Yer İle Bir Olmanın İzinde Emine Boyner İle 20 Dakika

Otacı, sanatçı ve zanaatkar Emine Boyner, yeni kitabı “Yer ile Bir Otacının El Kitabı”nda insanın yeryüzüyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye davet ediyor. Boyner ile hatırlamak, aidiyet ve yer ile kurduğumuz bağ üzerine konuştuk.
ELLE TÜRKİYE 20 Eylül 2026

Röportaj: Ünal Baş


Bazı kitaplar bilgi aktarır, bazılarıysa bir hissi hatırlatır. Emine Boyner’in “Yer ile Bir Otacının El Kitabı” da okuru böyle bir yere çağırıyor. Bitkilerle, yaşadığımız coğrafyayla ve birbirimizle kurduğumuz ilişkinin izini süren Boyner, otacılığı yalnızca bir şifa pratiği değil, bir yaşam üslubu olarak ele alıyor. Kendisiyle yer ile bir olmayı, zeytin ağaçlarının hafızasını ve hatırlamanın imkanlarını konuştuk.

 

Kitabınızın adı “Yer ile Bir Otacının El Kitabı”. Kitabı okurken “yer ile bir olmak”ı bir yaşam pratiği olarak düşündüm. Bugün sizin için bu ifade ne anlama geliyor?
Aslında bu bir hatırlayış alıştırması. Yaşadığımız yer her neresiyse o, canlı, hisli bir varlık ve bizler de onunla iç içe örülü canlılarız. “Yer ile bir olmak”, bunun farkındalığıyla yaşama pratiği; çok olağan ama unutulmaya yüz tutmuş bir yaşam üslubunu hatırlatıyor. Bulunduğumuz coğrafyanın havasını, suyunu, bitkilerini ve kuşlarını birer akraba gibi gören, yeri bedenimizin bir uzantısı, bedenimizi de yerin bir parçası olarak kabul eden bir yaşam zanaatı bu. Otacılığı da böyle uyguladığımızda yalnızca bitkilerin şifasından faydalanmıyor, onların varoluş biçimlerinden öğreniyoruz. Bu da bedenimizi ve ruhumuzu daha köklenmiş hissettiriyor, yaşamın tüm canlı ağını yanı başımızda duyumsamamıza ve yalnız olmadığımızı hatırlamamıza vesile oluyor.

Kitabı okurken doğadan çok bir “hatırlama” çağrısı hissettim. Aynı zamanda insanın yaşadığı yerle ve çevresindeki canlılarla kurduğu ilişki üzerine düşündüm. Sizce bugün yeniden ilişki kurmaya ve hatırlamaya en çok ihtiyaç duyduğumuz şey nedir?
En çok hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuz şey insanın yeryüzünün birbirinden güzel ifadelerinden biri oldu��u. Doğadan ayrı olduğumuz sanrısının bizlerde yarattığı yaraları sarmaya, bu yaralı halin yeryüzünde açtığı yaraları da yerin bilgeliğinden öğrenerek iyileştirmeye ihtiyacımız var. Mütemadiyen insanı insana “zararlı” gibi anlatan bir iletişim ağının içerisindeyiz. Oysa insan dediğimiz varlık, şahit olduğumuz zorbalık ve zalimlikle sınırlı değil. Geçmişte de bugün de yaşadığı yeri bedeninin ve ruhunun ayrılmaz bir parçası gören, onu koruyan insanlar var. Biz insan olmakla ilgili inandığımız hikayeleri dönüştürmeliyiz. Sistemlerin bize inandırdığından çok daha güzel ve istediğinde yeryüzüyle ahenk içinde evrilmeyi bilen canlılarız. 

Bilgiye erişimin hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir çağda yaşıyoruz. Buna rağmen bedenimizden, mevsimlerden ve yaşadığımız yerden uzak hissedebiliyoruz. Sizce bilmek ile gerçekten anlamak arasındaki fark nerede başlıyor?
Bilgi çok kıymetli elbette ancak zihinde kaldığında bedenlenemiyor, köklenemiyor. Bilgiyi çok hızlı ediniyoruz ama onun sindirilmesine ve içimizde demlenmesine çoğu zaman müsaade etmiyoruz. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunun muhakemesi de kendimizle ilişkimiz ve gürültüsüz bir iç ses geliştirmemizle mümkün. Yeryüzündeki canlılarla ilişki kurarak öğrenmek yerine çoğu zaman yapay mecralardan bilginin peşine düşüyoruz. Oysa ilişki kurulmadan elde edilen bilgi en nihayetinde yüzeyde kalıyor. Bence zanaat bunun en güzel örneklerinden biri. Saatlerce videolar izleyebilir ya da yazılar okuyabilirsiniz ancak elinize malzemeyi almadan, onunla ilişki kurmadan zanaatı öğrenemez, ustalaşamazsınız. Tıpkı zanaatta olduğu gibi, her bilginin bizde yerleşebilmesi için gündelik yaşamın içinde kendisine yer verilmesi gerekir.

Sizi yalnızca bir otacı olarak değil, aynı zamanda sanatçı ve zanaatkar olarak da görüyoruz. Bir resim yapmakla bir bitki harmanı hazırlamak arasında nasıl bir ortaklık var?
Ben çocukluğumdan beri yazdım, çizdim, resim yaptım, ağaçlarla oturdum, böceklerle konuştum, suyu izledim. Hayatımda en çok şükrettiğim şeylerden biri, çocuklukla özdeşleştirebileceğimiz bu halleri bugün de sürdürüyor olmam. Sanat dediğimiz şey bence bir ifade biçimi. Ben kendimi zaman zaman bitkilerle harmanlar hazırlayarak, zaman zamansa resimler ve çömlekler yaparak ifade ediyorum. Aslında yapmaktan çok, her ne isem onun elimde kendiliğinden oluvermesine şahitlik ediyorum. Sanat ve zanaat hep ayrı görülür. Oysa kalbimizi içine katıp elimizde her ne oluyorsa, o sanat oluveriyor belki de. İlişki kurarak ve özenle ortaya çıkardığımız bir bitki harmanı da el emeği bir kıyafet, çömlek ya da resim de benzer şekilde insanın bedenine ve ruhuna dokunabiliyor. Benim elimden çıkan her şeyi yeryüzü hem malzemesiyle hem ilmiyle destekliyor. 

Kitapta beni en çok etkileyen bölümlerden biri zeytin ağacının hafızasına dair olanlardı. Ayvalık’ta zeytin ağaçlarıyla yaşamak size zaman, aidiyet ve bu coğrafyanın hikayesi hakkında ne öğretti?
Zeytin ağacı hürmet edilmesi ve derin bir minnetle anılması gerektiğini düşündüğüm bir canlı; bir ebeveyn, bir büyüğümüz… Bu anlamda bizler de bizden çok önce yeryüzünde olan canlıların bir devamı, torunları gibiyiz. Zeytin ağacı, yaşadığı coğrafyadaki çocuklarını sarıp sarmalayan, besleyen ve büyüten yanıyla bana büyük ninelerimizi, dedelerimizi hatırlatıyor. Esaslı ebeveynlik nedir, bunu her gün usul usul gösteriyor. Türkiye’deki kadim zeytin ağaçları yalnızca ürün veren ağaçlar değil, pek çok canlıya yuva olan yaşam alanları. Düşününce kim bilir kimler geldi geçti, hangi imparatorluklar kuruldu ve çöktü onların şahitliğinde… Buna rağmen yaşamı desteklemeyi sürdürdüler. Zeytin ağacı ve coğrafyaya ebeveynlik eden tüm canlılar bizleri yerli yerinde kılan varlıklar. Onlarla ilişki içinde olmak, bence gerçekten insan olmak nedir, bunu hatırlatıyor.

Kitabın sonunda insanın içinden dışarıya doğru genişleyen bir bakış hissi kalıyor. Okurların bu kitaptan yanlarına alıp gündelik hayatlarına taşımasını umduğunuz şey nedir?
Bu kitapla niyetim aslında bir varoluş üslubunu hatırlatmak ve birlikte nice hatırlamalara vesile olmak. Yaşadığımız yerin ve tüm canlılarının birer kimse olduğunu anladığımızda onlarla daha derin muhabbetler kuruyor ve yer ile daha ahenk içinde yaşamaya başlıyoruz. Kendi sesimizi kısan, “zararlı” ya da “suçlu” olduğumuz hissinden sıyrılıp yeryüzünün birbirinden güzel ifadelerinden biri olduğumuzu yeniden hatırlatmak niyetim. Ve bunu yaparken yanı başımızda ustalarımızın olduğunu da hatırlatmak… Kentte de yaşasak, su, karahindibalar, sinirliotlar ve dev çınarlar yanı başımızda. Her nerede olursak olalım, bulunduğumuz yerin canlı ağı bizi desteklemeye hazır. Bu kitabın da o hatırlama yolculuğunda iyi bir yol arkadaşı olmasını diliyorum.


*Bu içerik ELLE Türkiye Temmuz- Ağustos sayısından alınmıştır.

SON HABERLER