Savunmasızlığın Estetiği Kadrajın Ötesindeki Yakınlık “UNGUARDED”

New York merkezli görsel sanatçı
Asya Çetin fotoğraf, yönetmenlik
ve görsel hikaye anlatıcılığı
arasında kurduğu güçlü bağ ile
dikkat çekiyor. Moda dünyasının
önde gelen uluslararası
markalarıyla çalışan sanatçı, Bella
Hadid başta olmak üzere birçok
isimle gerçekleştirdiği çekimlerle
de tanınıyor. İstanbul, New York
ve Paris arasında şekillenen üretim
pratiği moda, sanat ve duygusal
hafıza arasında kurduğu sinematik
ilişkiyle öne çıkıyor.
ELLE TÜRKİYE 26 Temmuz 2026

Röportaj: Fulya Bozkurt
Portre Fotoğraflar: Maria Gawryluk
Eser Ve Galeri Fotoğrafları: Jack De Marzo


İzmir doğumlu. Son 12 yıldır çalışmalarını ağırlıkltin fotoğraf, yönetmenlik ve görsel hikaye anlatıcılığı alanlarında üretim yapıyor. Uzun yıllar moda dünyasının içinde yer alan Çetin, Gucci Beauty, Coach, Oscar de la Renta, Ralph Lauren, Hugo Boss ve YSL Beauty gibi uluslararası markalarla çalışan bir sanatçı. Moda, sanat ve görsel kültür arasında kurduğu güçlü bağ hem editoryal hem de sanatsal üretimlerinin temelini oluşturuyor. Zeynep Arolat tarafından kurulan Zarolat ise, mimarlık, sanat, tasarım ve zanaat disiplinlerini bir araya getiren çok katmanlı bir koleksiyon galerisi olarak öne çıkıyor. Brooklyn’in yaratıcı atmosferiyle öne çıkan Dumbo bölgesindeki tarihi bir yapıda konumlanan ve uluslararası bir mimar, tasarımcı, sanatçı ve üretici topluluğunu temsil eden Zarolat farklı yaratıcı disiplinler arasında güçlü bir diyalog kurmayı amaçlıyor. Zarolat Gallery’de gerçekleşen “Unguarded” sergisinde Asya Çetin izleyiciyi görüntülerin arasında kalan sessizliklere, kırılgan geçiş anlarına ve görünmeyen duygusal katmanlara davet ediyor. Sanatçıyla savunmasızlık hissi, şehirlerin görsel hafızası, analog üretimin duygusal tarafı ve fotoğraflarındaki güçlü yakınlık hissi üzerine konuştuk. 

“Unguarded” ismi ilk ortaya çıktığında senin için nasıl bir duyguyu temsil ediyordu?
Serginin merkezindeki “savunmasızlık” hissini nasıl tanımlıyorsun? “Unguarded”, yıllardır dokümante ettiğim portre odaklı işlerimi bir araya getiren seri. Yıllar içinde birlikte çalıştığım “tema”, yani modellerle ve yakın çevremle kurduğum samimi diyaloğu yansıtıyor aslında. Sergide, 12 yıl önce çektiğim bir portreden geçtiğimiz aralık ayında ürettiğim bir seriye kadar farklı dönemlerden işler yer alıyor. Tamamen benimle “tema” arasında geçen zamandan, oluşan güven ilişkisinden ve yakınlıktan beslenen kareler bunlar. Daha “sensual” bir dili var; Fotoğrafçıyla “tema” arasındaki kırılgan ve yakın bağı görünür kılıyor. 

Brooklyn Dumbo bölgesi, özellikle son yıllarda sanat, moda, teknoloji ve tasarım dünyasının önemli buluşma noktalarından biri haline geldi. Zarolat Gallery ile yolunuz nasıl kesişti?
Zeynep, New York’ta galerisini açtığında beni sergilerine davet etmişti. Kendisi mimar, galerici ve aynı zamanda sanat pratiği olan biri olduğu için doğal şekilde yakınlaştık ve zamanla bir arkadaşlığımız oluştu. Uzun süredir resim, mobilya ve heykel sergilerine evsahipliği yapıyordu. Sonrasında galerinin ilk fotoğraf sergisini birlikte yapma fikri ortaya çıktı. Her şey oldukça organik gelişti. 

Sergide yer alan fotoğraflar İstanbul, New York ve Paris arasında şekilleniyor. Sence şehirler insanların duygusal hafızasını değiştiriyor mu? Bu üç şehir senin görsel dilini nasıl etkiledi? 
Uzun zamandır New York ve Paris arasında çalışıyorum; İstanbul ise her zaman evim olarak kaldı. Bu şehirler arasında büyük paralellikler olduğu kadar çok farklı ritimler de var. Her birinin kendine ait bir dokusu, ışığı ve enerjisi bulunuyor. Sanırım o şehirlerin hissi benim üretimlerimin ritmine de yansıyor. New York’un “grunge” tarafı, üretim hızı ve dinamizmi beni çok motive ediyor. Paris’te ise daha sakin, stüdyo odaklı bir üretim sürecine giriyorum; o tarafı beni dinlendiriyor. İstanbul’un ise renklerini ve dokularını işlerimde çok net hissedebiliyorum. Özellikle ten tonlarında, ışık kullanımında ve “texture” seçimlerimde İstanbul’un etkisi büyük. 

New York gibi çok hızlı bir şehirde yaşarken kendi iç sesini ve görsel ritmini korumayı nasıl başarıyorsun? 
New York’ta uzun süre yaşayınca şehrin dışarıdan göründüğü kadar hızlı olmadığını fark ediyorsunuz. Turist olarak deneyimlenen New York ile burada kurulan günlük hayat arasında büyük bir fark var. Ben uzun yıllardır Brooklyn’de daha sakin ve rutinleri olan bir yaşam kurdum. Hatta İstanbul’u New York’tan çok daha kaotik yaşadığımı söyleyebilirim. Bence şehirlerle kurulan ilişki tamamen kişinin hayat tarzıyla ve kendini nasıl konumlandırdığıyla ilgili. Ben burada daha çok stüdyoda vakit geçiren, spor yapan, parka giden, sörf yapan ve Manhattan’daki turistik kaostan uzak, lokal bir hayat yaşıyorum. 

Fotoğraflarında çok güçlü bir “yakınlık” hissi var. Bir insanın gerçekten “guarded” olmayan anına ulaşabilmek için nasıl bir bağ kuruyorsun?
Fotoğraflarımdaki yakınlık hissi, yıllar içinde “tema”larımla kurduğum güven ilişkilerinden geliyor. Birlikte geçirilen zaman, yapılan sohbetler ve insanların benim yanımda rahat hissetmesi çok önemli. Akdeniz kültürüyle büyümüş biri olarak insanlara sıcak ve güvenli bir alan hissettirdiğim çok söylenir. Benim için bir moda çekiminin yalnızca bir prodüksiyon günü gibi değil; birlikte gerçekten iyi vakit geçirilen bir deneyim gibi hissettirmesi önemli.

İşlerinde renkler ve dokular neredeyse görünür bir element gibi hissediliyor. Senin için bu elementler ne ifade ediyor?
Türkiye’de büyümenin verdiği renk ve doku hafızasıyla çok güçlü bir ilişkim var. Sanırım moda fotoğrafçılığında beni ilk etkileyen şey de kıyafetin kendisinden çok, renklerin ve dokuların yarattığı his oldu. Yakın plan portreler, magenta tonları, cilt “texture”ları ve ışığın ten üzerindeki etkisi okul yıllarımdan beri ilgimi çekiyordu. Şimdi kampanya ve sergi işlerime baktığımda da istemsiz şekilde o hislere geri döndüğümü görüyorum.

Sergi yalnızca bir fotoğraf seçkisi sunmuyor. İnsanlar, mekanlar ve anlar arasında kurulan görünmez bağlar serginin ritmini belirleyen en önemli unsur haline geliyor.

Moda fotoğrafçılığı, sanat pratiği ve yönetmenlik arasında nasıl bir denge kuruyorsun? Bu disiplinler birbirini nasıl besliyor?
Ben kendimi temelde bir görsel sanatçı olarak görüyorum ve fotoğraf, film, moda ve hikaye anlatıcılığı benim için birbirinden çok ayrışan alanlar değil. Hepsi birbirini besleyen disiplinler. Birinde öğrendiğim bir şeyi diğerine taşıyorum. O yüzden kendi pratiğim içinde keskin ayrımlar yapmıyorum; hepsine aynı anda çalışıyor ve araştırıyorum.

Analog ve dijital teknikleri birlikte kullanıyorsun. Sence analog üretimin duygusal tarafı bugün hâlâ neden bu kadar güçlü?
Fotoğrafçılığa analog kamerayla ve medium format kameralarla başladım. Analogun hissini ve fiziksel dokusunu hâlâ çok seviyorum. Dijitalle yoğun çalışıyor olsam da ikisinden de eşit şekilde keyif alıyorum. Özellikle karanlık odada renk basımı yapmak hâlâ en sevdiğim süreçlerden biri.

Objektifin arkasında olmayı mı yoksa yönetmenlik tarafını mı kendine daha yakın hissediyorsun?


İkisini de birbirinden ayırmıyorum. Bence hepsi aynı pratiğin farklı uzantıları. Sonuçları bazen değişse de benim üretimlerimdeki his ortak kalıyor. Fotoğraflarımda da çoğu zaman bir film karesinden alınmış hissi yaratmaya çalışıyorum. 

SAMİMİYET
“Unguarded”, her karenin sanatçı ile özne arasında gelişen güven, kırılganlık ve samimiyet duygusunun bir yansıması olarak öne çıkıyor. Çetin’in fotoğraflarındaki güçlü atmosfer çoğu zaman “anı yakalamaktan” çok, aynı anda aynı duygunun içinde bulunabilme halinden besleniyor.

Fotoğrafların çoğu zaman bir hikayenin tam ortasında çekilmiş gibi hissettiriyor. İzleyicinin “eksik parçayı tamamlaması” senin için önemli mi? 
Çoğu karemi bir film sahnesi gibi planlıyorum ya da o hissin peşinden gidiyorum. Bir filmi izlerken sahnenin tam ortasında “pause” edilmiş bir an hissi var ya, işlerimde en çok aradığım duygu o sanırım. İzleyicinin hikayeyi kendi içinde tamamlaması benim için önemli.

Bu sergide izleyicinin galeriden çıkarken yanında taşımasını istediğin duygu ne olurdu?
Birçok ziyaretçi serginin kürasyonundan ve işlerin yerleştirilme biçiminden çok etkilendiğini söyledi. İnsanların farklı baskı teknikleriyle ilişki kurması ve işleri fiziksel olarak deneyimlemesi beni çok mutlu etti.

Önümüzdeki dönemde seni heyecanlandıran yeni projeler var mı?
Önümüzdeki yıl İstanbul’da çok sevdiğim bir galeride solo sergimi açacağım. Uzun zamandır onun üzerinde çalışıyorum. Kendi evimde, İstanbul’da solo bir sergi açacak olmak benim için çok heyecan verici.


*Bu içerik ELLE Türkiye Haziran sayısından alınmıştır.




SON HABERLER