LOS ANGELES’TA HAYAT TUTKUSUYLA İLHAM VERİYOR: EBRU ŞALLI

Onun hikayesi, tam da hayatın kendisi gibi. Hem çok tatlı, hem çok acı. Geleceğe -her şeye rağmen- sevgiyle bakan bu çalışkan kadın, pozitif enerjisi, yaratma tutkusu ve duruşuyla ilham veriyor.

17 yaşından beri çalışıyorsun. Modellik, sunuculuk, program yapımcılığı, dizi oyunculuğu... Çok iyi bir televizyon yüzüydün. Sana neler kattı, neler öğretti? Tekrar geri döner misin?

 Televizyonu ben de çok sevdim, ve orada başarılı olmak için çok çalıştım. Uzun süre diksiyon dersleri aldım. Ekrana yakışmak için güzelliğin yanı sıra samimiyet gerekiyor; seyirci güzel görmek ve duymak istiyor. Bunu başardığımı düşünüyorum. Türkiye Güzeli seçildikten sonra magazin programları sunarak başladım televizyona. Sonrasında yarışma programları sundum. Ve ardından “Ebru’nun Mutfağı” programıyla haftaiçi her gün sağlıklı ve lezzetli yemekler yaparak izleyiciyle buluştum. Yayın iyi gidince Tv 8’den her gün hem yemek yapıp hem konuk ağırlayacağım daha uzun bir canlı yayın formatı teklif edildi, kabul ettim, ama onlara pilates yapmak istediğimi söyledim. Yani bana gelen teklife karşı yeni bir teklif sundum. O ara pilates eğitmenliği sertifikamı almak üzereydim, ayrıca bir pilates dvd’si projem de vardı. Kanal önce çok sıcak bakmadı, sonra en fazla 15 dakika olmak şartıyla kabul ettiler. Bu konsept Türkiye’de pilates’in tanınıp yaygınlaşmasına sebep oldu. O kadar çok talep oldu ki, o 15 dakika 50 dakikaya uzadı ve yıllarca böyle sürdü. Kadınlara hem sağlık, hem spor, hem güzellikle ilgili öneriler sunduğum çok güzel bir sabah kuşağı programıydı.

Sen nasıl tanıştın pilatesle? Yükseleceğini nasıl öngördün, neden özellikle “sağlıklı yaşam”a odaklandın?

 Pilates ile ilk olarak oğluma hamileyken tanıştım. Bedenime ve ruhuma etkisi beni o kadar çok etkiledi ki, doğum sonrası hemen eğitimini almaya karar verdim. Önce tek amacım kendim için öğrenmekti, fakat pilates dünyasının içine girince doğru nefes terapisi gibi farklı terapilere de merak saldım; bedenin ve ruhun bütünleşip doyduğu noktada farkındalığın başka bir boyuta erdiğini deneyimledim. Ve böylece en ileri seviye eğitimlere kadar girip hem Amerika’dan hem de Türkiye’den sertifikalarımı aldım. İlk dvd’im 100 bin adetten fazla sattı, toplam 10 dvd yaptım. Hepsi de büyük ilgi gördü, televizyonda ise her sabah kadınlar benimle randevulaşarak pilates’i öğrendi ve sevdi. Herkesin evine pilates topu girdi. Pilates ile kadınların hayatlarına çok dokunduğumu düşünüyorum; aramızda büyük sevgi bağı oluştu. Kimi boşanmaktan vazgeçti, kimi sigarayı bıraktı, kimi yeni ufuklara yelken açtı, benimle çalışarak 38 kg veren bir izleyicim bile oldu. Aslında ben sağlıklı yaşama odaklanmadım, ve bu trendin yükseleceğini öngörmedim, sadece kendi yaşamımda uygulamaya başladıklarımı insanlara sundum. Sağlıklı beslenme, pilates, spor, güzellik ve bakım sırlarım, temizlik, hamilelik derken esasında kendi öğrendiklerimi ve kendime uyguladıklarımı paylaştım, hepsi bu...

Oğlak burcu disiplini ve kararlılığı mevcut mudur sende?

Oğlak burcunun disiplini, çalışkanlığı, kararlılığı ve akılcılığı kesinlikle vardır, biraz da hiperaktif ve yerinde duramayan tarafımı eklersek, Ebru’yu kısaca tanımlamış oluruz işte!

Nasıl bir günlük beslenme rutinin var?

Ben vejetaryenim, sürekli yeşil besleniyorum, çok da seviyorum. Mesela kuşkonmaz ve avokado yerken benim kadar mutlu olan biri olabilir mi, pek sanmam. Bol su içerim, asitli içecek nedir bilmem. Şekerli konsantre içecekleri de annem çocukluğumdan beri hep evden uzak tutmuş, o nedenle onları da hiç tüketmem. Her sabah limonlu su içmeye devam ediyorum, alkali olduğu için detoks etkisiyle tüm bedeni temizliyor. Ayrıca yeşil çay ve özel bitki çaylarına tutkum devam ediyor, hatta kendi markam altında da özel karışımlar yaparak çaylar ürettirdim. Avokadolu güllü Beauty Tea güzellik çayını tavsiye ederim.

 Sürekli yaptırdığın ve yararını gördüğün bakımlar ve vitamin takviyeleri var mı?

Pandemi sürecinde ara vermiş olsam da, ayda bir kez hamama gitme alışkanlığım var. Akşam yatmadan önce kendi günlük cilt temizliğimi ve peeling’lerimi hiç ihmal etmem, uzun uzun yaparım. Günlük yaşantımda cildimin genetik yapısı ve düzenli temizlik-bakımlar sayesinde makyaj yapmıyorum. Sadece cildimi nemlendirir ve dudaklarımı nemli tutarım. El ve ayak kremi kullanmadan günüm geçmez. İki ayda bir de cilt temizliği ve bakımına giderim. El ve ayak bakımımı da 10 günde bir kesin yaptırırım.

 Son yıllarda dinlenmenin de en az hareket etmek kadar önemli olduğuna dair makaleler çıkıyor. Senin gibi hiç yerinde durmayan biri nasıl dinlenir?

 Dinlenmek hem ruhen hem bedenen çok önemli. Bazen sadece durmak lazım, ama gerçekten zihninle ve vücudunun her hücresiyle durmaktan bahsediyorum. Öylece durmak ve sessiz kalmak insanı müthiş dinlendiriyor. Yerinde duramayan biri olduğum doğru, ama ben de dinlenebilmek için kendimi sessiz ve sakin bir şekilde durmaya zorluyorum, en azından deniyorum.

Ebru markası altında mayodan spor giyime, kozmetikten soğuk içeceklere pek çok ürün var. Şunu merak ediyorum: Ebru Şallı markasının en güçlü yönleri nedir?

Ebru markası ile yıllardır üzerinde çalıştığım ve yaptığım her şeyi, pilates malzemesinden kozmetiğe pek çok ürünü aynı çatı altına topladık. Esasında eşim Ugur’la da bu markayı yaratırken tanıştık. Kadınlara sağlıklı, güzel ve genç kalmanın yollarını gösteren, öğreten, fikir veren birçok ürün sunuyorum. Avokadolu şampuandan detoks çaylarına ve soğuk sıkım güzellik shot’larına kadar her şey var. Vadi İstanbul’da bir mağaza açtık ama pandemiden dolayı geçtiğimiz yıl online satışa yöneldik. Güzel de gidiyoruz, yurt dışına ihraç ediyoruz. Şimdi yeni ürünler için start verdik. Ebru Şallı markası ise aslında tüm bunların bir uzantısı. Kadınları motive etmek, samimiyet ve olumlu enerjiler benim güçlü yönlerim diyebilirim, insanlarla kurduğum ve yıllar içinde sürekli güçlenen sevgi bağı çok değerli.

Çok çalışkan bir kadınsın, bundan sonraki 10 yıl için neler planladın?

Esasında planım yok, ama Ebru için çalışmaya, yeni ürünler çıkarmaya, yenilikleri takip ederek yenilenmeye ve keşfettiğim güzellikleri herkesle paylaşmaya devam etmek istiyorum. Yola devam!

Geçtiğimiz ay Youtube kanalını açtın, neden bu kadar geciktin? Ve o platformdan neler paylaşacaksın?

Youtube için çok geç kaldığımı biliyorum. Ama her gün canlı yayın yap, kitap yaz, pilates dvd’leri çek, sürekli yeni ürünler çıkar, iki çocukla ilgilen derken hep uzadı, tam yapmaya karar verdiğim sırada Ponçiğimin hastalığı çıktı ve sonrasındaki 3 yılım zar zor çalışarak, ancak ayakta durmaya çalışarak geçti. Bugüne kadar geldim, Instagram’daki takipçilerimden de hep istek geliyordu, ve sonunda geçtiğimiz ay Youtube kanalımı açtım. Pilates, sağlıklı ve lezzetli yemekler, sohbet, güzellik sırları, dedikodu derken tüm samimiyetimle artık karşılarındayım. Herkesi bekliyorum, çünkü belki de bugüne kadar göremedikleri Ebru’yu orada görecekler.

Eskinin star’ları daha ulaşılmaz bir algı yaratıyordu, şimdi ise sosyal medya sayesinde ünlülük kavramı daha yakınlaştı. Artık her ünlü kendi kendinin magazin editörü de diyebiliriz. Bu yakın ilişkiden memnun musun?

Dijital ve sanal ortama hepimiz ayak uydurmaya çalışıyoruz. Artık ordayız ve her şeyimiz tamamen ortada. Eski günleri özlemiyor değilim doğrusu... Esasında bir orta yolu bulmak sanki daha iyi olur. Şu andaki mevcut yakın ilişki bence fazlasıyla yorucu!

İki yıllık bir mücadeleden sonra en büyük acını da gözler önünde yaşadın. Hastalık sürecinde duygularını sakladığından söz etmiştin. Neden saklamak istedin, ve nasıl becerebildin bunu?

Esasında Ponçik konusunu artık çok dile getirmek istemiyorum, çünkü getirdikçe daha çok üzülüyor ve ağlıyorum... Ama sonuçta hayatımın parçası olan böyle bir gerçek var. Yaklaşık 2,5 yıllık süreçte her günümüz kötü değildi, ama çok kötü günlerimiz de oldu. Hep anlattığım gibi, Pars çok özel bir çocuk; ilk doğduğu andan beri bunu hep hissettim. Melek olduğunu bile düşündüm, çünkü hiç bir insan ruhu o kadar naif, düşünceli, pozitif olamazdı. Gerçek olamayacak kadar iyi kalpliydi. Hastalık sürecini paylaşmak istemedik, çünkü 7 yaşında bir çocuğun sırf annesi ünlü olduğu için hastalığıyla gündem olması haksızlık olurdu; ileride ona böyle anılar kalsın istemedim. Yakınlarımız bir hastalıkla mücadele ettiğimizi biliyordu ama tedavi oluyor ve iyiye de gidiyorduk. Hastalığın tedaviye cevap vermesi şahane bir umut kapısıdır. Bu süreci ne etrafıma, ne de Pars’a çok kötü bir hastalık gibi hissettirmedim. O hep mutluydu, hep gülüyordu, onunlayken ben de hep öyleydim. Uzun süre hastanede yaşadık, ama onun yanında bir kez olsun ağlamadım. Eve gidince ağlar, hastaneye döndüğüm an güler yüzlü, komik, eğlenceli oyunlar oynayıp onunla birlikte pilates yapan anne olurdum. Gözlerimin içine bakardı her zaman...

Pandemide hepimiz ev konforunda izoleyken şikayet edip durduk. Halbuki çok kısa bir süre önce sen bunun kat be kat kötüsünü oğlunla hastanenin tecrit odasında yaşadın. Sosyalleşmek de yasaktı. Nasıl baş ettiniz?

Dediğin gibi, biz pandemiyi çok önce yaşamaya başladık, ilik naklinde tecritte kaldık, o nedenle bu maskeler, sosyalleşememeler, evde kalmalar şu an hiç etkilemiyor beni Hastalığı ilk duyduğum andan itibaren inişli çıkışlı bir durumun içine girdik. Endişeler, üzüntüler, kan aramalar, kemoterapinin etkileri... Ama her şeye razısınız, yeter ki o sizinle kalsın... Hangi anne istemez ki yavrusunun yanında olmasını... hep ister sonsuz ister. Tüm dünyada iliğinin karşılığını bulamadık ve sonunda dokularım tam tutmamasına rağmen ben ilik verdim ona. Nasıl mutlu, nasıl severek verdim ve sonucu da çok güzel oldu, ilik nakli yüzde yüz tuttu. Artık Ponçiğim benim iliğimle tam olarak benim kanıma dönmüştü. Mutluluktan ailece kutlama yaptık; hatta o arada biz de aile arasında evliliğimizi gerçekleştirdik.

Haberi ilk aldığınızdan itibaren eminim ki çok farklı aşamalardan, duygu fırtınalarından ve süreçlerden geçtin, şimdi nasılsın?

Nasıl olabilirim ki? Ayakta kalmak durumundayım. Yapayalnız, kimsesiz biri değilim, büyük oğlum, ailem, eşim, kardeşlerim, yakınlarım var. Bu dünyada çocuğunu kaybeden ilk anne de ben değilim. Ailemi ve çocuğumu daha fazla üzmeye hakkım yok. Acımı içimde ve kendimle yaşıyorum. Bu kor gibi acıyla ancak çalışarak, iyi kalarak mücadele edebilirim. Ponçiğim her gün aklımda, dilimde... O zaten hep benimle. Boyut değiştirmiş olabilir, ama ben onunla bağlantıdayım. Bu bağımız asla kopmayacak, o hep benimle olacak, çok kalpten bağlıyız biz .

Yüreğindeki kor canını çok yaktığında bunu azaltmak, dindirmek için kullandığın özel bir ruhsal terapi var mı?

Psikolojik destek alıyorum. Ayrıca kendim de pilates ve nefes terapisi gibi öğrendiğim bir takım olumlamalarla rahatlamaya çalışıyorum.

Ponçiğinin seninle özel bir bağı olduğunu hep anlattın. 8 yaşındaki bir çocuğun neden böyle ağrılar, acılar çektiğine ve neden gittiğine dair sorgulamaların bitti mi Ebru? Nasıl ikna ettin kendini? Ya da edebildin mi?

Ponçiğin çok özel bir melek ruh olduğunu doğduğu andan itibaren tüm aile fertleri ve onu tanıyan herkes söylerdi. Neden gittiğini artık sorgulamıyorum. Kadere inanıyorum. O melek beni seçti, ve gelip dünyanın en sonsuz ve karşılıksız sevgisini benimle paylaştı. Ve bu dünyaya ait olmadığı için de gitti. Bana doğduğu andan itibaren verdiği sınırsız sevgi seli anlatılamaz, sadece şahit olanlar bunu gördü. Onsuz kalınca, o sevgiden de mahrum kaldım, çok bocaladım. Ben onun istediği gibi iyi ve mutlu olmaya çalışıyorum, çünkü birbirimizi hissettiğimize inanıyorum.

Onunla ilgili zihnindeki en net görüntü ya da his nedir?

Gülen gözleriyle dünya güzeli bir surat, bal rengi sevgi dolu bakışlar ve dünyanın en mis, en melek, en eşsiz kokusu...Pars’ın koku hikayesi tüm öğretmenleri tarafından da sürekli dile getirilirdi. Onunla vakit geçiren herkes kokusunu fark eder ve Pars’a ne sürüyorsun diye sorardı. Eşim Uğur da onun kokusuna bayılırdı ve bir gün bana, ‘Ebru biliyor musun Pars ve sen aynı kokuyorsunuz”, dedi. Çok sevindim. Hastanede 20 gün duş almadan geçirdiğimiz günler olurdu, ama o hep aynı melek kokuyla kalırdı.

Şu anda seni duyduğunu bilsen, oğluna ne mesaj yollamak isterdin?

Seni tüm boyutlarda, her yerde, tüm hücrelerimle sınırsız ve sonsuz seviyorum. Sen hep benimlesin, bunu bil Ponçik lokumum. Ben de çok iyiyim, sakın beni merak etme...

Türkiye’de kadın olmak zor. Bazen kadınların bile diğer kadınlara hoyratça davrandığını, linç etmeye yatkın olduğunu görüyoruz. Nasıl yorumluyorsun bu çelişkiyi?

 Neredeyse 27 yıldır göz önünde olan biri olarak kötü eleştiri okumamayı kendime öğretmişim. Ama elbette konuya hakimim. Açıkçası çocuk meselesi hassas bir konu, ama her anne babanın başına böyle bir durum gelebilir. Her şey insanlar için... Dolayısıyla ben bu insanları fazla cesaretli, yani cahil cesaretli buldum. Dışardan ahkam kesip acısını şöyle yaşasaydı, böyle yapmasaydı diye yazmak kolay, (Allah korusun ama) gel de sen yaşa bakalım, kaç dakika nefes alabiliyorsun? Türkiye’de kadın kadının düşmanı olabiliyor maalesef, birbirini takdir edip başarısını ve mutluluğunu alkışlayanı çok az gördüm. Bu çelişkiyi hiç anlamıyorum. Hayatımda hiç bir kadını kıskanmadım, kadınların ve arkadaşlarımın mutluluğuyla mutlu oldum. Benim bildiğim budur, diğerini anlayamıyorum ve kınıyorum.