Fotoğraf: Begüm Koçum, Albüm Kapak Tasarımı: Selin Yılan
Alev Apartmanı’nı dinlerken Brek’in eski şarkılarına dönüp durdum, istemeden de olsa şarkılar arasındaki bağı bulmaya çalıştım. Rüyalar, ay, deniz, uzaklık, kaybolmak, gitmek ya da gidememek… Yıllardır şarkılarında güçlü bir yere sahip olan bu imgeler, yeni albümünde de karşımıza çıkıyor ama bu sefer anlatmak istedikleri, bize hayal ettirmek istedikleri daha farklı şeyler var. Bunun sebebini Brek’in şarkı yazarken yaptığı şeyi anlatırken kurduğu şu cümlede bulabiliriz belki de: “İçi dolu çekmeceleri birbirine karıştırmayı seviyorum.”
Şarkıları hangi duyguya odaklanarak yazdığını merak ediyordum ve tek bir duygudan yola çıkarak yazmadığını ifade ediyor. Şarkılarını yazarken ayrılık ve flört kadar özlem, nostalji, çocuklukla ve bugünüyle kucaklaşma gibi durumlardan beslendiğini ve bunların birbirini beslemesine izin verdiğini söylüyor. Yıllardır tuttuğu defterlere bir sohbetten, bir filmden, sahnede yaşadığı bir olaydan notlar aldığını ve farklı zamanlarda aldığı bu notların tek bir şarkıda buluşabildiğinden bahsediyor. Zamanını bekleyen sözleri olduğu kadar, “Hani Kaptan” ve “Kibrit Çaktım” gibi bazı şarkılarının da neredeyse olduğu gibi tek seferde kaleminden aktığını belirtiyor. Sahip olduğu çekmeceleri açma özgürlüğü biraz da albüm yapmış olmasında saklı.
Albümleri, single’a göre daha özgürleştirici buluyor, oyun alanının büyüdüğünden bahsediyor. Bu sayede de özellikle söz yazımında daha içsel, daha yoğun noktalara gidebildiğini anlatıyor. Yaratım sürecinde daha içsel bir yerden kendisiyle yüzleşmekten kaçmadan ilerlemek istemiş ve anlattığı hikâyeleri başka birinin anlayıp anlamayacağına göre makaslamaya çalışmamış. Herkes tarafından anlaşılmak değil artık amacı; kendi alanında kalmayı kabul etmiş ve daha huzurlu, daha bağımsız ve özgür hisseden bir kişiye dönüşmüş. Alev Apartmanı böylece geçmişten pek çok şeyi yanında getirirken onları bugünkü Brek’in daha rahat hareket edebildiği geniş bir alana bırakmış.
Brek, Fotoğraf: Deniz Gaflen
Aynı Kuyudan
Eski şarkılarında da karşımıza çıkan rüya, deniz, uzaklık gibi imgeler bu albümde de kendine yer bulmuş. Eski şarkılarındaki bazı olayları sanki daha yeni yaşamışsın gibi hissettiğim anlar oldu. Şarkılarının geçmişiyle bugünü arasında sen nasıl bağlantılar kuruyorsun? İnsan yıllar önce yazdığı bir şarkının içine yıllar sonra gerçekten düşebilir mi?
“Bütün şarkılar ne kadar değişirse değişsin, bir ağacın dalları gibi birbirine bağlı. Farklı ışıklarda farklı yerleri parlıyor. Ben nihayetinde tek bir beden, tek bir hayattan ibaretim. Tabii ki geçmişte yazdığım şeyler başka bir perspektifle bana kendini gösteriyor. Görünmez olmuyorlar; farklı mevsimlerde, farklı hislerde, farklı görüntülere dönüşebiliyorlar. O kuyudan su çekiyorum, yeni hâlimle.”
Albümün başında Brek, “Düşlerim başka, gerçeğim başka” diyor. Hemen ardından ise başka bir soru geliyor: “Hangisiydim ben?” Eski şarkılarıyla bugünü arasındaki mesafeden konuşurken bu kez aynı soruyu ben ona soruyorum:
Bugün “Hangisiydim ben? sorusunun cevabını biliyor musun?
“Kesinlikle bilmiyorum. Hatta Rimbaud’nun ‘Ben bir başkasıdır’ sözüne çok takığım. Onu yazan bendim, okuyan ben; bu sohbette bile bir sürü ben var. Hiçbir şey hakkındaki görüşüm kati olamaz aslında ve bu fikirle de barışmaya çalışıyorum.”
Olmayanın Yokluğu, Çocukluğun Kuyusu
“Olmayan”ı dinlerken bir cümleye takılıyorum: “Olmayan bir duygunun yokluğuyla savaşırken.” Bir şeyin hiç var olmamış hâlinin bile hayatımızda nasıl bu kadar yer kaplayabildiğini merak ediyorum.
İnsan hiç sahip olmadığı bir şeyi gerçekten kaybedebilir mi?
“Sahip olmadığın bir şeyi kaybedemezsin bence ama yokluğunu çekebilirsin tabii ki. Bu bir bardak da olabilir, duygu da. Varlığını ve başka insanlardaki çıktılarını gözlemleyerek kendinde bunun eksiğini hissedebilirsin.”
“Olmayan”daki duyguyu bazen hayat boyunca hiç tanımadığımız, bazen de orada olduğunu bildiğimiz hâlde ihtiyaç duyduğumuz anda bulamadığımız bir şey olarak düşünüyor. Bunu anlatırken şehvetten örnek veriyor:
“Bir zamanlar çok istediğimiz bir insan hâlâ hayatımızda olabilir, o yakınlık da kurulabilir ama artık o duygu ve şehvet bittiyse bitmiştir. Bundan sonra ne olacak? Olmayan o duygunun, şehvetin yokluğuyla savaşacağız.”
Albümde geçmişe açılan yolların birçoğu çocukluğa çıkıyor. “Mührü Söktüm Dudaklarımdan”daki “Ellerim küçükken çizmiştim o resmi” dizesi de bunlardan biri. O resmin izini sürünce konuşma da çocukluğa uzanıyor.
Çocukluğa döndüğünde orada ne arıyordun? “Mührü sökmek” bana çok fiziksel bir şey çağrıştırıyor; uzun süre içeride tutulmuş bir şeyin sonunda dışarı çıkması gibi. Şarkı yazmak senin için yaşadığın şeyi anlamanın mı, yoksa ondan kurtulmanın mı bir yolu?
“Her ikisi de. Ondan kurtulmak için onu anlamak, kucaklamak gerekiyor. Mührü sökmek: çocuklukla yüzleşmek, onu özlemek ya da onu bir rehber gibi kabul etmek olabilir. Bazen bunlar aynı anda gerçekleşebilecek şeyler.”
Brek’in çocukluğa dönüşünde yalnızca geçmişi anlamaya çalışan bir taraf yok; orada ilk merakın, ilk tutkunun izini de arıyor. “Aldığımız zevki, tatmini, tutkuyu; ilk ateşin yandığı anı hatırlamak çok gerekli ve ferahlatıcı. Çünkü yolda kayboluyor insan ve soruyu unutabiliyor.” Küçük ellerle çizilen resim, henüz onu gerçekleştirecek güce sahip değilken kurulan hayali hatırlatıyor. “O ateş, o tutku, o soru sana yaşamayı o anda anlamlı bulabilecek bir şey veriyor.”
Ama çocukluğa doğru ilerledikçe yalnızca o ilk ateşle karşılaşmıyor; yaralar da aynı yerde duruyor. O ilk hâle geri dönmeyi “tohuma” ve “magmaya” doğru ilerlemek gibi tarif ediyor; hem kendisini anlamak hem de yeniden su çekebileceği bir kaynak bulmak için. Bu karşılaşmanın kolay olduğunu da söylemiyor: “Hem çok coşkulu hem çok ağır, çok yaralayıcı. Ama çok iyileştirici.”
Yerde Kalabilmek
“Hani Kaptan”la birlikte albümde bir şey değişiyor. Öncesindeki kaçışların, düşlerin ve insanın kendine anlattığı hikâyelerin ardından daha doğrudan bir karşılaşma başlıyor.
Senin için de albümün kırılma noktalarından biri mi “Hani Kaptan”? İnsan olduğunu sandığı kişiyle değil de gerçekten olduğu kişiyle karşılaşınca ne yapıyor?
“Kötü bir anında olduğun yere bakıp biraz daha karanlık bir yerden ele aldığım bir şarkı oldu. Albümün en yerdeki şarkılarından biri bence; en yere yatan şarkılarından biri. Ama albümün geri kalanında yerden kalkacağımı bilme özgürlüğüyle yazabildiğim bir şarkı oldu. Tek başına olsaydı cesaret edemezdim. Albüm yapmanın faydası bu. Yerde kalabiliyoruz, kabullenebiliyoruz, hayıflanabiliyoruz.”
“Hani Kaptan” için anlattığı şey yüzleşmekten çok, düşebilecek kadar güvende olmak. Bunun kişisel bir karşılığı da var. Yedi yaşına kadar Cunda’da, balıkçı bir dedenin torunu olarak büyümüş; tekneler, dalgalar ve yelkencilik çocukluğunun parçası. “Denizden korkmam,” diyor. “İçten içe ne kadar kaybolsam da hayatta kalacağımı biliyordum. O özgüvenle de bu şarkıda yere düşebildim.”
Bu hikâyeden sonra albümde geri dönen deniz, yalnızca kaybolmanın değil, kaybolmaya izin verecek kadar güvende olmanın da imgesine dönüşüyor. Brek’in şarkılarında ay, deniz, karanlık ve mehtap yeni değil; ama her dönüşlerinde başka bir anlam taşıyorlar.
Bazı imgeler şarkılarında yıllar içinde yeniden karşımıza çıkıyor ama her seferinde başka bir anlam taşıyor. Bugün o imgelere baktığında, yıllar önce şarkı yazan Brek’le aynı şeyi mi görüyorsun?
“Bence semboller birikerek ilerliyor. Yıllar önce baktığım ayın üstüne yepyeni katmanlar, anlar, şekiller eklenerek yeni bir anda var oluyor. Bir ressam bir rengi hep kullanabilir, bir paleti olabilir ama tablonun içinde ne şekilde kullandığına göre o rengin hissi hep değişebilir. Ay, deniz, tekne, karanlık, mehtap… Aynı renk paletiyle on yedi kere çizersin. On yedisi de aynı olsa bile hissi farklıdır. Elin, zihnin, anın büyüsüyle alakalı bir şey bu. Her sözcük her zaman aynı anlama gelmez. Biz de her an aynı anlamı taşımıyoruz.”
Ben de şarkıları dinlerken imgelerle kendi hafızam arasında bağlar kuruyorum. Onun denizi benim denizimle eşleşiyor; bir kelimesi, onun hiç düşünmediği bir anıyı bende harekete geçirebiliyor.
Bir dinleyicinin şarkına senin hiç düşünmediğin bir anlam vermesi hoşuna gidiyor mu? Şarkı yayımlandıktan sonra hâlâ senin mi?
“Satır aralarının başkaları tarafından doldurulmasına bayılıyorum. Çünkü şarkının yazıldığı anla bugün arasında fark var; hem ben değişiyorum hem de şarkı. Bir kez dinleyiciye ulaştığında ise o şarkı artık yalnızca bana ait değil; başka hayatlarla buluşuyor, yeni anlamlar kazanıyor. Bir bağlamın, hissin içinde evrilerek bütünün parçası oluyor. Söylediğim cümleler hepimize ait oluyor. O noktadan sonra da bir mülkiyetten söz edemiyorum. Bence bu çok büyüleyici ve keyifli.”
Belki benim de şarkılarda yıllar içinde başka şeyler duymaya başlamamın nedeni bu. Aynı imgeler onun şarkılarında yeniden belirirken benim hafızamda da başka yerlere bağlanıyor. Alev Apartmanı’nda geçmişten tanıdığım bir şeyle karşılaşıyorum ama ne o imgeler yalnızca Brek’in bıraktığı yerde duruyor ne de ben onları ilk duyduğum yerdeyim.
Başka Eller, Başka Bir Ses
Albümü dinlerken beni heyecanlandıran şeylerden biri ise şarkıların içinde başka müzisyenlerin izlerine rastlayabilmek oldu. Brek de Yağız Nevzat İpek, Eyüp Yavuz Mercan ve Bora Yavrucuk’tan söz ederken onlara ne kadar değer verdiğini anlatıyor.
“Gerçek enstrümanların, gerçekten çalınmış seslerin olduğu bir albüm yapmak istedim. Çünkü bu şekilde yalnızca enstrümanın sesini değil, o kişinin tavrını ve yorumunu da duyuyorsun. Birlikte çalıştığım müzisyenlere çok değer veriyorum ve yetenekli özel eller olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden onların yeteneklerini benim çizdiğim sınırların içinde tutmak istemedim. Her birinin şarkıya kendinden bir şey katmasıyla beraber, birbirine benzeyen steril seslerden uzakta, kendine özgü bir sound ortaya çıktı.”
Müziğin bana çoğu zaman kendi dünyasını en çok şarkılarında görünür kılan birinin müziği gibi geliyor. Bu kadar içeriden gelen şarkıların başka müzisyenlerin ellerinden geçmesi onları senden uzaklaştırdı mı, yoksa senin göremediğin taraflarını mı ortaya çıkardı?
“Benden uzaklaştırmadı, aksine beni oldukça şaşırttı. Çünkü etrafımda çok kıymetli müzisyenler var; bu şarkıları gerçekten hisseden, onlarla bağ kuran insanlar bunlar. Onların ellerini bu hikâyeye dâhil etmek, benim için albümün barışma ve kucaklama hâlinin de bir parçası oldu. Zaten bu kadar değerli müzisyenlerle çalışırken yalnızca benim izimin kalmasını, onların katkısının sınırlanmasını da istemedim. Bu onlara karşı yapılan büyük bir haksızlık olurdu.”
“Beni Uyut”ta Dilan Balkay’ın sesini duyduğumuzda sanki ilk kez binada gerçekten başka birinin var olduğuna şahit oluyoruz. Bunca hesaplaşmanın, çocukluğa dönüşün, yangının ve fırtınanın ardından bir başkasıyla tanışıyoruz.
Albümün sonunda neden başka bir sese ihtiyaç duydun, neden Dilan? Bir de neden “Beni Uyut”? Bunca şey yaşandıktan sonra gelen bu uyku bir kaçış mı, dinlenme mi, yoksa yeni bir hikâyeye geçmeden önce verilen bir ara mı? Uyandığımızda başka bir yere mi gideceğiz, yoksa aynı döngü yeniden mi başlayacak?
“Neden hepsi bir arada olmasın?” diyerek tüm ihtimalleri kucakladığı bir cevap veriyor.
“Beni Uyut”u yaptığı anda albümün son şarkısı olacağını bildiğini söylüyor. Bu albümü yaşanan bir güne benzetiyor; günün sonunda dinleyenleri ve kendisini bir ninniyle uyutma fikri hoşuna gitmiş. Şarkıyı Dilan’a da bir gece, Alev Apartmanı’nda kurduğu dünyayla bağ kurabileceğini düşünerek göndermiş. Albüm boyunca duyduğumuz tek sesin en sonunda başka birinin sesiyle karışması da hoşuma gidiyor. Sanki o noktadan sonra yavaş yavaş gündelik hayata dönüyoruz.
Aslında Brek için bu uyku hikâyenin bittiği yer değil. Aynı şeylerin bir döngüye aitmiş gibi yeniden karşımıza çıkabileceğini kabul ediyor ama bu döngüyü bir çember gibi de tarif etmiyor: “Bu döngüler hep var ama bir çember gibi düşünmemeliyiz. Daha çok spiral gibi geliyor bana; dönüyorsun, yine benzer bir noktada buluyorsun kendini fakat bu nokta olarak aynı nokta değil. Bir öncekinin yanına kıvrılıp devam ediyorsun.”
Yangından Sonra
Üç yıl önce çıkan 1990’ın “Kapanış”ında birkaç kez çakmak sesi duyuyoruz, ardından “Hoşça kalın” diyorsun. Şimdi Alev Apartmanı’nda karşımıza “Kibrit Çaktım” çıkıyor. O çakmakla bu kibrit arasında nasıl bir bağlantı var?
“1990’daki çakmak ve sigara, o dönem kendimde gördüğüm daha hoyrat, daha şehirli tarafla barışmamın bir parçasıydı. Biraz karikatür, biraz da mizah vardı işin içinde. Şimdiyse elimizde kibrit var. Gerçek yangın bence kibritle başlar, çakmakla değil. Büyük bir ateş yanacaksa kibritle yansın. Kibritte daha çok temas var. Daha ilkel, daha temel, daha dramatik.”
Bir şeyin bittiğini ne zaman anlıyoruz, ne zaman gerçekten kabul ediyoruz?
“Yangın söndükten sonra, somut düşünürsek, külleri kalır; dokusu, hasarı kalır. Ona baktıkça, kokusunu aldıkça hâlâ üzerine düşünürsün. Eğer sana ait bir yangınsa, onunla her karşılaşman hem biraz tanıdık hem de biraz yenidir.”
Bir şeyin bitmiş olması, izlerinin de hemen kaybolacağı anlamına gelmiyor. Brek’in anlattığı kabullenme hâlinde de o yanmış oda hâlâ olduğu yerde; sadece insan artık geriye dönüp ne hâlde olduğuna bakmıyor. “Belki artık o yanmış odaya uğramıyorsundur. Temizlemişsindir ya da evi satmış, başka bir yere taşınmışsındır. O anlar artık ilk zamanlardaki kadar sarsıcı gelmez sana. Nostaljisi kalır seninle. Bunu kucakladığında ise geriye ne bir ‘keşke’ ne de bir pişmanlık kalır.”
Konuşmanın sonunda hazırladığım son soruyu soruyorum.
Alev Apartmanı’ndan şimdi çıkacak olsan, yanında ne götürürdün; içeride ne bırakırdın?
“Bunu cevaplamak için henüz doğru zamanda olduğumu düşünmüyorum,” diyor. “Alev Apartmanı’ndan çıkmış değilim daha.”
Kendisini henüz bu hikâyenin dışında görmediği için neyi yanında götürüp neyi geride bırakacağını söylemek de ona erken geliyor. Bunun üzerine soruyu biraz değiştiriyorum:
Apartmandan çıkabilecek olsan, kendinden geriye ne bırakmak isterdin?
“Korkularımı bırakmak isterdim. Korkuları olan biriyim ve çoğunun aslında gerçek bir sebebe dayanmadığını da biliyorum. Ama bunu bilmek, onlardan kurtulmaya yetmiyor. Bazı korkular insanı korur, hatta bazen işe yarar; benim bahsettiğim korkular öyle değil. Beni zedeleyen, yersiz olduğunu bildiğim hâlde tekrar tekrar karşıma çıkan korkular. Artık onları geride bırakmak istiyorum.”
Peki bu korkular tekrar karşına çıktığında ne yapıyorsun? Kendini nasıl koruyorsun?
“Korunmaya çalışıyorum. Kendimi dünyadan tamamen soyutlamak ya da korkularımdan bütünüyle kurtulmak gibi bir yolum yok; zaten her şeyi kontrol etmek de mümkün değil. O yüzden elimden geldiğince olmayana değil, olana bakıyorum. Elimde ne varsa, hâlâ neye tutunabiliyorsam ona odaklanıyorum.”
Alev Apartmanı’ndan çıkarken geride ne kaldığını sormuştum; Brek ise henüz çıkmadığını söyledi. Belki de konuşmanın sonunda almam gereken cevap buydu. Çünkü burada geçmiş, geride bırakılacak bir yer gibi durmuyor. Eski benler, çocukluk, ay, deniz, karanlık, yangın… Hepsi geri geliyor ama hiçbiri bıraktığımız yerde değil. Biz de değiliz.
Belki bu yüzden Alev Apartmanı bana bir vedadan çok, geçmişin bugünün içinde yeniden şekillendiği uzun bir geceyi düşündürüyor. Bazı odaları hatırlıyoruz, bazılarını başka türlü görüyoruz. Yangın sönüyor; kokusu, izi, bazen de nostaljisi kalıyor. Döngüler devam ediyor ama bizi başladığımız yere geri götürmüyor. Brek’in dediği gibi: çember değil, spiral. Aynı noktaya dönmüyoruz; biraz yanına kıvrılıyoruz.
Brek, Alev Apartmanı lansman konseriyle 1 Ekim saat 21.30’da Fiba Salon İKSV’de.