Anti-Normalin İçinden Doğan: Kışkırtıcı Bir Dior
Paris’te, re-see sırasında bir koleksiyonun tamamını sessizlik içinde görüp ona dokunmak; bu bana Dior erkek anlatısının aslında nasıl nefes aldığını hissettirdi.
HAKAN BAHAR 30 Ocak 2026
LAUNCHMETRICS SPOTLIGHT

Defilenin hızından, bakışların aceleciliğinden arınmış bu karşılaşmada Jonathan Anderson’ın kurduğu dünya yavaşladı; kumaşlar konuşmaya, dikişler yön göstermeye başladı. Terziliğin belleğiyle bugünün huzursuzluğu, Dior’un mirasında birbirine değdi. Dokundukça, anti-normal duruş bir fikir olmaktan çıkıp bedene yerleşen bir hisse dönüştü: ağırlıkta, sertlikte, bilinçli bir eğrilikte. Paris’te bu koleksiyon, yalnızca görülen değil, temas edildikçe açılan, yakınlıkla anlam kazanan bir şiir gibiydi — modanın hâlâ düşünceyi taşıyabildiğini fısıldayan bir şiir.

Dior, Erkek Sonbahar/Kış 2026, Launchmetrics Spotlight

Re-see’de yan yana dizilmiş bu kıyafetler, bir defileden artakalan görüntüler değil, sessizlikte kurulmuş bir cümle gibiydi. Aynı hizada duran mankenler, her biri farklı bir hikayeyi taşısa da ortak bir ritimde nefes alıyordu. Renkler birbirine fısıldıyor, dokular mesafe bırakmadan konuşuyordu. Dior erkek dünyasında burada gösteri geri çekilmiş, yerini temas almıştı: yünün ağırlığı, örmenin titreşimi, terziliğin omuzda bıraktığı iz. Paris’te bu dizilim, karakterlerin tek tek değil, birlikte anlam kazandığını hatırlatıyordu. Giysiler askıda değil, sanki beklemedeydi; giyilmeyi değil, anlaşılmayı talep eder gibiydi. Yan yana geldiklerinde ortaya çıkan şey bir koleksiyon değil, ortak bir hal, paylaşılan bir duruştu — sessiz ama ısrarcı, düzenli ama huzursuz, tanıdık ama bilinçli biçimde yerinden edilmiş.

Dior, Erkek Sonbahar/Kış 2026, Launchmetrics Spotlight

Birbirinden kopuk gibi duran parçaları yan yana getirirken aslında tek tek nesnelerle değil, karakterlerle, hallerle, çelişkilerle çalışıyordu. İlk bakışta uyumsuz görünen bu unsurlar zamanla birbirine tutunarak şaşırtıcı bir bütünlük kazandı; alışılmadık ama son derece ikna edici bir karakterler kadrosuna dönüştü. Bu karakterleri taşıyan giysiler, yalnızca bir fikri temsil etmiyor; onu bedende sınayan, dolaşıma sokan, yaşanabilir kılan formlar öneriyordu. Kavramsal yoğunluk, burada soyut bir iddia olarak kalmadı; dikişte, oranda, kumaşın ağırlığında karşılığını buldu. Aynı anda hem düşünceyi besleyen hem de arzuyu tetikleyen bu denge, koleksiyonun ticari gücünü de sessizce inşa etti. Moda, bu noktada, yalnızca anlatılan değil; giyildikçe tamamlanan bir hikaye haline geldi.

Dior, Erkek Sonbahar/Kış 2026, Launchmetrics Spotlight

Bu koleksiyonun bendeki başlangıcı , Paul Poiret’yi onurlandıran o küçük ama yoğun anlamlı plakete takılan bir bakışla başladı; Dior’un 30 Avenue Montaigne’deki merkezinin önünde, kaldırımın sessizliğine gömülü bir iz gibi duruyordu. Onun önünde durup fotoğraf çektirdiğim an, Poiret’nin modaya bıraktığı özgürlük fikriyle bugünün bedeni arasında görünmez bir hat kuruldu. Poiret’nin normları gevşeten, giysiyi uzaktan bir siluet, yakından bir his olarak düşünen yaklaşımı, burada yalnızca tarihsel bir referans değil, hâlâ dolaşımda olan bir enerji gibiydi. İlham, bir arşivden değil sokaktan yükseliyordu: adımların geçtiği yerden, belleğin kaldırıma kazındığı noktadan. Bu karşılaşma, modanın geçmişi kutsamakla yetinmeyip onu bugüne sızdırabildiğinde nasıl canlı kaldığını hatırlatıyordu — Paris’te, bir plaketin önünde, zamana değen kısa bir duraklama gibi.

Fotoğraflar: Hakan Bahar

Kaldırımın içine yerleştirilmiş bu küçük plaketin önünde durduğumda, Paul Poiret’nin modaya bıraktığı özgürlük fikri, Paris’in günlük akışına karışmış gibiydi. Ayaklarımın altında bir isim değil, bir tavır duruyordu: normu gevşeten, giysiyi bedene zincirlemek yerine ona hareket alanı açan bir bakış. Dior’un 30 Avenue Montaigne’deki merkezinin önünde, bu karşılaşma geçmişle bugün arasında sessiz bir temas kurdu. Poiret’nin ilhamı burada bir arşiv nesnesi olarak değil sokakta, adımların arasında, hâlâ dolaşımda olan bir enerji olarak hissediliyordu. Fotoğraf çekerken fark ettim: İlham bazen yukarıdan bakılan bir vitrin değil, eğilip yakından bakmayı gerektiren bir izdir. Ve Paris’te, bu kaldırım taşının üzerinde, moda tarihi bir anlığına bugünün bedenine değiyordu.

Fotoğraflar: Hakan Bahar

Paul Poiret, modayı yalnızca bedeni örten bir disiplin olarak değil; karakteri sahneye çıkaran bir anlatı alanı olarak gören ilk figürlerden biriydi. Kostümlü giyime duyduğu tutku, teatral bir abartıdan çok, giysinin bir ruh hâli yaratma kapasitesine duyduğu inançtan besleniyordu. Poiret için elbise, sabit bir siluet değil, hareket eden, uzaktan okunan ve kişiliği projekte eden bir imgeydi. Bu yüzden formları serbestleştirdi, korseleri gevşetti, Doğu’dan, baleden, seyahatten ve hayal gücünden beslenen bir dünya kurdu. Onun modası, dönemin sosyal normlarına meydan okurken aynı zamanda giyenin kim olduğunu fısıldayan bir araç haline geldi. Poiret, giysiyi bir kostüm gibi düşünürken onu yapaylığa hapsetmedi, aksine karakterin kendisiyle bütünleşen, bedende yaşayan bir ifade biçimine dönüştürdü.

Fotoğraflar: Hakan Bahar

İlham, çoğu zaman tek bir ana ya da kaynağa indirgenemez, hayatın içinde, fark etmeden biriktirdiklerimizin sessiz bir toplamıdır. Anti-normallik de buradan doğar: bilinçli bir karşı çıkıştan çok, alışılmış olanın içinden sızan başka bir ihtimal olarak. Zamanla yan yana gelen imgeler, deneyimler ve duygular, bir düzene uymak zorunda kalmadan yeni üretimlere dönüşür. Bu üretimler, normu yıkmayı hedeflemez; onu esnetir, yerinden oynatır, başka bir şeye evrilmesini sağlar. Hayatın içinde birikenler burada temizlenmez ya da sadeleştirilmez, aksine çelişkileriyle birlikte korunur. Tam da bu yüzden ortaya çıkan işler tanıdık olduğu kadar huzursuz, düzenli olduğu kadar açıktır. İlham, anti-normallikle buluştuğunda, sonuç bir tavırdan çok bir devam haline gelir: yaşanmışlığın, sezginin ve birikimin doğal olarak Dior erkeğinde kışkırtıcı bir forma büründüğü gibi….


SON HABERLER