Sanat ve sanatçı, benim için birbirinin anlamını ve derinliğini sürekli çoğaltan iki kavram. Bu bağlamda Casper’la tanışmayı özellikle değerli buluyorum; çünkü onunla kısa bir sohbet bile, üretim pratiğine ve sanatının katmanlarına duyulan merakı giderek daha da yoğunlaştırıyor.
“ReCollecting Anatolia” isimli İstanbul’daki ilk kişisel sergisi, Martch Art Project temsiliyetinde 17 Mayıs’a kadar ziyaret edilebiliyor. Ayrıca, 16–19 Nisan tarihleri arasında CI Bloom’un 5. edisyonunda sanatçıyla karşılaşmak da mümkün.
Şimdi, Casper Faassen’le ilham kaynaklarını, yaratıcı disiplinlerini, “sanatçı olma” kavramına dair kişisel yaklaşımını ve belki de en önemlisi, kendi doğru dengeyi kurma biçimini konuşuyoruz.
Fotoğraf: Robert Roozenbeek
İstanbul’daki ilk kişisel serginiz “Recollecting Anatolia”. Bu serginin çıkış noktasını sizden dinlemek isteriz.
ReCollection serisinin genel çıkış noktası, çocukluk idolüm Rembrandt van Rijn ile hala ortak noktalarımın neler olduğunu keşfetmek istememdi. Kendisi benim büyüdüğüm ve şu anda yaşayıp çalıştığım Leiden’da doğmuştu. Rijksmuseum’da Nachtwacht’ı gördükten sonra eve döndüğümde, onun kendi versiyonumu yatak odamdaki duvara yaptım ve o günden beri beni etkileyen şeyleri resmetmeye ve çizmeye devam ediyorum.
Zamanla, işlerimde onunla olan bağın oldukça azaldığını fark ettim ve Rembrandt’ın bir koleksiyoner olarak kimliğine odaklandım. Kendini neyle çevreliyordu, onu ne ilham veriyordu ve hangi objeler bu kadar iyi resim yapmasına yardımcı oluyordu? Bu objeleri fotoğraf pratiğim aracılığıyla “yeniden toplamaya” başladım; onları bir örtünün ardında, kutular içinde anılar olarak sundum.
Bu objeleri incelerken, onların kökenleriyle de yüzleşmeye başlıyorsunuz ve her şeyin Avrupa’ya adil yollarla gelmediğini fark ediyorsunuz. Son yaklaşık on yıldır, beyaz, ayrıcalıklı, erkek bir sanatçı olarak kendi konumumla da yüzleşmeye ve buna bir ses vermeye çalışıyordum. Bu iki durum, büyürken sahip olduğum zenginliği ele almaya çalıştığım yeni bir seriye dönüştü. Kolonyal kültürel mirasın yanı sıra, bugün Avrupa müzelerinde bulunan birçok eser de eşitsiz ve emperyal koşullar altında taşındı.
Anadolu’ya odaklanmam ise Pera Müzesi’nde Jean-Baptiste Hilaire’in mermerlerin Fransa’ya gitmek üzere bir tekneye yüklenmesini tasvir eden resmini gördükten sonra başladı. Tears of Anatolia kitabını satın aldım ve araştırmalarıma başladım. Bu süreç, hem Martch Art Project galerisinde hem de Pera Müzesi’nde gerçekleşen bu sergilere dönüştü.
Kendinizi yalnızca bir fotoğrafçı olarak tanımlamıyorsunuz. Size işlerinizi, kariyer yolunuzu ya da unvanınızı nasıl tanımlarsınız diye sorsak, ne söylerdiniz?
Kendimi tek bir disiplinle sınırlamak istemem. Gençliğimde çizim ön plandaydı. Tatillerde gördüğüm manzaraları ya da hayran olduğum müzisyenleri ve sporcuları çizerek işliyordum. Ailem beni keşfetmeye teşvik etti ama aynı zamanda okulumu ve üniversitemi tamamlayıp hobilerimi profesyonel bir kariyerle birleştirmemi de istedi. Bir sanatçıdan ziyade mimar ya da sanat yönetmeni gibi bir yöne eğilmemi istediler.
Üniversiteden sonra yoğun şekilde resim yapıyordum ve bir galeri tarafından keşfedildim. Son 15 yıldır işlerimin çoğunlukla fotoğraf temelli olduğunu söyleyebilirim ama dansçılarla çalışırken bazen film kullanma ihtiyacı da hissediyorum. Vermek istediğim mesajı en iyi hangi araç anlatıyorsa onu kullanmaya çalışıyorum. Bir gün bir opera yaratmak ve sahnelemek isterim. Kim bilir…
Sanat yolculuğunuzdan asla unutamayacağınız bir anı paylaşmanızı istesek, hangisini anlatırdınız?
Tek bir an seçmek zor. Aklıma ilk gelen, iki yıl önce Nachtwacht’ı çok yakından görmeye davet edilmem. Nachtwacht’ın bulunduğu onur galerisine her girişimde biraz duygulanırım ama bu sefer durmadan ağladım. Gerçekten sürreal bir deneyimdi. Sanırım yaptığım her şeyin temelinde bu var.
Ama bir diğer önemli an da Paris Photo’da ilk kez sergilenmemdi. Uzun zamandır bunu istiyordum ve alanın en iyileri arasında yer almak inanılmazdı. Galeriye yaklaşıp kendi işimi duvarda görmek hala benim için çok özel bir an. Bir anlığına bunu bir izleyici olarak deneyimledim, üretici olarak değil. Eleştirel bakışımı bıraktım ve süreci unutup sadece işe baktım. Ve oraya ait olduğunu hissettim. Gururu çok hisseden biri değilim ve başarıları içselleştirmekte zorlanırım ama o an oradaydı. Kısa ama unutulmaz.
Edebiyattan çok ilham aldığınızı biliyoruz. Bu, işlerinizi nasıl etkiliyor? Edebiyatı başlı başına bir ilham kaynağı olarak mı görüyorsunuz, yoksa size yeni perspektifler açan bir araç olarak mı?
Her ikisi de, hatta daha fazlası. Bazen belirli konular hakkında daha fazla şey öğrenmek için kitaplar seçiyorum ve bu bir tür araştırma işlevi görüyor. Biyografiler ya da belirli konulara odaklanan felsefe kitapları buna örnek olabilir. Baş karakteri ressam ya da yazar olan edebi eserler ise bazen kendi pratiğimi değiştirmeme yardımcı oluyor. Geçen yıl Nirwana ve Dius gibi Hollandalı ressamları konu alan romanlar okudum ve bu kitaplar beni yeniden resim yapmaya yönlendirdi. Aynı zamanda resimlerime bakmak ve üzerine düşünmek için daha fazla zaman ayırmamı sağladı.
Bazı kitaplar ise yeni perspektifler açıyor ya da kendi işlerimi daha iyi anlamama yardımcı olacak düşünsel derinlikler sunuyor. Bazen de sadece zihnimi dinlendirmek için okurum; şiirin tadını çıkarmak için, herhangi bir şey kazanma amacı olmadan.
Zaman kavramı da işlerinizde önemli bir yer tutuyor. Bu kavrama pratiğinizde nasıl yaklaşıyorsunuz?
Tüm fotoğrafçılar ve ressamlar, ölümsüzleştirmeye çalıştıkları tek bir an seçer. Bu kaçınılmazdır. Dans, yakalamaya çalıştığım geçici bir form ya da denizin üzerindeki mükemmel ışık gibi…
Ben bu rolü, işlere fiziksel bir çatlak (craquelure) katmanı ekleyerek vurguluyorum. Bu benim zaman sembolüm. Arka plandaki güzellik ile ön plandaki vernik çatlaklarının yarattığı çürüme arasındaki kontrastı seviyorum. Bu, geçiciliği ve zamanın akışını anlatıyor.
Küçükken çok enerjik ve yerinde duramayan, sık sık başını derde sokan biri olduğunuzu biliyoruz. Sizce sanat da biraz huzursuz olmak ve başını derde sokmakla mı ilgili?
Haha, ilginç. Bunu hiç böyle düşünmemiştim. Sanatın bana bir amaç verdiğini de söyleyebilirsiniz. Kendimi şaşırtmaya ve her gün daha iyi olmaya çalışırken, bunu en sakin şekilde stüdyoda ya da doğada yapabiliyorum. Yani sanat beni yavaşlatıyor; bakmayı ve anda olmayı öğretiyor.
Aksine, bazen nihai sonucun o kadar sakin olması beni şaşırtıyor; Çünkü bir eseri tamamlama süreci her zaman şüphe ve stresle dolu olup, her şey bir araya gelene kadar hiçbir şeyin yerine oturmadığı bir süreç.
Yeni bir yaratıcı sürece girmek için ciddi bir enerji gerekiyor. Bu süreç yalnız ve yorucu olabilir, hatta genelde öyledir. Başını derde sokmak mı? Evet, biraz da öyle. Sezgilerle bir sergiye başlamak ve sonra teslim tarihleri yaklaşırken kendime kızmak sık yaşadığım bir durum. Ama genel olarak sanat, bana başka alanlarda bulabileceğimden daha fazla huzur ve amaç verdi.
Hanagasumi I-II-III
Farklı disiplinlerden ve kültürlerden ilham almak, günlük rutininize nasıl yansıyor?
Yeni şehirlerde dolaşmak, sergiler gezmek, dans ya da tiyatro izlemek bana her zaman bir şey katar. Bu bazen bir tabloyu çerçeveleme biçimi gibi küçük detaylar olabilir, bazen de “ReCollecting Anatolia” örneğinde olduğu gibi tamamen yeni bir seriye dönüşebilir.
Zeyrek’teki Çinili Hamam’ı ziyaret ettiğimde de sadece yenilenmiş hissetmekle kalmadım, aynı zamanda dağılmış çinilerin hikayesiyle de ayrıldım.
Örneğin Japonya’da bulunmak beni yavaşlatıyor, şeylere farklı bakmamı sağlıyor ve boşluğa daha fazla yönelmeye teşvik ediyor. Günlük rutinim de farklı kültürlerden etkileniyor; yoga yapıyorum, düzenli meditasyon pratiklerim var ve stüdyomu boşluklar ve gölgeler barındıracak şekilde tasarladım. Japonya’da bu ortamların yaratıcı sürecime katkı sağladığını fark ettim.
Son zamanlarda sanat fuarlarına katılmak ve işlerimi anlatmak için daha az seyahat etmeye, bunun yerine doğada vakit geçirerek ya da dansçılarla çalışarak ilham bulmaya karar verdim. Dengeyi yeniden üretime kaydırmam gerektiğini hissettim. İşlerinizi sergilemek, sizi stüdyonuzdan uzaklaştırıyor ama hala üzerinde çalışmam gereken çok şey var. Bilgisayarımda incelemem gereken pek çok çekim, eskizler ve tamamlanmamış fikirler bulunuyor. Şu anda boş bir tuvalden korkmuyorum; bilinmeyene adım atacak enerjim var.
Klişe gelebilir ama her şey doğru dengeyle ilgili. Dışarıda olup ilham almak ile yaratıcılığın gerçekleştiği daha inzivaya çekilmiş dönemler arasında bir denge kurmak…
Ve şu anda benim için öncelik ikincisi.