SEYİRCİSİYLE BULUŞMAYI BEKLEYEN İŞLERİNİN HEYECANINI YAŞAYAN AHSEN EROĞLU

Nisan sayımızın kapak kızı Ahsen Eroğlu oldu.
ELLE ONLINE 30 Mayıs 2023

Baharın taşıdığı iyimserliği hissedebilmeyi umduğumuz bu sayı için kapağımızı kıpır kıpır yürekli genç bir enerjiye teslim etmek istedik. Aklımıza gelen ilk isim onunkiydi. Ruhu kimbilir nerelerde dolaşırken, bize evet dedi Ahsen Eroğlu.

Hiç kuşkusuz, kendi jenerasyonunun en üretken ve yetenekli oyuncularından biri. Sürprizleri hiç bitmiyor, sohbet edip derinine indikçe renkleri çoğalıyor, varlığı çiçek açıyor, ışıldıyor ve bizi kendi oyun ülkesine götürüyor.

Ülke gündeminin çok sarsıcı acılarla dolu olduğu bir ay geçirdik. Tüm bunlar seni nasıl etkiledi?

Depremin olduğu saatlerde uyanıktım. Haberi paylaştıkları an neler yapabiliriz diye düşünmeye başladım. Hatay’da birkaç tanıdığım vardı, onlara ulaşmayı denedim. Maalesef göçük altında kalan tanıdığım iki kişiden birini kurtaramadılar. Aylar önce evine gidip kahvesini içtiğim kişiyi on, onbir gün boyunca umutla beklemek çok yıpratıcıydı. Herkes gibi uyuyamadığım, yemek yerken utandığım günlerdi. Her gece sabaha kadar oturup haber kanallarını takip ederken manipülatif yayınlara hala şaşırabiliyorken, olduğumuz yerde öfkelenip ama bir yandan da sakinliğimizi koruyup, enerjimizi bölgedeki insanlara yardım göndermek için harcadık. Bu nedenle olası bir İstanbul depremine hazırlık olması adına, evde yaşam üçgeni olabileceğini düşündüğüm noktalara su yedekleyip deprem çantamı hazırladım; artık geçemeyecek bir korku hakim evde maalesef.

Senin de aktif olarak katıldığın yardım ya da koordinasyon çalışmaları oldu mu?

İlk günlerde şehir dışında olduğum için sosyal medyadan güncel ve teyitli bilgileri liste haline getirip doğru kaynaklara iletmenin doğru olduğunu düşündüğüm paylaşımlar yaptım. Kendi bütçeme göre Ahbap’a ve birkaç STK’ya konteyner kentler için destek vermeye çalıştım. İstanbul’a gelir gelmez İBB’nin Yenikapı’daki merkezinde deprem bölgelerine gönderilen kamyonlarına kolileri hazırlayıp yüklemeler yaptık. Ve bu süreçte çok yararlı olduğunu düşündüğüm ‘Bir Kira, Bir Yuva’ kampanyasına destek verdim. Depremzede çocuklarla ilgili planlarımız vardı ancak organizasyonu doğru yönetmek gerekiyor. Netleştiğinde hızlıca harekete geçeceğiz.

Böyle zamanlarda umudunu ve motivasyonunu nasıl koruyorsun? 

Kendimden ziyade depremden etkilenen onca insanı düşünerek, onlar için ayakta kalmam gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Biz uzaktakiler güçlü ve enerjik olmalıyız ki oraya gereken yardımı ve desteği ulaştırabilelim. Onlar için motivasyonumu yüksek tutmak zorundayım. Bunun için kafamı rahatlatmaya ihtiyacım olduğunda hep resme tutundum. Açtım malzemelerimi, oturdum çizimler yaptım. Haberleri takip ederken Kemal’le (Ertuğ) aklımıza gelen bir fikir oldu. Neden çizimlerimizi birleştirmiyoruz ki dedik, belki bir seri yaparız. Şu ana kadar yirmi küsur çalışma bitirdik. Üretmek istediğimiz çalışmalardan elde ettiğimiz geliri bağışlamak istiyoruz.

Şimdilerde İstanbul’da yaşayan herkes bir B planı yapmaya uğraşıyor. Sen yaşam şeklin ya da yaşadığın yerle ilgili bir değişim kararı aldın mı?

Doğa içinde bir alana atölye-ev yapma planım var. Her mevsim kalabileceğim, şehirden uzaklaşabileceğim, aynı zamanda da resme devam edebileceğim; bahçesinde birkaç meyve sebze yetiştirebileceğim huzurlu, küçük bir yer. Şimdilik taşınmıyorum. Sadece boş dönemlerimde kitabımı da, çizimimi de sessizliğin içine taşıyorum.

Nerede ve nasıl bir çocukluk geçirdin? Ailen şu an Türkiye’de yaşamıyor, değil mi? Gelecek planlarında yurtdışı var mı?

Çorlu’da büyüdüm ve çocukluğuma baktığımda hayatımın spor olduğunu hatırlıyorum. Evet ailemden herkes bir yerlerde. Yurtdışı planları herkesin dilinde olan bir durum artık. Vatandaşlığım olmasına rağmen işler yüzünden uzun süreli planlar yapamıyorum. Ama hala umudum var, bir süre daha buralardayım. Sonrasında bir kaçamak yapabilirim.

Çok sevilen ‘Menajerimi Ara’ dizisinden sonra, seni Şebnem İşigüzel’in aynı adlı romanından uyarlanan ‘Ağaçtaki Kız’ oyununda izledik. İlk kez tiyatro yaptın sanırım, tereddütlerin ya da sahne korkun oldu mu? Nasıl bir dünya kurdunuz, ne anlatıyorsun?

O ilk heyecanın üzerinden bir buçuk yıl geçmesine rağmen her oyun günü aynı hevese sahip olduğumu görmek beni çok mutlu ediyor. Hatta tanıdığım insanlara beni izlemeye gelirseniz bana geldiğinizi haber vermeyin bile diyorum. İşte bu duygular beni diri tutuyor sanırım. Tiyatro disiplininin kamera önü oyunculuktan ne kadar farklı olduğunu görmek ve bunu fark etmek büyük tiyatro ustalarının emeğine daha çok saygı duymama neden oldu. Bu farkındalık, işime olan sahiplenme duygusunu da artırdı. Zaman içerisinde kendime belli prensipler oluşturdum. Mutlaka iki saat önceden prova alıp, olabildiğince sakin bir şekilde hazırlanıyorum. (Çünkü ben heyecanlı bir insanım.) Bu ön hazırlık sahne korkumu yenmemi sağlayan en önemli etken. Tabii ki ilk oyun günlerinde korku, endişe karışımı bir duygu yaşadım ama ilerleyen zamanlarda bunun yerini sahnede ciddi bir sakatlık yaşama ve kritik bir cümleyi unutma endişesi aldı. “Ya unutursam, ya sıfırlanırsa her şey…” Bu hisse kapılmamak için Kemal’in eline tutuşturuyorum teksti, doğru ezbere… Metnin ezberi zihnime kazındığından beri arayışlarım daha çok seyirciyle olan iletişimime kaydı. Esas oyun alanı bu benim için. Peki ne mi anlatıyoruz? Bence gelip bunun için sadece doksan dakikanızı bize ayırma bir takım olaylar diyeceğim, ama baktığımızda bugün de devam eden bir sürü benzer olaylar diyebiliriz. Şiddet, siyasetin günlük hayata yansımaları, bazı psikolojik olgular üzerinden Deniz’in hayata ve bu sisteme karşı olan isyanını anlatıyoruz izleyiciye.

Keyif aldın mı? Seyirciyle birebir iletişim nasıl bir duygu? 

Zehir kana karıştı bir kere. Tiyatrodan beni zor uzaklaştırırsınız artık. Seyirci ise bu işin her şeyi. İzleyiciyle iletişimde olmak her şeyden önce sizi çok diri tutan ve aynı zamanda özgüveninizi yukarı çeken bir his.

Televizyondan uzak olduğun dönemde çektiğin ama daha yayınlanmamış Netflix işlerin var. Bunlardan biri Cemal Alpan’ın yönettiği ‘Merve Kült’ filmi… Biraz bahseder misin nasıl bir iş çıktı, senin karakterinin hikayesi ne? Kitabına sadık kaldınız mı?

Her şeyden önce görsel olarak bir ziyafet çekeceğinizi düşünüyorum. Başladığınızda bir oturuşta akıp giden çok neşeli bir hikaye. Umarım seyirci de Merve’nin pes etmeyen, yaratıcı kimliğinden ve kararlılığından beslenir. Sevgili Cemal’in ilk filminde beraber çalışmak işin görsel dünyası açısından bana da bir perspektif kattı. Kitaptan beslenildi tabii ama birebir olduğunu söyleyemeyiz. Çok spoiler vermeden işten biraz bahsetmiş oldum sanırım. Sizi yine filmi mısır eşliğinde izlemeye davet ediyorum.

Senin kendine “Neden dünyaya geldim ben?” diye sorduğun oluyor mu? Cevabını buldun mu?

Olmaz mı, her gün soruyorum ama henüz beni tatmin eden net bir cevap bulamadım sanırım. Bu soru bence herkesin kendisine sorması gereken bir soru; cevabı bulmak bir ömür de sürse aramaya değer bir soru olduğunu düşünüyorum. Umarım herkes bir gün bu sorunun cevabını kendisi için bulur.

Cem Yılmaz’ın yazıp yönettiği ‘Ayzek ile Bir Gece’ filminde de oynadın. Onda nasıl bir karaktersin? Yayın tarihi belli oldu mu?

Yayın tarihini ben de bilmiyorum maalesef ama filmi izledim. Suhal kendi ayakları üzerinde durabilen zeki, genç bir kadın. Filmi izledikten sonra bu cevabın sizin için daha manidar olacağını düşünüyorum. Çalışkan, kendine yönelmiş, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ne hazırlanan, sessiz sakin bir hayat süren naif bir kişilik. Fakat bir geceye sığabilecek en ilginç olaylar bütünüyle karşı karşıya kalıyor Suhal. Sonuç olarak tatmin edici bir iş olduğunu düşünüyorum.

Cem Yılmaz setinde neler öğrendin?

Herhalde Türkiye şartlarına göre nadir bulunan, işin başından sonuna kadar tıkır tıkır işleyen setlerden biriydi benim için. Özenle yazılmış bir metinle usta oyuncuların buluştuğu bir işte olunca kendimi her an güvende ve şanslı hissettiğim değerli bir projeydi. Karakomik filmlerden tanıdığımız o kıyamadığımız Ayzek’i bir de bu filmde görün. Söylemek istediğim çok şey var ama şu an sadece bayılacaksınız demekle yetiniyorum! Son bir parantez de sevgili Celal Kadri Kınoğlu’na… Onunla çalışmak, ondan öğrenmek bir ‘Armağan’dı.

‘Güzel Bir Gece’ isimli bağımsız bir film de bitirdin. Oradaki nasıl bir roldü?

Hikaye, yirmili yaşlarının ortalarında eğitim hayatına Paris’te devam eden Defne’nin en yakın arkadaşını kaybetmesinin ardından İstanbul’a dönmesiyle başlıyor. Çeyrek yaş krizi yaşayan, hayatın içinde kendini nereye konumlandıracağını bilemeyen, mesleği restoratörlük olan Frankofon bir kadını canlandırıyorum bu filmde. Aynı zamanda hem Türkiye’de hem de Paris’te çekimlerini tamamladığımız bu işin anlamı benim için çok büyük. Üç farklı dilde oynadığım ilk filmim. Yönetmenim sevgili Ozan Yoleri ile yollarımızın bir daha kesişmesine çok memnunum. Umarım bolca festivalde görürüz.

Çekip bitirdiğin işlerin seyirciyle buluşmasını beklerken sabırsızlandığın olmuyor mu? O heyecanı nasıl kalıcı kılıyorsun?

Tabii ki sabırsızlanıyorum. Hatta bazen biz bu filmi çekmedik mi acaba diye düşünüyorum. Seyircinin geri dönüşünü merak ediyorum en çok, bu da beni vizyon tarihine kadar merakta tutuyor.

Yine Netflix’te yayınlanacak ve Çağatay Ulusoy’un başrolünde olacağı ‘Kübra’ dizisinin kadrosuna girdiğini okudum. Neydi ilgini çeken ve sana evet dedirten?

Öncelikle Taylan Biraderler ile çalışma şansı yakalamak tabii. Sonrasında ise metin. Bu iş için Afşin Kum’un ‘Kübra’ kitabını da okudum. Anlatabileceğimiz ve üzerine düşündürtebileceğimiz bir sürü alan olduğunu gördüm ve bu benim işe olan ilgimi artırdı. İlgimi artıran bir başka şey ise, bana her zaman yakıştırılan naif kız rolünün dışında bir karakteri canlandırmak. Gülcan’ın hikayesi kitaptan biraz daha bağımsız şekilde geliştirilmiş ve karakterdeki bu gelişim yeni şeyler denemem için bana çok güzel bir alan sağlıyor. 

Oyunculuk yolculuğunda konfor alanının dışına çıkıp sınırlarını hep daha fazla zorlamayı tercih ediyorsun, değil mi? 

Sadece oyunculuk için geçerli değil bu tabii ama, konfor alanında kaldığın zaman gelişmek ve ilerlemek çok zorlaşıyor. Ben de bunun için oynayacağım karakterlerde beni zorlayacak, geliştirecek ve yeni yönlerimi keşfetmemi sağlayacak rolleri seçmeye çalışıyorum. Oyunculuk da bunun için harika bir araç bence.

Geçmişte canlandırdığın karakterleri düşündüğünde keşke biraz daha oynasaydım deyip özlediğin biri var mı?

Şu an yeni karakterler için o kadar heyecanlıyım ki geçmişi düşünemiyorum bile ama illa söylemem gerekirse Dicle.

Öğrenme ve gelişme açısından rolün küçüğü büyüğü etken midir sence? Ya da senin için seçime etken olan duygu nedir?

Rolün küçüğü büyüğü kesinlikle öğrenmek ve gelişmek için bir kıstas değildir bence. Önemli olan o rolün üzerine ne kadar düşünülmüş ben buna bakarım. Zaten öğrenmek isteyen insan büyük küçük diye ayırmadan, iştahla o role bürünür. Kendinizi öğrenmeye açık tuttuğunuz sürece, insan bir ağaçtan da havadan da sudan da öğrenir. Öğrenmenin, gelişmenin sınırı yoktur.

Oyunculukta yetenek mi daha önemli, çalışkanlık mı?

Yetenek her işte olduğu gibi oyunculukta da çok önemli bir yer kaplıyor tabii ki. Fakat asla başlı başına yeterli değildir. Disiplin ve çalışkanlık yeteneğin önüne geçer her zaman. 

Rol yaparken senin için çizilmiş belli bir dünyanın içindesin. Ama resim yaparken tamamıyla özgürsün. Tuvallerin ve boyaların hayatındaki yerini nasıl anlatırsın?

Tuvaller ve boyalar benim vazgeçilmezim. Bazen bir kaçış aracı ki genellikle böyle… Bazen ise kendimi zorladığım, geliştirmek istediğim bir mücadele alanı. Özgürlük ise kompozisyonu oluşturana kadar devam eden bir arayış. Hatta çalışmayı bitirene kadar kalıplarımdan kurtulamadığım birçok an yaşıyorum.

Belli bir tema etrafında mı üretiyorsun? Var mı aklında bir sergi planı?

Sergi hep istediğim bir şey ancak tahmin edersiniz ki iki iş aynı anda yürümüyor. Sanatçılar belirledikleri sayıda işleri çıkarabilmek için, beyin fırtınası yaptıkları bir sürece giriyor. Üzerine okumalar yapıp, dünya müze turuna çıkıyor. İlerleyen dönemlerde ben de belirli lokasyonlar belirleyip geniş kapsamlı bir tura çıkmak istiyorum. Birikimlerimden sonra temanın kendiliğinden ortaya çıkacağını düşünüyorum. 

Kitap tercihlerin nedir? Yazmak gibi bir isteğin var mı?

Boş zamanlarımda çizim yapmakla kitap okuma ikilemine giriyorum. Kitabı tercih ettiğimde hızlı akan, zaman kavramını unutturan romanları tercih ediyorum. Şu aralar da Chuck Palahniuk’un Gösteri Peygamberi kitabını okuyorum. Yazmaya gelince… Pek yetenekli olduğum söylenemez. Boyumdan büyük işlere kalkışmamayı tercih ederim.

Sanat dışında tam bir spor tutkunusun diye duydum? Neler yapıyorsun, spor yapmak senin için neden bu kadar önemli, rutinlerin nedir? 

Dediğim gibi çocukluğum spor yapmakla geçti. Bu artık tercih değil, bir bağımlılık haline geldi. Spor yapmadığımda huysuzlaşabilecek kadar büyük bir eksiklik hissi yaşıyorum. Neredeyse spor salonundaki aletlerin bir kısmını eve getirmişim gibi durum var. Hem mental hem de bedensel olarak zindeliğimi spor yapmadan nasıl sağlarım bilmiyorum. Rutinlerimi ise, ihtiyaçlarıma göre belirliyorum. Bu yağ yakmak olabilir, sıkı bir bedene sahip olmak olabilir. Oyunculuğuma bir katkısı da diyaframımı zorlayabileceğim yüzme olabilir. Arz talep meselesi.

 Modayla ilişkin nasıldır, stilini nasıl tarif edersin?

Elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Maskülen feminen karışık bir stilim olduğunu söyleyebilirim.

Instagram hesabına bakınca şapka tutkunu gibi duruyorsun. Gardırobunun ana parçaları nelerdir? 

Sırasıyla ayakkabı, pantolon, şapka.

Dönem kostümleri ya da vintage giyim sever misin?

Severim tabii; kim sevmez ki… Yurt dışına seyahat ettiğimde listelediğim ilk şeylerden biri de bilinen vintage dükkanlar veya flea market’ler oluyor. Özellikle vintage ceketler ve tişörtler çok ilgimi çekiyor.

SON HABERLER