Kapak ve Giriş Fotoğrafı
Art Direction : Öykü Baştaş
Fotoğraf: Furkan Temir
Styling: Masha Amir
New York’ta yaşayan mimar ve tasarımcı Ceren Arslan, mimarlığı yalnızca kalıcı yapılar üzerinden değil, sahne tasarımı, deneyim ve hikaye anlatımı üzerinden yeniden düşünen isimlerden biri. Mimarlık pratiğini moda dünyasıyla buluşturan Arslan, bugün Bureau Betak’tan kendi projesi Exit’e uzanan üretimlerinde mimarlığı bir anlatı aracına dönüştürüyor. New York’ta şekillenen yaratım sürecini, sahne tasarımından mobilyaya uzanan çok katmanlı yaklaşımını ve dijital çağda fiziksel deneyimin neden yeniden değer kazandığını konuştuk. Soho’da bir cumartesi sabahı başlayan sohbetimiz, mimarlığın ölçekten bağımsız, yaşayan bir düşünce biçimi olduğunu yeniden hatırlattı.
Mimarlık eğitiminiz ve farklı stüdyolarda edindiğiniz deneyimlerden sonra moda sahnesi ve defile mekanı tasarımına geçiş sizin için nasıl bir dönüşüm oldu? Bu süreç bilinçli bir yön değişikliği mi, yoksa beklenmedik bir alan keşfi miydi?
Pratt Institute’da mimarlık okurken SHoP Architects’te staj yaptım, ardından KPF’te çalışmaya başladım. O dönem aynı zamanda Exit’i üretmeye başlamıştım. Gündüz mimarlık pratiğinin içindeydim, akşam eve dönüp kendi fikirlerimi deniyordum. Aklıma bir fikir geliyor, onu hemen üç boyutlu olarak kuruyordum. Exit tam olarak benim oyun alanım oldu. O süreçte şunu fark ettim: Mimarlığı daha çok konsept ve hikaye üzerinden düşünmeyi seviyorum. “Bu alanı kim kullanır, burada nasıl bir deneyim yaşanır?” gibi sorular ilgimi çekmeye başladı. Sonra Kelly Wearstler'la çalışmak için Los Angeles'a taşındım. Orada daha çok iç mekan ve konsept tasarımı üzerine çalıştım; renk, doku, hikaye ve atmosfer üzerinden ilerleyen işlerdi. Daha sonra mimarlık ve hikayenin bir araya geldiği bir çalışma alanı ararken, Bureau Betak'la çalışmaya başladım ve New York'a geri döndüm. Başta sergi tasarımlarıyla başladım. Sonra yavaş yavaş moda haftalarının dünyasına girdim ve şu an daha çok şovlar ve onların etrafındaki deneyim alanları üzerine çalışıyorum.
Modaevleriyle ya da markalarla çalışırken, bir koleksiyonun kimliği sahne tasarımı sürecine nasıl yön veriyor?
Aslında beni cezbeden şey doğrudan moda değil, daha çok sahne tasarımının kendisi. Tiyatro, opera, performans sanatları gibi alanlara hep çok ilgi duydum. Moda dünyasında ise mimarlıkla minimalizmin birleştiği, daha rafine ve kontrollü bir sahne dili var. Sanırım beni çeken taraf da buydu. Bir moda markasıyla çalışırken hikaye kurmak daha kolay oluyor çünkü elinizde çok güçlü bir arşiv var. Bir markanın yüz yıllık geçmişine, görsel hafızasına, kodlarına bakabiliyorsunuz. Oradan yeni bir anlatı çıkarmak mümkün oluyor. Aynı şeyi müzisyenlerle çalışırken de hissediyorum. Bir sanatçının müziği, tonu, dinleyici kitlesi ya da şarkı sözleri size malzeme veriyor. Tasarım için besleyici bir alan açıyor. Benim için önemli olan şey, formun ve hikayenin birbirini desteklemesi. Moda bunun için çok güçlü bir alan çünkü koleksiyon zaten kendi anlatısını taşıyor. Siz de mekanı o anlatının parçası haline getiriyorsunuz.
Defile mekanının koleksiyonun önüne geçmemesi gerekir mi? Mekan, koleksiyonun anlatısına güçlü bir destek sunarken aradaki denge nasıl sağlanıyor?
Günün sonunda önemli olan her zaman koleksiyon. Çünkü o şov aslında markanın önümüzdeki altı ayını belirliyor. Mağaza dilinden kampanyaya, editoryal dünyadan satış stratejisine kadar her şeyi etkileyen ilk an o sunum. Sahne tasarımının koleksiyonun mesajından ilham alması gerektiğine inanıyorum. Bazen koleksiyon çok desenli oluyor ve bizim yaptığımız mekan tasarımı o desenleri daha görünür kılmak için sadeleşiyor. Bazen ise tam tersi; hikayeyi büyütmek gerekiyor. Örneğin atletik New York kadınını anlatan bir koleksiyon için havuzlu bir sahne tasarlamıştık. Hız, beden ve şehir hissi aynı mekanda birleşmişti. Böyle anlarda sahne aslında koleksiyonu destekleyerek öne çıkıyor. Ama bu ilişkiyi hiçbir zaman “biri önde, biri arkada” gibi görmüyorum. Daha çok birlikte çalışan iki katman gibi düşünüyorum. Işık, oturma düzeni, modellerin yürüyüş temposu, ilk giriş anı… Bunların hepsi anlatının bir parçası. Ve genelde bütün bu kararlar kreatif direktörle birlikte şekilleniyor.
Moda artık sadece koleksiyonlardan ibaret değil, aynı zamanda kendi dünyasını kuran bir anlatı. Tasarladığınız sahne tasarımları bu dünya için sizce ne ifade ediyor?
Defile aslında bir koleksiyonun dünyaya ilk kez gösterildiği an. Bazı şovlar yıllar sonra bile hafızada kalıyor ve çoğu zaman hatırlanan şey sadece kıyafetler değil, o sunumun yarattığı atmosfer oluyor. O yüzden modaevleri artık yalnızca güzel bir şov değil, daha önce yapılmamış orijinal bir deneyim yaratmaya çalışıyor. Sahne tasarımı da tam burada devreye giriyor çünkü mesele sadece fiziksel bir alan kurmak değil, markanın dünyasını birkaç dakikalığına gerçek bir deneyime dönüştürmek.
Bir defile birkaç dakika sürüyor ama tasarımı aylar alıyor. Bu tansiyon, tasarımı daha radikal yapıyor mu? Geçici bir mekan sizce kalıcılığa sahip olabilir mi?
Bence olabilir. Kalıcılık fiziksel olmak zorunda değil, bazen tamamen hafızayla ilgili. Bir mekanda yarattığınız duygu insanın içinde kalabiliyor. Mimar olarak hep kalıcı olanla geçici olan arasındaki ilişkiyi düşündüm. İkisinin de farklı bir gücü var. Örneğin bir konser ya da bir performans birkaç saat sürüyor ama hissettirdiği şey yıllarca sizinle kalabiliyor. O yüzden geçici mekanların da çok güçlü bir etkisi olduğuna inanıyorum. Mesele yalnızca kalıcılık değil, yarattığınız etkinin gerçekten anlamlı olup olmadığı. İnsan o alandan ne hissederek çıkıyor? Ne öğreniyor? Ne taşıyor? Asıl önemli olan bu.
Hangi tasarımcının, hangi koleksiyon sunumunu siz tasarlamış olmak isterdiniz?
Şu an en çok Alessandro Michele’yle çalışmak isterdim. Çok şiirsel bir tarafı var. Çok yaratıcı düşünüyor ve kendi dünyasını gerçekten çok güçlü kuruyor. Onunla çalışmak çok heyecan verici olurdu.
Exit nasıl doğdu?
Exit, yaklaşık beş yıl önce bir mimari konsept ve araştırma alanı olarak ortaya çıktı.. KPF’te tasarım mimarı olarak çalışıyordum ve tasarımları üç boyutta ve görselleştirmeyle yapıyordum. Teknik taraftan çok görsel düşünmeye yakın olduğumu o dönemde daha net fark ettim. Projeleri atmosferleriyle birlikte hayal etmek hoşuma gidiyordu. World-building dediğimiz dünya kurma düşüncesi hep ilgimi çekmişti. Mimarlıkla birleşince bunu üç boyutlu tasarımda buldum. Çünkü gerçekten bir dünyanın içine giriyor ve onu baştan kuruyorsunuz. Malzemesini seçiyorsunuz, ışığını düşünüyorsunuz, atmosferini oluşturuyorsunuz. Exit de tam olarak bu ihtiyaçtan çıktı. Özellikle pandemi döneminde sürekli konsept üretmeye başlamıştım. Kadife duvarlı bir basketbol sahası, mor bir pinpon odası gibi fikirler… Bir süre sonra bunlar bir koleksiyona dönüştü. İlk yayınlanan iş, ELLE Decor Italia’nın Milan Design Week serisinde kapak olarak yayınlandı. O an benim için çok belirleyiciydi. Çünkü ilk kez mimarlıkla vermek istediğim mesajın anlaşılmaya başladığını düşündüm. Sonrasında Exit büyümeye başladı. Sergiler, işbirlikleri, yeni mekanlar geldi. Ama özünde hâlâ benim düşünce alanım. Her projede tek bir fikir deniyorum. Fazla açıklama yapmadan, güçlü bir atmosfer yaratmaya çalışıyorum. Minimal ama net bir dil kurmak ilgimi çekiyor. Bugün baktığımda kariyerimdeki en önemli kırılmanın Exit olduğunu düşünüyorum. Çalıştığım ofislerden çok kendi oluşturduğum bu dünya beni bugünkü noktaya taşıdı. Çünkü Exit benim için sadece görsel bir proje değil, mimarlık, deneyim ve insan ilişkisi üzerine düşündüğüm bir araştırma alanı. İsmi de oradan geliyor zaten. Bir kaçıştan çok, başka bir dünyanın içine girme hissi.
Exit’in kurduğu sınırsız dünyalar evrenine bir de mobilyalar eklendi. Bu ölçek değişimiyle hikaye nasıl bir yere evriliyor?
New York’ta yaşamak ve üretmek düşünme biçiminizi nasıl etkiliyor? Sizce şehir bugün hâlâ yeni fikirler üretiyor mu, yoksa kendi estetik dilini mi tekrar ediyor?
Kesinlikle üretiyor. New York’un en büyük farkı insanların sürekli “Evet, deneyelim” demesi. Burada insanlar yaratım ve işbirliği üzerinden düşünüyor. Bu da beni çok besliyor çünkü istediğim insanlara ulaşabileceğimi ve yeni şeyler deneyebileceğimi hissediyorum. Bir yandan Türkiye’den geliyor olmak da benim için çok değerli çünkü New York’a başka bir kültür taşıyorum. Türkiye hâlâ kimliğimin çok büyük bir parçası. Sürekli gidip geliyorum, ailemle çalışıyorum. Buradaki bakış açısıyla Türkiye’den getirdiğim duyarlılık birleşince daha özgün bir alan oluşuyor bence.
Mekan tasarımı, sahne tasarımı, mobilya tasarımı derken sırada ne var?
Şu an en çok ilgilendiğim şey deneyim odaklı mimarlık. İnsanların fiziksel deneyimlere yeniden ihtiyaç duyduğu bir döneme giriyoruz bence. Dijital dünyanın içinde ne kadar fazla vakit geçirirsek gerçek mekanlara ve gerçek hislere duyduğumuz ihtiyaç da o kadar büyüyor. Ben de mimarlığı hikaye anlatımıyla birleştiren daha kalıcı alanlar üretmek istiyorum. Exit’i artık daha büyük ölçekte düşünmeye başladım. Kendi stüdyomu büyütmek ve farklı disiplinlerle daha fazla çalışmak istiyorum. Moda hâlâ hayatımda ama müzik, film, retail ve deneyim tasarımı da beni çok heyecanlandırıyor. Özellikle sinema… Bir gün Dune ya da 2001: A Space Odyssey gibi mimari bir filmin creative direction’ını yapmak isterim. Çünkü mimarlığı tek bir disiplin olarak görmüyorum; o benim medium’um ve onu farklı alanlara taşıyabileceğime inanıyorum.