Moda haftalarında odağımız doğal olarak koleksiyonlarda. Tasarımları inceliyor, kreatif direktörlerin markayla kurduğu ilişkiyi değerlendiriyor ve koleksiyonların günümüz moda dünyasındaki yerini anlamaya çalışıyoruz. Peki ya bütün bunların gerçekleştiği mekânlar? Çoğu zaman ikinci planda kalan defile tasarımları, aslında koleksiyonlar kadar üzerinde durulmayı hak ediyor. Bir defile deneyimi, ilk model podyuma çıkmadan çok önce başlıyor. Mekâna girdiğimizde önce çevremize bakıyor, atmosferi anlamaya çalışıyoruz. Ardından tanıdık yüzler, ön sıra konukları ve hangi ünlülerin katıldığı konuşuluyor (ve Rihanna’nın ne kadar geç kalacağı). Işıklar değişip müzik başladığında ise dikkatimiz koleksiyona yöneliyor. Deneyimin kronolojisi böyle ilerlerken önem sıralaması da genellikle tersine işliyor: En çok konuşulan koleksiyon, ardından ünlü isimler, son olarak da defilenin gerçekleştiği mekân oluyor. Oysa mekân, bir koleksiyonun nasıl algılanacağını belirleyen en önemli unsurlardan biri. Doğru atmosfer, tasarımcının yaratmaya çalıştığı dünyayı daha inandırıcı kılabiliyor; kullanılan malzemeler, ışık ve mimari kurgu, kıyafetlerin anlatısını güçlendirebiliyor. İlkbahar/Yaz 2027 moda haftalarının ardından, koleksiyonları sindirmişken bu kez podyumların arkasındaki dünyalara dönelim istiyorum. Farklı bir pozisyondan yaklaşıp, defile mekânlarının modanın içinde bulunduğumuz dönemi nasıl yorumladığına dair taşıdığı ipuçlarına bakalım.
Belirsiz Bir Dönemde Tanıdık Dünyalar
Chanel
Chanel, defile mekânını başlı başına bir sahneye dönüştürme konusunda uzun bir geçmişe sahip. Karl Lagerfeld döneminde Grand Palais bazen bir süpermarkete, bazen bir plaja, bazen de bir uzay üssüne dönüşüyordu. Bu prodüksiyonların ortak noktası, podyumu yalnızca kıyafetlerin sergilendiği bir alan olmaktan çıkararak her koleksiyon sunumunu bir dünya inşası olarak ele almalarıydı. Matthieu Blazy'nin Atelier Peduzzi ile İlkbahar/Yaz 2027 koleksiyonu için Grand Palais'de kurduğu dünya ise daha şiirsel bir yaklaşım benimsedi. Cam çatının altında havada asılı duran, ışıklandırılmış kuş figürleri mekâna neredeyse gerçeküstü bir gökyüzü hissi kazandırdı. Anlatının merkezindeki uçuş fikri, Gabrielle Chanel'in kişisel stilinin yıllar içinde geçirdiği dönüşümle de ilişki kuruyordu: Özgürleştirici sadelikten daha gösterişli bir zarafete uzanan bir hikâye. Burada mimarinin etkisi, mevcut yapıyı farklı bir gözle görmemizi sağlamasında. Kuşların hareket hissi, Grand Palais'nin anıtsal ölçeğiyle karşılaşınca daha da belirginleşiyor. Ortaya çıkan atmosfer, koleksiyonun anlatısını tamamlayan hafif ve masalsı bir katman oluşturuyor. Blazy'nin Chanel'deki set yaklaşımının Lagerfeld'in unutulmaz prodüksiyonlarıyla aynı ölçekte bir mirasa dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecek. Ancak modaevinin tarihine bakıldığında, mekân tasarımının Chanel için başlı başına bir yaratıcı alan olduğu açık.
Ferragamo
Ferragamo'nun İlkbahar/Yaz 2027 defilesinde mimari, ışık ve algı arasındaki ilişki üzerinden kuruldu. Fosbury tarafından tasarlanan ve Without Production'ın mimari katkısıyla şekillenen mekânda, çevre boyunca sıralanan büyük pencere benzeri açıklıklar, alanı farklı çerçevelere böldü. Açıklıklardan süzülen ışık, sisle yumuşayarak mekânın derinlik algısı ile oynadı. Böylece izleyicinin bakış açısına göre değişen, sınırları kesin olmayan bir atmosfer ortaya çıktı. Tasarım, Maximilian Davis'in koleksiyonunda yer alan Mısır referanslarıyla Lee Miller ve Man Ray'nin deneysel fotoğraf dünyası arasında bir bağ kuruyordu. Bu referanslar ışık, gölge ve perspektif aracılığıyla mekâna taşındı. Bu yaklaşımın etkisi, görme biçimimizi değiştirmesinde yatıyor. Mekân, kıyafetlerle rekabet etmiyor; onları farklı bir atmosfer içinde algılamamızı sağlıyor. Mekan burada koleksiyonun deneyimini şekillendiren bir araç hâline geliyor.
Givenchy
Sarah Burton'ın Givenchy için hazırladığı İlkbahar/Yaz 2027 defilesinde set tasarımcısı James Chinlund, Hôtel National des Invalides'in bahçesinde özel olarak oluşturulan bir mekân kurguladı. Zeminden yükselen ve tavandan sarkan ahşap formlar, modellerin arasından geçtiği grafik bir düzen oluşturuyordu. Biçimler, izleyicinin bakışını yönlendirirken modellerin hareketini de belirliyor; podyumun kendisini mimari kompozisyonun bir parçasına dönüştürüyordu. Frederick Kiesler'in deneysel galeri düzenlerini ve Alexander Calder'ın asılı heykellerini hatırlatan bu görsel dil, nesnelerin çevreleriyle kurduğu ilişkiye odaklanıyordu. Her şeyin belirli bir yere sabitlendiği geleneksel bir iç mekân yerine, farklı parçaların bir araya gelerek sürekli bir kompozisyon oluşturduğu bir dünya söz konusuydu. Givenchy gibi güçlü bir tarihsel kimliğe sahip bir modaevinde bu yaklaşım, yeni bir anlatı kurma imkânı sunuyor. Mekân, koleksiyona tek bir anlam dayatmak yerine onun farklı biçimlerde okunabileceği bir çerçeve oluşturuyor.
Valentino
Alessandro Michele, Valentino'nun Antibiblioteca adını taşıyan İlkbahar/Yaz 2027 koleksiyonu için Paris'teki Bibliothèque Sainte-Geneviève'i seçti. On dokuzuncu yüzyıldan kalma kütüphanenin demir kemerleri ve kitaplarla çevrili okuma salonu, Michele'nin eklektik tasarım diliyle karşı karşıya geldi. Koleksiyonun başlığı, Umberto Eco’nun henüz okunmamış kitaplardan oluşan bir kütüphane fikrine gönderme yapıyordu. Bu yaklaşım, bilgiyi yalnızca edinilmiş ve tamamlanmış bir birikim olarak değil, keşfedilmeyi bekleyen bir olasılıklar alanı olarak ele alıyor. Konuklardan defileye kitap getirmelerinin istenmesi ve kitapların halk kütüphanelerine aktarılmasına yönelik girişim de mekânın anlatısına katılımcı olunmasına sağladı. Tarihi bir okuma salonunda gerçekleştirilen çağdaş bir moda gösterisinin yarattığı karşıtlık oldukça anlamlı. Kütüphane, geçmişin ve entelektüel birikimin ağırlığını taşırken Michele'nin yaklaşımı hafızaya daha kişisel, sezgisel ve özgür bir yerden bakıyor. Bu karşılaşma, geçmişin yalnızca korunması gereken bir miras olmadığını hatırlatıyor. Tarihsel bir mekân, yeni fikirlerle karşılaştığında da yaşayan bir alana dönüşebilir.
Maison Margiela
Mugler
Miguel Castro Freitas, Mugler için hazırladığı Naturalia X ile A Trilogy of Glorified Clichés başlıklı üçlemesini tamamladı. Carrousel du Louvre'daki Espace Delorme'da gerçekleşen defilenin mekânı, Villa Eugénie tarafından tasarlandı; Casper Wackerhausen-Sejersen de projeye katkıda bulundu. Organik formlarla çevreleyici, 360 derecelik ekranları bir araya getiren enstalasyon, doğayı teknolojik bir görüntü dünyasının içine yerleştirdi. Böylece doğa, yalnızca özgürlük ve duyusallıkla ilişkilendirilen bir kaçış alanı olmaktan çıkıp gözlemlenen, yorumlanan ve yeniden üretilen bir nesne hâline geldi. Moda dünyasında doğa referansları çoğu zaman saflık, özgürlük ve otantiklik gibi kavramları çağrıştırıyor. Mugler'ın yaklaşımı ise bu ilişkinin başka bir yönünü açığa çıkarıyor: Doğayla kurduğumuz bağın giderek daha fazla ekranlar, görüntüler ve teknolojik araçlar üzerinden şekillenmesine dikkat çekiyor. İzleyiciyi çevreleyen ekranlar sayesinde izlemek ile deneyimin parçası olmak arasındaki sınır, mekânın içinde yeniden şekilleniyordu. Bedeni, gösteriyi ve provokasyonu uzun süredir yaratıcı kimliğinin merkezinde tutan Mugler için bu kurgu, doğanın nasıl temsil edildiğini ve bu temsile nasıl tepki verdiğimizi sorgulayan bir alan açtı.
Courrèges
Drew Henry'nin Courrèges'deki ilk koleksiyonu için set tasarımcısı Arnaud Selve, Paris'teki Palais de Tokyo'da 450 farklı sandalye kullandı. Ahşap okul sandalyelerinden vintage tasarımlara ve farklı dönemlere ait mobilyalara uzanan bu seçki, gündelik nesneleri defilenin merkezine taşıdı. Her sandalyenin kendine özgü bir geçmişi ve görsel karakteri var. Bir araya geldiklerinde ise kusursuz biçimde eşleşen bir iç mekân yerine, farklılıkların yan yana var olduğu bir kompozisyon oluşturdular. Fikir basit, etkisi güçlüydü. Sandalyeler gündelik hayatın en sıradan nesnelerinden biri. Ancak seçilip bir araya getirildiklerinde, her birinin ayrı karakteri daha görünür hâle geldi. Bütünlüğü yaratan şey benzerlikleri değil, farklılıklarıydı. Bu yaklaşım, giderek daha karmaşık prodüksiyonlarla tanımlanan moda takvimine de alternatif sunuyor. Baştan sona yeni bir dünya inşa etmek yerine, zaten bildiğimiz nesneler üzerinden farklı bir anlatı kurulabiliyor. Kişisel stil açısından da düşündürücü bir soru ortaya çıkıyor: Bir arada kullanılan her şeyin birbiriyle uyumlu olması mı gerekiyor, yoksa daha özgün bir karakter tam da bu uyumsuzlukların içinden mi doğuyor?
Tory Burch
New York'ta Tory Burch, İlkbahar/Yaz 2027 defilesi için Isamu Noguchi'nin Chase Manhattan Bank Plaza'da tasarladığı Sunken Garden'ı seçti. 1960'lı yıllarda oluşturulan bu heykelsi bahçe, çevresindeki finans bölgesinin yoğunluğuna karşı sakin bir alan yaratmak üzere tasarlanmış. Japonya'dan getirilen taşların, suyun ve mimari düzenlemenin bir araya geldiği bahçe, kendi içinde dengeli ve meditatif bir kompozisyon sunuyor. Burch ise canlı renklerle ve daha fazlasını bir arada kullanmaktan çekinmeyen tasarım anlayışıyla bu sakinliğe farklı bir katman ekledi. Dairesel podyum, yanık turuncu halı ve bahçenin fıskiyelerine açılan görüşler, Noguchi'nin yalın peyzajıyla karşıtlık oluşturuyordu. Bu karşıtlık, mekânın anlamı ile yeni bir ilişki kuruyordu. Burada dikkat çekici olan, mevcut bir mimariyi bütünüyle dönüştürmeye ihtiyaç duyulmaması. Noguchi'nin bahçesi zaten kendi diline ve tarihine sahip. Burch'un müdahalesi, bu dili bastırmak yerine onunla bir diyalog kurdu; sakinlik ile canlılık, denge ile hareket aynı kompozisyonda buluştu. Wall Street'in ortasındaki bu bahçe, şehrin temposuna karşı bir duraklama alanı sunarken koleksiyon mekâna renk ve enerji kattı. İki unsurun da birbirine üstün gelmesi gerekmiyor. Etki, tam olarak aralarındaki dengeden doğuyor.
Şovun Ötesinde Ne Görüyoruz?
İlkbahar/Yaz 2027 sezonunun set tasarımları, defile mekânlarının ne kadar farklı işlevler üstlenebildiğini gösteriyor. Gucci'de lüksün nasıl inşa edildiğini sorgulayan bir mağaza, Diesel'de izleyiciyi performansın parçasına dönüştüren bir kulüp, Maison Margiela'da zamanla değişen bir çiçek duvarı, Louis Vuitton'da ise geleceğin şehirlerini hayal eden bir enstalasyon karşımıza çıkıyor. Tarihi bir kütüphane, heykelsi bir bahçe ya da devasa bir avize de koleksiyonların anlatısını başka yönlere taşıyabiliyor. Bu örnekleri birbirine bağlayan ortak bir estetikten çok, mekânın anlam yaratma gücüne duyulan güven. Mekan tasarımı, bir koleksiyonu nasıl algıladığımızı, nereye baktığımızı ve deneyimden ne hatırladığımızı etkiliyor. Bazen kıyafetlerin anlatısını güçlendiriyor, bazen onlarla bilinçli bir karşıtlık kuruyor, bazen de yorumu izleyiciye bırakıyor. Sezon boyunca tekrar eden tanıdık referanslar, belirsizlik karşısında süreklilik arayışını düşündürürken daha provokatif tasarımlar, modanın her zaman rahatlatıcı bir hikâye anlatmak zorunda olmadığını hatırlatıyor. Kimi zaman bir yanılsamayı açığa çıkarmak, alışılmış güzellik anlayışını bozmak ya da bildiğimiz bir dünyayı sorgulatmak çok daha ilgi çekici. Moda, zamanının bir yansıması olarak tanımlanıyor. Ancak bu yansıma her zaman doğrudan ve kolayca okunabilir değil. Tasarımcıların seçtiği referanslarda, kullandıkları malzemelerde ve koleksiyonların etrafında kurdukları dünyalarda ortaya çıkıyor.