’in heykelsi gros point’i (kabartama danteli), Alençon’un ince işçiliği, Chantilly’nin gölgeli dantelleri, yüzyıllar boyunca farklı dönemlerin estetiğine göre evrilirken, her biri kendi coğrafyasının ritmini taşıyordu. Bugün moda dünyasının zanaata olan ilgisi, yalnızca estetik tercihlerden değil, bu görünmez emeği yeniden görünür kılma arzusundan da besleniyor. El emeğinin neden bu kadar güçlü biçimde geri döndüğünü anlamak, modanın bugün hangi duygusal ve estetik ihtiyaçlara yanıt verdiğini de gösteriyor.
Bu yeniden keşif, defilelerde son yılların en güçlü estetik dönüşümlerinden biri haline geldi. Sonbahar/Kış 2025 sezonu, dantelin sadece romantik değil, aynı zamanda iddialı bir güç göstergesi olabileceğini kanıtlayan bir sahne gibiydi. Saint Laurent ve Louis Vuitton’un zarif gece elbiseleri romantik bir hava yaratıyor, Marine Serre ise danteli modern siluetlerle birleştirerek geçmiş ve gelecek arasında köprü kuran bir malzemeye dönüştürüyor. Rabanne’ın metalik yüzeylerle kontrast yarattığı danteller materyalin sınırlarını yeniden tanımlıyor; Carolina Herrera ise geleneksel feminen çizgiyi güncel şehirli bir zarafetle güncelliyor. Bu sezon dantel, sadece bir süsleme değil, her marka için kendi kimliğini yeniden tarif eden bir anlatım aracına dönüşmüş durumda.
İlkbahar/Yaz 2026 podyumlarında ise dantelin ruhu çok daha hafif ama bir o kadar güçlü bir beden diliyle karşımıza çıkıyor. Chloé, Chemena Kamali’nin elinde bohem feminenliği yeniden tanımlarken danteli modern parçaların dekoratif uzantıları olarak yorumluyor. Benjamin Benmoyal, yarattığı modern feminen siluetlerde danteli modern katmanlarla bir araya getiriyor. Jonathan Anderson’ın ilk Christian Dior koleksiyonunda ise danteli hem tarihsel hem politik bir dokuma olarak kullanarak güç ve zarafet arasındaki dengeyi yeniden tanımladığını görüyoruz. Bu sezonun danteli, hafifliğin altında güçlü bir kültürel gövde taşıyor. Zanaatın moda sahnesinde bugünkü yükselişi, yalnızca estetik bir tercih değil; üretimin anlamına dair derin bir dönüşümün de sonucu. El emeği artık bir üretim aracı olmaktan çıkıp üretimin amacı haline geliyor. Anonim seri üretimin hızına karşı, kişisel dokunuşun yarattığı yavaşlık ve samimiyet değer kazanıyor. Loewe’nin Craft Prize’ı ya da Bottega Veneta’nın işçiliği markanın kimliğine dönüştürmesi, hepsi bu dönüşümün birbirini tamamlayan halkaları. Bir tasarımın ardındaki emeği görme ihtiyacı, modayı yalnızca “giysi” üreten bir alan olmaktan çıkarıp bir “hikaye” anlatıcısına dönüştürüyor. Kullanıcılar bir ürünü yalnızca giymek değil, onunla bir bağ kurmak istiyor. Zanaatın yükselişi tam olarak bu duygusal ihtiyacın karşılığında yer buluyor.
Bu dönüşüm yalnızca lüks modaevlerine ait de değil. Hızlı moda markaları da dantel estetiğini kendi ölçeklerinde yorumlayarak bu duyusal ve kültürel ilgiyi demokratikleştiriyor. Her ne kadar makine üretimi el emeğinin bire bir karşılığı olmasa da görünümün yaygınlaşması zanaata olan arzuyu artırıyor, el işçiliğine geri dönen yeni kuşak tasarımcıları besliyor.
Bizim kültürümüzde dantel zaten halihazırda duygusal bir hafıza nesnesi. Birkaç kuşak geriye gittiğimizde aile büyüklerimizin evlerinde en önemli yerlerde duran iğne oyasıyla işlenmiş dantel parçaları, dönemin ruhunu yansıtan güçlü bir estetikti. Bugün global moda dantelle yeniden konuşurken, aslında bize tanıdık olan bu dilin ne kadar evrensel olduğunu hatırlıyoruz. Zanaat burada yalnızca bir süsleme değil, kuşaklar arasında kurulan bir bağın, kültürün görünmez aktarıcısının kendisi.
Günümüz Türk moda sahnesinde de dantel, geçmişin hatırasını taşırken, modern tasarımcıların özgün yorumlarıyla yeniden biçimleniyor. Bora Aksu’nun koleksiyonlarında dantel, romantik ve dramatik siluetlerin temelini oluştururken, kadın figürünü hem narin hem de güçlü bir biçimde öne çıkarıyor. Dilara Fındıkoğlu, danteli gotik ve deneysel bir estetikle birleştirerek malzemenin sınırlarını zorluyor ve izleyicide hem tanıdık hem de şaşırtıcı bir his bırakıyor. Erdem, geleneksel dantel tekniklerini modern çiçek motifleriyle buluşturarak zamansız bir zarafete oynuyor. Bir yandan Paris merkezli Sera Studio, zanaata ve özellikle iğne oyasına verdiği önemle dikkat çekiyor: Marka, kurucusu Sera Oltan’ın Türkiye kökenli mirasını yansıtarak, Trabzon oya nakışlarını el işçiliğiyle dokuyor ve bu zarif işçiliği ipek kare eşarplar ya da drapeli elbiseler üzerinde yaşatıyor. Bu tasarımcılar, danteli salt bir süs olmanın ötesine taşıyarak hem kültürel belleği hem de zanaatın görünürlüğünü moda sahnesine tekrar kazandırıyor.
Sonuçta dantel, tek bir duyguyu ve estetik tavrı temsil etmiyor. Roland Barthes’ın “The Fashion System”da ortaya koyduğu gibi bir giysi, “giysi” olmaktan önce bir “anlam”dır. Dantelin bugünkü dönüşümü de tam olarak bu noktada okunabilir: Bir kumaşı süsleyen bir motif olmaktan çıkıp, kültürel hafızayı taşıyan bir gösterene dönüşüyor. Dantelin günümüzde aynı anda masumiyet ile arzunun, kırılganlık ile meydan okumanın, görünmeyen üretim ile defilelerin teatral ışıltısında aynı anda var olabilmesi, bu çok katmanlı moda dilinin yeniden yazıldığının işareti. Bu sezondaki yükselişi bir trend olmanın çok ötesinde: Dantel, modanın tarihsel hafızasını bugünün kültürel ve estetik arayışlarıyla yeniden kuruyor. Onun dönüşümü aslında bizim dönüşümümüz; zanaata, emeğe ve hikayeye yeniden değer verme halimiz.
Bu yazı ELLE Türkiye Aralık/Ocak 2025 sayısından alınmıştır.