Yazı: Claudia Sáiz
Fotoğraflar: Nicolas Valois
Prodüksiyon: Bárbara Garralda
İspanyolcadan Çeviren: Selen Çalışır
Onunla ilk kez Madrid’de tanışmıştık. Çok kısa süreli olsa da sizde iz bırakan türden karşılaşmalar olur hani, bu da onlardan biriydi. 1986 yılında Monaco’da doğan Charlotte Casiraghi, o sırada Fransız nörolog ve psikiyatrist Boris Cyrulnik’in genç yaşta alınan yaraların görünmez izleri üzerine yazdığı “Libros del Zorzal” (Çocukluk ve Şiddet) makalesini sunmak için orada bulunuyordu. Kendisi de bu kitabın önsözünü yazarak makaleye ayrı bir ritim kazandırmıştı. Kitabın tanıtımında bilinçli bir şekilde çok yavaş ve sakin bir tonla konuşuyor, her kelimeyi özenle seçiyor ve cümlelerinin ağırlığını ölçüyordu. Haftalar sonra şans veya edebiyat (ki bazen ikisi de aynı yere çıkıyor) bizi Paris’te yeniden karşı karşıya getirdi. Yüzünde aynı odaklanmış ifade vardı. Yıpranmış, yaşanmışlığı hissettiren ve sanki bir an bile gözünü kırpamadan yazılmış gibi görünen notlarla dolu o defter her zamanki gibi yanındaydı. Varlığı kendini dayatmaya veya dünyanın gürültüsüyle rekabet etmeye çalışmıyor; bir parantez açmayı ve düşünmenin, okumanın ve dinlemenin hâlâ mümkün olduğu bir alan yaratmayı tercih ediyor. Hız ile derinlik kavramlarının karıştırıldığı bir çağda bu pürdikkat sükuneti adeta bir direniş hareketi olarak algılayabiliriz. Sesi ikna etmekten ziyade sizi dinlemeye davet ediyor. Karşısındakini fikirlerinizi gözden geçirtecek türden bir dikkatle dinliyor ve verdiği yanıtlar, sloganlardan ve karakterden bağımsız bir yerden geliyor. Onun için kelimeler cümleleri bezeyen süslerden ziyade dünyayı kucaklamanızı sağlayan bir araç ve bir sığınak. Colette ve Simone de Beauvoir’ın rehberliğinde okumayı benimsemiş birinin doğal edasıyla kitaplar arasında dolaşıyor. Aslında dil ve konuşmayla olan bu ilişkisi, Chanel’in “Les Rendez-vous littéraires rue Cambon” (Cambon Sokağı’nda Edebi Buluşmalar) programında yaptığı moderatörlük günlerine kadar uzanıyor. Bu buluşmalarda abartılı iddialar veya gösteriş değil, diyaloglar ön plandaydı. Leïla Slimani, Rachel Cusk ve Jeanette Winterson gibi yazarlar bu programda yer alan konuklar arasındaydı. Charlotte Casiraghi’ye göre felsefe, soyut bir düşünme egzersizi değil. Felsefe gerçekleri sorgulamamızı ve bizi inciten, rahatsız eden ve kontrolü kaybetmemize neden olan şeylerle doğrudan yüzleşmemizi sağlayan bir mekanizma ve canlı bir tutku. Bu dürtüsü sayesinde 10 yıl önce Monaco Felsefe Buluşmaları ortaya çıktı. Bu, düşünceyi akademik marjlardan uzaklaştırıp günlük sohbetlere ve günümüze geri döndürmeyi teşvik eden ve bu amaç doğrultusunda yürütülen bir forum. Bu forumda filozoflar, yazarlar, bilim insanları ve sanatçılar gibi entelektüeller bir araya getirilerek ekoloji, eğitim ve gerçeklik gibi herkesi ilgilendiren konular, paylaşılanların gerektirdiği ciddiyet ve yaşamın beraberinde getirdiği merak duygusuyla tartışılıyor. Tutarlı bir şekilde ilerleyen bu samimi yolculuk, yazarlığını üstlendiği “La Fêlure” (Julliard) adlı ilk kitabında şekilleniyor. Bu eser, bizi kıran, aynı zamanda çelişkili bir şekilde tanımlayan ve ayakta tutan çatlaklardan ve kırılmalardan bahsediyor. Yazarların, şairlerin ve maceraperestlerin metinlerinden ve kaderlerinden beslenen bu kitap, özgünlükten uzak bir ilk eser ya da stil denemesi değil. Duyarlı ve entelektüel bir yolculuğun doğal gelişen bir uzantısı. Charlotte, tıpkı fikirlerle olan ilişkisi gibi, bilinçli ve kasıtlı bir yazı tarzına sahip. Asıl cazibesi de burada yatıyor.
Felsefenin bir merak konusu olmaktan çıkıp hayatınızın bir parçası haline geldiği “anı” hatırlıyor musunuz?
Bunu belirleyen net bir “an” yoktu. Bence felsefeyle ilk buluşmamız, oldukça erken bir dönemde, yaşamda, her taşın yerine oturmadığını fark edip kendimize sorular sormaya başladığımız, çocukluk zamanlarında gerçekleşiyor. Benim durumumda bunun bir tutkuya dönüşmesi lisenin son yılına tekabül ediyor. Felsefenin günlük yaşamımın bir parçası haline gelmesine yardımcı olan bir öğretmenim sayesinde bunun aslında soyut bir kavram olmadığını, aksine aşk, zaman, ölüm, adalet, iş ve ilişkiler gibi hepimizin deneyimlediği kavramlarla bağlantılı olduğunu görmüş oldum. Felsefi sorgular, biz farkında olmadan içimizi kemiren bu sorulardan doğar.
“BANA KALIRSA başkalarının SİZE YANSITTIKLARINI TAMAMEN kontrol etmek MÜMKÜN DEĞİL, ÖZELLİKLE DE GÖZ ÖNÜNDE OLDUĞUNUZDA. BU YÜZDEN mahremiyeti korumak ÇOK ÖNEMLİ.”
Bu düşünce tarzlarını okuduğumuz kitaplar aracılığıyla da edinmek mümkün. Peki sizin dünyaya bakış açınızı şekillendiren kitaplar nelerdi?
Baudelaire’in “Kötülük Çiçekleri” adlı eseri ergenlik dönemimden beri bana eşlik eden bir kitap. Hâlâ notlarla dolu bir kopyası duruyor. Kırıkların gerçeklere ve güzelliğe açılan bir kapı olabileceğini bu eserle öğrendim. Rilke’nin “Genç Bir Şaire Mektuplar” kitabı da beni şekillendiren bir eserdi. Kitaptaki samimiyet, ilgili ve cömert birinin doğrudan bana hitap ettiğini, bana güven verdiğini ve bir şeyleri sorgulamayı öğrettiğini hissettim. Robert Graves’in “Her Şeye Elveda”sını ise 15 yaşındayken okumuştum ve savaşa dair algımı tamamen değiştirmişi. Savaşı bir insanın inandığı her şeyi yerle bir eden türden absürd, aşağılık ve yıkıcı bir makine olarak tasvir ederek beni kahramanlıkla bağdaştırdığım tüm fikirlerden uzaklaştırdı. Bu eseri o kadar genç bir yaşta okumak etrafımda olup bitenlere yönelik algımı ve bakış açımı değiştirdi.
O kadar genç bir yaşta edindiğiniz bu yaklaşımı göz önünde bulundurduğunuzda bugün içinde yaşadığımız toplum hakkında sizi en çok neler endişelendiriyor?
Endişelenmemizi gerektiren çok fazla neden var: iklim krizi, silahlı çatışmalar... Oldukça endişeliyim, özellikle empati kurmanın giderek zorlaştığını ve gelecek nesilleri düşündükçe her şey beni endişelendiriyor. Zihnimizde inanılmaz bir hızda akan bir film şeridine maruz kalıyoruz. Bu, önünü alamayacağımız bir çığ gibi büyüyor ve gerçeklik algımızı dönüştürerek çekilen acılara ve gerçekleşen ölümlere bir nevi yabancılaştığımız bir noktaya sürüklüyor bizi. Yerle bir olan şehirler, felaketler, her şeyini kaybeden insanlar görüyoruz ama her zaman bunun tam olarak ne anlama geldiğini anlayamayabiliyoruz. Sanki içimizde bir şeyler uyuşmuş gibi. O kadar bunalmış durumdayız ki gerçeklik tutarlılığını yitiriyor ve kelimeler ağırlığını kaybediyor. Karşımızdaki kişiye “Nasılsın?” diye sormak gibi basit bir şey bile anlamsız geliyor. Bu bağlamda sanat, özellikle de edebiyat, kalbi eğitip duyarlılığı artırabilir.
“DİLİMİZE sahip çıkmak VE ONU NASIL KULLANDIĞIMIZA ÖZEN GÖSTERMEK, şiddetle sonuçlanabilecek TEHLİKELİ FİKİRLERLE savaşmak için BÜYÜK ÖNEM TAŞIR.”
Bu bunalmışlığa ve tekdüzeliğe nasıl karşı koyabiliriz?
Yapay zeka ve algoritmaların da desteğiyle teknolojik gücün muazzam bir boyuta ulaştığı bir dönemde yaşıyoruz ve bu güç nispeten çok az sayıda kişinin elinde. Bu durum bizi, zaten inandığımız şeyleri tekrar tekrar doğrulayan bir balonun içinde hapsediyor. Farkında olmadan algımız şekilleniyor ve dünyamız daralıyor: Bizi rahatsız eden veya bizimle çelişen fikirler bulmak giderek zorlaşıyor. Nasıl karşı koyacağımızı bilmiyorum ama temelde çok hassas bir değişimin yaşandığını hissediyorum: İnsanlar arasındaki fiziksel buluşmalar yeniden değer kazanıyor. Teknolojinin insan ilişkilerinin yerine geçtiği fikrini kabullenmeyin. Unutmayın ki her şeyi bir ekranın karşısında gerçekleştiremeyiz.
“La Fêlure” kitabınızda insan zayıflığını farklı açılardan inceliyorsunuz. Bu eşiği aşmanızı sağlayan neydi?
Her şey Scott Fitzgerald’ın 1936 tarihli otobiyografik eseri “Çatlak”ı okumamla başladı. Bu eserde yazar depresyonu, alkolizmi ve kişisel iflasını açıkça anlatıyor. Kendi çöküşünü düşünürken bunun yaşanan bir olay değil, hayatı boyunca aldığı yaraların birikiminin ve bir tür kırılganlığın zaman içinde elindeki kaynakları tükettiği bir durum olduğunu anlıyor. Bu bende, içimizdeki çatlağı (la fêlure) hem derinlerde gizli hem de ortada olan bir şey, yeni bir kimliğin inşa edilmeye başlanabileceği bir yer olarak düşünme arzusunu uyandırdı. Hayatımızda bizi yıkan ve aynı zamanda yaratıcılığın başlangıç noktası haline gelen şeylerin arasındaki gerilimi keşfetmek istedim. Hepimizde çatlaklar, kırılmalar vardır ve bunlar olmadan hikaye olmaz. Burada mesele acıyı yüceltmek değil, bazen yaraların hayatımızda bizi dönüştüren yeni fırsat kapılarını aralayabileceği gerçeğini kabul etmek.
Bu çatlağı nasıl kapatabiliriz?
Bu kitap dayanıklılık kazanmak veya çatlağı onarmakla ilgili değil. Daha çok stratejileri ve takmamız gereken maskeleri ele alıyor. Öncelikle neyin acı verdiğini fark etmeli ve buna neden belirli bir şekilde tepki verdiğimizi anlamalıyız ancak o zaman değişim süreci başlayabilir. Kırılganlık her insanda farklıdır, kişinin geçmişine, psikolojik yapısına ve çevresine bağlıdır. Bu yüzden, bizi koruyacak savunma mekanizmaları olduğunu ve her şeyin çözülemeyeceğini kabul ederek kırılganlıkla yaşamanın farklı yollarını ve yöntemlerini göstermek istedim.
Önsözde mahremiyet ve göz önünde olma kavramlarından bahsediyorsunuz. İkisi arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Bana kalırsa başkalarının size yansıttıklarını tamamen kontrol etmek mümkün değil, özellikle de göz önünde olduğunuzda. Bu yüzden mahremiyeti korumak çok önemli. Dış dünyaya kısa anlar sunabilirsiniz ama her şeyi paylaşmamalısınız. Kitapta kurmaca kısımlar da, değiştirilen öğeler de var. Bu da bir nevi edebiyat oyunu diyebiliriz.
Colette ve onun makyajı bir koruma aracı olarak kullanması beni çok etkiledi. Bu davranışı ne açıdan ilginizi çekti?
Onun için makyaj kamuflaj, zırh, hatta bir silah görevi görüyordu. İçten içe kırılgan hissettiğinde ona güç veriyordu. Uzun zaman boyunca birçok kadın acıyı gizlemeyi, soğukkanlılığını korumayı ve hislerini fazla dışavurmamayı öğrendi çünkü gösterdikleri en ufak bir zayıflık onların aleyhine kullanılabilirdi. Burada önemli olan bunları gizlemek veya açıkça göstermek değil, ne zaman ve nasıl yapacağını bilmek. Çoğu zaman gölgelerimiz, güçlü yanlarımız hakkında daha fazla fikir verir.
Kitap aynı zamanda ideal olmaktan uzak, gerçek anneliği de ele alıyor. Ahlaki olgulardan biraz olsun sıyrılmış ve daha şefkatli bir bakış açısına hazır mıyız?
Bugün iyi bir anne olmanın ne anlama geldiğine dair birçok tarif var ancak gerçek her zaman daha karmaşık ve her kadının kendi geçmişine bağlıdır. Annelik radikal bir değişimi temsil eder ve bu, günümüzde bile hâlâ kadınları apayrı boyutta etkileyen bir değişimdir. Çocuk sahibi olmak muazzam bir duygusal ve fiziksel yükü beraberinde getirir ve birçok kadın, bu süreçte çok çalışırsa veya kendi alanını talep ederse arada kalmış, gözetleniyormuş ve hatta suçlu gibi hissediyor.
Günümüzde kadınlara özgü kültürel mirasa baktığımızda, bu mirasın hangi açıdan korunmasının daha büyük aciliyet taşıdığını düşünüyorsunuz?
Yatak odasında, mutfakta, oturma odasında veya bir klinikte yaşanan her şeyin sadece özel değil, aynı zamanda politik olduğu fikri. Bu, Virginia Woolf’un zamanında çok net bir kararlılıkla ifade ettiği bir konudur ve ondan sonra birçok cesur kadın mahremiyeti politik bir mesele haline getirdi. Bu miras toplumumuzu değiştirdi ve bunu unutmamalıyız, aksine her şeyi sorgulamaya devam etmeliyiz.
Kadınların seslerini duyurmak neden bu kadar önem taşıyor?
Çünkü kadınlar hâlâ birçok yönden baskı altında. Birçok ülkede durum neredeyse hiç değişmedi, kadınlar hâlâ şiddetle karşı karşıya kalıyor ve neler yaşadıklarını ifade edebilecekleri güvenli alanlara ihtiyaçları var. Ama günümüzde bu konuşmalara erkekleri dahil etmek ve onları da dinlemek acil bir ihtiyaç diyebiliriz. Ancak bu şekilde gerçek bir dönüşüm gerçekleşebilir. Cinsiyet sorunları sadece kadınları etkilemiyor, aynı zamanda erkekleri de sınırlıyor ve birlikte sorgulanması gereken normlara hapsediyor. Mesele karşı karşıya gelmek değil, birlikte ilerlemek.
Yıllar boyunca size ilham veren kadınlar kimlerdi?
Çok fazla var... Örneğin Simone de Beauvoir’ın bendeki yeri çok ayrı. Özellikle de “Genç Bir Kızın Anıları”nı okuduğum dönem beni çok etkiledi. Entelektüel bir kadın olmaya karar vermesi, ailesinin onun için belirlediği kadere karşı çıkması ve kendi hikayesini yazma konusundaki o kararlı iradesi... Bunlar her zaman zihnimin bir köşesinde benimle.
“İNSANLARIN bir senaryoyu VE ONUN TAM TERSİNİ DÜŞÜNEBİLME YETENEĞİ BANA umut veriyor. UMUTSUZLUĞA KAPILMAK VE YİNE DE BİR UMUT beklemeye devam ETMEK.”
“Ce qui est vrai” bölümünün ana temalarından biri, görünürde iz bırakmayan şiddet. Sizi göze çarpmayan yaralara ışık tutmaya iten neydi?
Günümüzde, psikolojik şiddetin ve görünür iz bırakmayan istismarların üzerimizdeki etkilerinin daha fazla farkına varmaya başladık. Dil bir silah haline gelebilir ve bazen sizi incitmek için örtülü ve sapkın bir şekilde kullanılır. Bir kişiyi basitleştiren, karmaşıklığını ve geçmişini inkar eden tüm bu terimler insanları karikatürize eder ve onları insani özelliklerden ayırma sürecinin başlangıcı olabilir. Şiddet kınansa veya bizzat tecrübe edilmiş olsa bile kelimeleri kullanma şeklimize gerçekten dikkat etmezsek bu yolda yönümüzü kaybetmek çok kolaydır.
Siz kullandığınız kelimelere özen gösterir misiniz?
Bizi biz yapan dildir. Diller sayesinde medeniyet inşa ettik ve insanlarla bu şekilde ilişkiler kuruyoruz. Ancak kelimeler ölüm getiren araçlara da dönüşebiliyor. Savaşlar ve soykırımlar her zaman, hayal dünyasının yavaş yavaş zihni ele geçirmesiyle ağızdan çıkan birkaç sözcükle başlıyor. Tam da bu nedenle dilimize sahip çıkmak ve onu nasıl kullandığımıza özen göstermek, şiddetle sonuçlanabilecek tehlikeli fikirlerle savaşmak için büyük önem taşır.
Mükemmelliği ve gösterişi ödüllendiren bir dünyada, sadeliği, alçakgönüllülüğü, hatta kusurlu olmayı savunuyorsunuz. Buna devrimci bir eylem diyebilir miyiz?
Değerin performans, hız, kişisel markalaşma ve görünür başarı gibi kriterlerle ölçüldüğü bir kültürde yaşıyoruz. Bu atalet karşısında, bunu bir gösteri haline getirmeden şeffaflığı, yavaş tempoyu veya savunmasız olmayı tercih etmek çok da destansı bir isyan sayılmaz. Daha gözlerden uzak, belki de tam bu nedenle daha elzem bir çaba. Bunu dayatmalara karşı direnme, yaratıcılığın nefes alabileceği ve aceleye gelmeden gerçekleşebileceği samimi bir alan korumaya çalışma çabası olarak da tanımlayabiliriz.
Size umut veren şey nedir?
İnsanların bir senaryoyu ve onun tam tersini düşünebilme yeteneği. Umutsuzluğa kapılmak ve yine de bir umut beklemeye devam etmek.
Bu yazı ELLE Türkiye Şubat sayısından alınmıştır.