“Sarı Zarflar”: Evin İçine Taşınan Dünya Enis Köstepen ile 20 Dakika

“Sarı Zarflar”, adını açıkça koymadığı bir dönemde geçiyor. Bu da hikayeyi tek bir yere sabitlemeden izlemeyi mümkün kılıyor. Film, büyük olaylardan çok gündelik hayatın içindeki küçük değişimlere odaklanıyor ve buradan bir ilişki anlatısı kuruyor. Berlinale’de Altın Ayı kazanan filmin ortak yapımcılarından ve ortak senaristlerinden Enis Köstepen’le filmin çıkış noktasını, bu tercihleri ve izleyicide bıraktığı etkiyi konuştuk.
ÜNAL BAŞ 04 Eylül 2026

Röportaj: Ünal Baş


Fotoğraflar: Ünal Baş, Ella Knorz if Productions Alamode Film


ENİS KÖSTEPEN: Ön görerek hareket etmek çoğu zaman mümkün değil. Tam ne olacağını bilemeyecek oluşumuzun payını küçümseyemeyiz. Deneyip görmek zorundayız.
"Sarı Zarflar”, işini kaybeden iki insanın ilişkisi üzerinden, dışarıdaki dünyanın yavaş yavaş içeriye sızdığı bir atmosfer kuruyor. Berlinale’de Altın Ayı kazanan “Sarı Zarflar”, kesin yargılardan uzak duran dili ve karakterlerin çelişkileriyle var olmasına alan açan yaklaşımıyla, izledikten sonra da üzerine düşündüren bir film. Enis Köstepen ile konuştuk.

“Sarı Zarflar” çok tanıdık bir politik atmosferden besleniyor. Bu hikayeyi yazarken ve yapımcılığını üstlenirken sizi ilk harekete geçiren şey neydi?
Aslında her şey 2021’de başladı. O dönemde, yakın zamanda kaybettiğimiz oyuncu ve yapımcı arkadaşımız Mustafa Sönmez, Nadir Öperli ile birlikte bir senaryonun yapımcılığı üzerinde çalışıyorlardı. Ben de o sırada İstanbul Film Festivali’nde İlker’in son filmini izlemiş, sinema diline yeniden bakma fırsatı bulmuştum. Bu yüzden o proje için İlker’in uygun olabileceğini düşündüm. Daha sonra o senaryo rafa kalktı. Bunun üzerine İlker’le yeniden iletişime geçildi. O da işlerini kaybeden iki insanın, işsizlikle ve ilişkilerindeki gerilimle baş etmeye çalıştığı bir hikaye önerdi. “Sarı Zarflar” bu fikir etrafında şekillendi.

Bu hikaye, son yıllarda giderek ağırlaşan atmosferle birlikte derinleşti. Senaryo üzerinde çalıştıkça bir karar verdik.Bu dönemin adını doğrudan koymamak. Hikayeyi belirli bir zamana sabitlemek yerine daha açık bir zaman duygusu kurmak istedik. 

Sarı Zarflar Berlinale Altın Ayı Ödülü

Filmde baskı açık bir şiddetten çok tebligatlar, kayıtlar ve gündelik yasaklar üzerinden ilerliyor. Sizi bu daha sessiz ama yayılmacı baskı biçimine çeken neydi?
Senaryonun ilk aşamalarında daha sert bir yere gidip karakterlerden birinin tutuklandığı bir yapı da düşündük. Ama böyle bir noktaya gittiğinizde anlatım alanınız daralabiliyor. Biz daha çok gündelik ve yayılmacı bir baskı biçiminin peşindeydik. Tebligatlar, kayıtlar, küçük müdahaleler… Daha sessiz ama etkisi uzun süren bir baskı. Bu tercih, filmin tonunu da daha açık tuttu.

Bu hikayeyi yazarken odağınız daha çok politik durumun kendisi miydi, yoksa onun insanlar arasındaki ilişkileri dönüştürme biçimi mi?
İkisi birden. Ama bizim için asıl mesele, bu politik çerçevenin insanlar arasındaki ilişkilere nasıl yansıdığıydı. İlker ve Ayda’nın da bir çift olması, bu hikayeyi kurarken önemli ve etkili oldu, kendi deneyimlerinden de beslenerek bu ilişkiyi daha derinlikli ele aldılar. Siyasi arka planın hissedilmesi bizim için önemliydi ama bunu doğrudan tarihsel referanslarla kurmak istemedik. Daha çok iki karakterin bu baskı ortamını nasıl deneyimlediğine odaklandık. Filmin yapısı da bunu destekliyor aslında. İlk bölümde daha çok iş, ev ve kayıp meselesi öne çıkarken, İstanbul’daki bölümde hikaye içeriye, ilişkiye doğru çekiliyor. Orada karakterlerin kendi içlerinden çıkma, baş etme biçimlerini daha yakından görüyoruz.

Filmde dışarıdaki baskı zamanla evin içine taşınıyor. Sizce bugün politik olanı anlamanın en güçlü yollarından biri, onun özel hayatı nasıl etkilediğine bakmak mı?
Film aslında bilinçli bir tercih yapıyor. Biz Aziz’in arkadaşlarının hikayesini ya da kolektif bir direnişi anlatmıyoruz. Bunun yerine karakterlerin iç dünyalarına ve yaptıkları bireysel tercihlere odaklanıyoruz. Elbette kolektif mücadeleyi anlatmak da başka bir yol olurdu. Ama bizi daha çok ilgilendiren, bu politik atmosferin insanların hayatlarında nasıl karşılık bulduğu. Yani değerlerle gerçekler arasındaki gerilimdi. Bugün de hâlâ geçerli olan bir soru bu: İnsan, inandığı şeyler ile yaşamak zorunda kaldığı hayat arasında nasıl bir seçim yapıyor ya da denge kuruyor? Film biraz bunun etrafında dolaşıyor.

Karakterleri net kahramanlar ya da net suçlular olarak kurmamışsınız. Bu gri alan izleyicide nasıl bir karşılık buluyor sizce?
Bence en önemli karşılığı şu: İzleyici film boyunca farklı karakterlerle özdeşleşebiliyor. Bir noktada biriyle, başka bir anda diğeriyle yakınlık kurabiliyor. Bu gri alan empatiyi açık tutuyor ama izleyiciyi tek bir yere sabitlemiyor. Karakterleri net biçimde konumlandırmamak, onların çelişkileriyle birlikte var olmasına izin veriyor. Bu da filmi daha zengin bir yere taşıyor.

Filmde sadece meslekler değil, insanların kendilerine dair algıları da çözülüyor. Bu “merkezini kaybetme” hali sizin için hikayenin temel meselesi miydi?

Evet, bu, hikayenin önemli bir meselesiydi. Film başladığında karakterler aslında hayatlarının iyi bir yerinde; Aziz’in akademideki konumu ve oyun yazarlığı, Derya’nın oyunculuk kariyeri… Her şey belli bir dengede ilerliyor. Ama bu denge bozuldukça hem kendilerini hem de birbirlerini sorgulamaya başlıyorlar. Bir yandan da şu farkındalık devreye giriyor: Bu yaşadıkları aslında ilk kez olan bir şey değil. Ülkede baskının yöneldiği kesimler değişiyor ama bu durumun bir sürekliliği var. Karakterlerin de bunu hatırlaması, kendi konumlarını yeniden düşünmelerini sağlıyor.

Aziz ve Derya’nın farklı ailelerden ve kültürel arka planlardan gelmesi, özellikle kriz anlarında aldıkları kararları da belirliyor gibi görünüyor. Bu farkın, hikayenin yönünü ve sonucunu etkilediğini söyleyebilir miyiz?
Evet, kesinlikle etkiliyor. Özellikle Derya’nın ailesi ve abisi hikayede önemli bir yerde duruyor. Aralarındaki ilişki hem bir çatışma hem de bir bağımlılık içeriyor. Kriz anlarında bu farklar daha görünür hale geliyor. Bir yandan Derya o ilişkiye mesafe koymak istiyor, bir yandan da ihtiyaç duyduklarında tekrar o bağın içine çekiliyorlar. Bu da sınıfsal ve kültürel farkların sadece arka plan değil, kararları doğrudan etkileyen bir unsur olduğunu gösteriyor. Aslında orada şu da var: Bu tür bağlar tamamen kopmuyor. Ne zaman devreye gireceği, ne zaman askıya alınacağı sürekli değişiyor. İnsan hem mesafe koymak istiyor hem de bir noktada o ilişkiye mecbur kalabiliyor.

Bu hikayede insanlar neye direndikleri kadar neye uyum sağladıklarıyla da tanımlanıyor. Siz bu gerilimin neresinde duruyorsunuz?
Zor bir soru. Çünkü aslında insan çoğu zaman kabul etmek istemediği şeylerle birlikte yaşamaya devam ediyor. Bir yandan itiraz ediyorsunuz, mücadele ediyorsunuz ama bir yandan da hayat sürüyor. Kendi hayatımızda da bunu görüyoruz. Değer verdiğimiz şeylerin değiştiği, hatta yok olduğu durumlar oluyor. Buna karşı hukuki ya da başka yollarla mücadele ediyorsunuz ama aynı zamanda o yeni duruma da uyum sağlamak zorunda kalıyorsunuz. Bence en zor olan da bu: Kabul edemediğiniz bir şeyle yaşamayı sürdürmek. Film de biraz bu gerilimin içinde duruyor.

Gerçek hayattaki deneyimlerden beslenen bir hikaye kurarken, temsil etme sorumluluğunu nasıl ele aldınız? “Fazla yakın” olduğu için geri çekildiğiniz bir nokta oldu mu, yoksa o duygunun sonuna kadar gitmeyi mi tercih ettiniz?
Aslında baştan beri bunu çok bilinçli ele aldık. Bugün örneğin barış akademisyenleri ya da benzer deneyimler yaşayan insanlar filmde kendilerinden bir şey bulabiliyor. Ama biz bunu doğrudan temsil eden bir hikaye kurmamayı tercih ettik. Çünkü bu tür deneyimler çok heterojen; hem sınıfsal hem politik olarak farklılıklar içeriyor. Böyle bir şeyi tek bir hikayeyle temsil etmek mümkün değil. Bir yandan da böyle bir temsil iddiasının bir beklenti yaratmasını istemedik. O yüzden daha çok ilham aldığımız ama kendi koşulları içinde var olan bir hikaye kurduk. Filmi bire bir gerçekliğin ölçüsüyle değerlendirmek yerine kendi dünyası içinde düşünmek gerektiğine inanıyoruz. Sonuçta bu bir kurmaca. Karakterlerin ve hikayenin biraz da o hayal alanı içinde var olabilmesi bizim için önemliydi.

Türkiye’de geçen ama Almanya’da çekilen bir film yapmak size nasıl bir bakış açısı kazandırdı? Bu mesafe hikayeyi kurarken sizi nasıl etkiledi?
Aslında bu başlı başına bir riskti. Daha önce denediğimiz bir şey değildi; işleyecek mi, yadırganacak mı bilmiyorduk. İlker ve Alman yapımcı da bu riski birlikte aldı. Ama filmi izlediğimde beni hiç yabancılaştırmadığını fark ettim. Seyirciye bir teklif sunuyor film ve çoğu seyirci bu teklifi kabul ediyor. Türkiye’de geçen bir hikayenin Berlin ve Hamburg’da kurulması yadırganmıyor aksine zengin anlam katmanları, çağırışmlar oluşuyor.Yapım tasarımı ve kurulan dünya bu anlamda çok iyi çalışıyor. Bence bu mesafe filme de iyi geldi. Hikaye daha geniş bir yere açıldı ve farklı ülkelerde benzer deneyimler yaşayan insanlar daha kolay bağ kurabildi.

Altın Ayı aldıktan sonra filmle kurulan ilişki değişti mi sizce? İzleyici ya da sektör tarafında farklı okumalar ortaya çıktı mı?
Zaten ana yarışmada yer aldığınızda film daha sert eleştirilere açık hale geliyor. Daha fazla konuşuluyor, daha fazla yazılıyor. Altın Ayı geldikten sonra ise beklenti bir kat daha artıyor. Filmi henüz izlememiş olanlar için bile “Bu filmde ne var, gerçekten hak etti mi?” sorusu oluşuyor. Bu da bir yandan ilgiyi artırıyor ama bir yandan da filmi daha keskin ve zaman zaman daha acımasız bir bakışa açık hale getiriyor.

Filmin izleyicide daha çok o anda hissedilen bir etki mi, yoksa zamanla yer eden bir iz mi bırakmasını istediniz?
Açıkçası bunu ne kadar planlayabilirsiniz, emin değilim. Ama gelen yorumlara baktığımızda filmin izleyicide uzun süre kaldığını, üzerine düşündüren bir etkisi olduğunu görüyoruz. Hatta filmi birden fazla kez izleyenler, ilk seferde fark etmedikleri şeyleri sonradan fark ettiklerini söylüyor. Bu aslında herkesin arzu ettiği bir şey. Sanırım bu da filmin kesin yargılardan uzak durmasıyla, karakterlerin çelişkileriyle birlikte var olabilmesiyle ilgili. Her izleyişte başka bir katmanı görünür olan bir film oldu.

Bugünlerde sizi en çok ne besliyor, neyi merak ediyorsunuz? Bu merak daha çok yaşadıklarınızdan ve ilişkilerden mi besleniyor, yoksa daha içsel bir yerden mi geliyor? Şu an zihninizi meşgul eden şeyler sizi nereye doğru götürüyor?
Şu an en çok Nisan’da bir yaşına basan oğlum Fikret Yaz besliyor beni. Bir insanın büyümesinin ne kadar yavaş ve adım adım gerçekleştiğini görmek… Hep “hayat kısa” denir ya, aslında o kadar da kısa değilmiş gibi geliyor. Büyümek uzun bir süreç. İlk gülüşü, ilk korkuları, ağlaması… Hepsi çok basit gibi ama bir yandan da çok etkileyici. Bir insanın hayata bu kadar bağımlı başlayıp zamanla kendi başına var olması bana hâlâ şaşırtıcı geliyor.  Şu an en çok bunu izlemek, bunu düşünmek besliyor beni.

 *Çekimi ve röportajı gerçekleştirmemize destek olan “Postane” ye ve ekibine teşekkür ederiz.


*Bu içerik ELLE Türkiye Mayıs 2026 sayısından alınmıştır.

SON HABERLER