Röportaj: Suzan Yurdacan
Fotoğraflar: Pinar Gediközer
Bu sefer röportajda çok fazla soru sormama gerek kalmadı çünkü Minoa kitapçılarının hikayesi öyle uzun, detaylar ve hayaller içeriyor ki, kurucuları Petek ve Nazım Tokuz anlattıkça her cevapta ayrı bir öykü bulunuyor. Özellikle Nazım bey, daha çok anlattı. Anlatmadı, ilk Minoa’dan, kuruluşundan bugüne kadar tüm aşamaları tekrar tekrar yaşadı da diyebiliriz. Bu arada, ödülü de duymayan kalmadı sanırım. 2023 yılında, İstanbul Akaretler’deki Minoa Kitabevi, Londra Kitap Fuarı tarafından verilen Yılın Bağımsız Kitabevi ödülünü aldı ve “İstanbul’da görülmesi gereken bir mekan ve örnek bir kitapçı” olarak tanımlandı.
Bir kitapçı açma fikri ilk ne zaman doğdu? Çocukluğunuzdan beri öyle bir hayaliniz mi vardı?
Annem söyledi: ben üç dört yaşındayken “Ben büyüyünce kitapçı olacağım” diyormuşum. Bunu hiç hatırlamıyorum tabii. Annemden gelen bilgi. Ama konu şuydu: Çok seviyorum kitap ve kitapçıları. Şişli’de Sander Kitabevi vardı eskiden, Abide-i Hürriyet Caddesi’nde, oradan çıkmazdım. Her gün okuldan sonra oraya giderdim. Almaya param yetmezdi, kitapçıda kitap okur, eve dönerdim. Sonraları 2011-2012’de Robinson Kitabevi’nin kapanma süreci yaşandı. Çok sevdiğim de bir yerdi. O sırada bizim oturduğumuz apartmanda bir dükkan vardı. “Burayı kitapçı mı yapsak?” dedik...İşe giriştik. Öyle yarı hobi yarı iş duygusuyla. Başta özendik ama yeterince zaman ayırmadık.
Peki, nasıl bir kitapçı yapmak istediğinizi biliyor muydunuz? Bu kafanızda çok net miydi, yoksa yaparken mi şekillendi?
Birincisi. Türkiye’de özellikle iki şey çok dikkatimi çekiyordu ve rahatsız ediyordu. Kitapçılar atmosferine önem verilmeyen, yalnızca kitap üzerinden atmosferi iyileşen yerler olu- yordu. Bu bana doğru gelmiyordu. İnsanları biraz davet eden bir yer olması lazım diye düşünüyordum. İkincisi de aslında o daha önemli: Minoa adı. Minoa Giritli bir medeniyet ve bir Akdeniz kitapçısı. Böyle yalnızca bir tür kitapçısı. Akdeniz’le ilgili tarih kitapları, işte o bölge ülkelerinin kitapları, kültürü ile ilgili edebiyat kitapları olacaktı. Öyle konuştuk ama o zaman çok dar bir seçki oluyor. Güzel bir fikir gibi görünse de iyi bir kitapçı olamayacaktı. 2012-2013 gibi, daha dükkanı açmadan Frankfurt Kitap Fuarı’na gittik, Londra Kitap Fuarı’na da. Şimdi orada insan kendini o kadar kötü hissediyor... Birkaç yüz kitapla kitapçı olunmaz. O, yani hobi gibi bir şey olur. Bir anda tam tersine döndük. Bir kitapçı ne kadar zenginse o kadar gerçek bir kitapçı olur. Dolu dolu. Şey de öyledir ya, evinizdeki kütüphaneniz de. O ko- nuda da çok dikkatliyim. Birinin böyle jilet gibi bir kütüphanesi varsa o çok okuyan biri değildir, biliyorum. Yani o kitaplara bakıyor olabilir, arada okuyor olabilir, öbürünün böyle üstüne kitaplar doldurulmuş, orada burada yığılı kitaplar...Paris’te Shakespeare and Co. çok meşhurdur. Orada her yerden kitap fışkırır. Bunu görünce “Bu güzel bir şey” dedim.
Kitap TEMEL İHTİYAÇ
Minoa kurucularından Petek Tokuz ne güzel söyledi... “Kitap ruhun ihtiyacı. Sanat gerekli bir şey mi? Yok, değil. Ama sanat olmazsa yaşam çok sıkıcı olur. Kitap da öyle bir şey. Yani mecbur değiliz ama olunca da hayat daha güzel geçiyor. Biz böyle seksen kişilerde senelerce idare edip 2023’te yüz kırk kişiye çıktık. Çünkü orası (Minoa Pera) kocaman bir alandı. Tarihi bir bina olmasına rağmen içi temiz ve dükkan haline getirilebilecek bir altyapıya sahip olduğundan bizim için rahat oldu. Ancak yapılması gereken pek çok iş olduğu için de riski yüksekti. Ne yaptık? Kitapçı açtık, kafe açtık. Yani kitap, kafe, restoran. Bir de sahne eklendi buna. O sahneyi de yine Nazım’ın fikriyle black box haline getirdik. Dekorasyon değişti ve orada klasik müzik konseri de tiyatro gösterileri de diğer onlarca kültür-sanat aktiviteleri de yapılıyor; gayet düzgün işler oluyor. Buradaki asıl maharet bunu koruyabilmek. Onun için de mümkün oldukça daha çok düşünmemiz gerekiyor.”
Dolu dolu rafları ve tatlı bir kaos vardır, demek siz de bunu seviyorsunuz...
Ben bir şehre giderken önceden kitapçılarını çalışır giderim. Yani o kitapçıları merak ederim, bakarım, bulurum. Mesela yarım saat, bir saatlik bir mesafe değilse, oraya yürürüm. Keşif gibi. Restorana gitmek de hoşuma gider ama daha çok kitapçı seviyorum. Mesela müzeye gitmeyi pek istemem. Ama müzede birkaç tane eser seçiyorum kendime, hoşuma giden bir şeyler varsa. Sadece onlara bakmayı seviyorum. Bizim için önemli birkaç esere bakarız, illa oranın en önemli eseri olmasına gerek yok. Kitap da böyle bir şeydi. Minoa’ya dönecek olursak, Akaretler’de 2014 Ağustos’unda ilk dükkanı açtık. İlk ve tek dükkan olacaktı aslında. Plan buydu. Hatta tanıdıklar, arkadaşlar, “Çok para harcamayın, kitapçı hele burada Akaretler’de, hiç olmaz” dediler. “İyi kitapçı oldu mu kitap meraklısı insan gelir” dedim. Ben de kendi kendimi müşteri gibi düşünerek ikna etmeye çalıştım. Üç dört yıl tek dükkan oldu. Dükkan aslında büyüdü hep. İlk açtığımızda iki yüz elli metrekarelik bir dükkandı. Sonra kısmet oldu, yan tarafı aldık. Yan tarafı alınca bir alt- mış beş metrekare eklendi. Sonra üst tarafı kiraladık. Organik bir şekilde büyüdü ve gelişti.
Minoa kendi kendini büyüttü...
Kitapçı açmak göründüğü kadar kolay ve romantik bir şey değil galiba?
Hiçbir iş öyle değil zaten. Şimdi moda oldu ama bir iş ne kadar seksi görünüyorsa aslında gerçeği de o kadar zordur. Biz de ikisini birden, kitapçı ve kafe açtık. Herkes kafe açmak istiyor. Buyursunlar, kafe açsınlar. Yılın üç yüz altmış beş günü, günde 12 saat çalışacaklarsa çok zevkli bir iş. Çalışmak istemiyorlarsa korkunç bir iş. Pek çok kişi buluşma noktası ola- rak bir kitapçıda buluşmayı seviyor. Böyle bir hype da var, değil mi? Kahve, kitaplar... Bu konuda birçok eleştiri de alıyoruz. Çok gu��zel bir yere değindiniz. O da s��u: yani işte “kitabı dekor olarak kulla- nıyorsunuz”, işte “Pera’da merdivenlerde var, burada kitaplardan lambalar var” falan. Tamam ama insanları bir şeylere alıştırmak gibi bu. Daha çekici bir yer olunca daha çok insan geliyor. Hepsi kitap okuyor mu? Okumuyor. Birçoğu bizim dükkanlara fotoğraf çektirmeye geliyor. Kitaplarla fotoğraf çektiriyorlar. Belki o fotoğrafı gören biri, çocuğu, annesi, babası, biri, kitaba merak sarar, bir dönüşü olur... Alacak olan kitabı zaten alıyor. Bazen o niyetle gelmeyen de alıyor. Ama gelip almayana da bir şey diyemeyiz ki. Yani zorla insanlara kitap al diyemeyiz. Dekorasyonunun güzel olması ya da kitapları dekorasyonda kullanması veya yemek, içmek, müzik gibi başka işler yapması o alanda... Kitapçı iyi bir kitapçı değilse, koleksiyonu zayıfsa zaten fark etmez. Bizim de eksikliklerimiz var ama kendi içinde her dükkan bir konsepte sahip. Biz kitapçılık yapıyoruz, mağaza- cılık yapmıyoruz. Bugün burada bir kitabı bulamazsanız ben size yarın onu bulup getiririm. Çünkü bütün bağlantılarımız gerçek kitabevi bağlantıları. Dolayısıyla o eleştirilerin çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Burada bir kitabevi işi yapıyoruz.
“Bu, insana iç huzur veren bir iş. Zaman zaman , biz de tüketimi destekliyoruz diyorum. Ama sonra bakıyorum, kitap ve yiyecek içecek satmak tam tüketimi desteklemek değil aslında. Evde asılı duracak aksesuar/kıyafet gibi bir şey satmıyoruz. Yani evinde çok kitabın olması kimseye zarar vermiyor.”
Etkinlikler de düzenliyorsunuz...
Amacımız tüm bunların neticesinde daha çok kitap satılmasını sağlamak. Mesela daha çok kahve satılması asıl çıkış noktamız değil. Ama daha çok kahve satarsak daha çok kitap satıyoruz. İkisi birbirlerini destekliyorlar. Ama amaç kafenin içine kitapçı açmak değil, bir kitapçının içine kahveci açmak. Şöyle bir gerçek de var: Kitap, fiyatı belirlenen bir ürün. Yani dünyada neredeyse başka hiçbir üründe bu yok. Siz dükkanınızda ne satarsanız, istediğiniz fiyatı koyabilirsiniz. Kitapta bu müşteriyi çok negatif etkileyen bir şey olduğu için biz başından beri ithal kitaplarda da yerli kitaplarda da işin bu kısmına da çok dikkat ediyoruz. Online ticarette ise büyük bir haksız rekabet var. Adamın dükkanı yok, hiçbir şeyi yok. Yüzde beş kârla kitabı satabiliyor, müşteriye yüzde kırk indirim veriyor. Biz zaten yüzde kırk kâr edecek olsak bile orada yüzde bir, yüzde iki para kazanır mıyız hesabı yapıyoruz. Kirası, elektriği, personeliyle, yani bayağı ciddi bir maliyet getiren bir iş aslında. Başka bir perakendeden hiçbir farkı yok. Kitapçılarda çalıştırdığımız arkadaşların hepsinin kitap bilgisi olması gerekiyor. Bu da işin başka zor bir yanı. Ancak severek yapıyoruz.
Anlattıklarınızdan anladığım kadarıyla kitapçı açmak başka bir işyeri açmaktan pek farklı değil, hatta zor. Peki siz bu işi yaparken, her zorluğu ile birlikte (veya rağmen) en büyük motivasyonuz nedir?
Ülkemizden de doğru düzgün şeyler çıkar, bunu gösterebilmek, hem yurtdışındaki mecralara, insanlara bunu gösterebilmek. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Eski işimi yapıyor olsam da öyle hissederdim. Bu işin zorlukları var ama gerçekten çok da eğlenceli. Eğer seviyorsanız çok eğlenceli. İkimiz de günde 12 saatten fazla, haftada yedi gün çalışıyoruz. Ben evde duramıyorum. Her gün dükkana gidiyorum, dükkanda (kitapçıda) buluyorum kendimi.
Dört yaşındaki Nazım, içinizdeki çocuk çok mutlu olmalı. Hayali gerçek oldu, sürekli kitapçıda vakit geçiriyor.
Aynen öyle.
Son söz olarak, “Minoa kendi hikayesini güzel bir şekilde yazıyor” diyebiliyor musunuz, öyle mi?
Petek’le bazen kavga ettiğimizde “ben sıkıldım falan” diyorum ama ölene kadar da çalışacağım. Ölene kadar da bu işin başında olacağım. Bunda çok net kararlıyım. Çünkü yaptıklarım, kitaplar arasında olmak bana yaşama enerjisi veriyor.
Bu yazı ELLE Türkiye Mart sayısından alınmıştır.