Kapak Görseli: Breakfast at Tiffany's
New York’un bu kadar çok ikonik filme ve diziye evsahipliği yapması hiç şaşırtıcı değil. Şehir, en sıradan anlarında bile sinematografik bir etki yaratmayı başarıyor. Central Park’ta yürürken, yağmurdan kaçmak için bir büfenin saçakları altına sığınırken ya da eski bir kafenin loş ışığında kahvenizi yudumlarken… New York kendini sürekli bir sahne gibi hissettiriyor. Şehrin ritmi detaylarla dolu. İşte tam da bu yüzden, on yıllardır sinemanın ve televizyonun en güçlü karakterlerinden biri olmaya devam ediyor.
Romantik komedilerden suç filmlerine, müzikallerden belgesellere… Türü ne olursa olsun, New York’ta geçen yapımların ortak bir özelliği var: Şehir, her zaman başrollerden biri.
West Side Story (2021)
Steven Spielberg’in yeniden yorumladığı bu klasik, New York’un sosyokültürel ve mekansal ayrımlarını aşk üzerinden anlatıyor. Upper West Side, hikayenin dramatik arka planını oluşturuyor.
Frances Ha (2013)
Noah Baumbach imzalı bu siyah-beyaz film, mezuniyet sonrası hayatta yönünü bulmaya çalışan Frances üzerinden New York’u genç, kırılgan ve son derece gerçek bir yer olarak anlatıyor. Greta Gerwig’in performansı kadar filmin şehirle kurduğu samimi ilişki de hafızada kalıyor.
Sex and the City (2008)
Dizinin ilk sinema uyarlamasında New York adeta beşinci başrol oyuncusu. New York Halk Kütüphanesi’ndeki yarım kalan düğün, Brooklyn Köprüsü’nde yeniden birleşen Miranda ve Steve, Bemelmans Bar’daki buluşmalar… Hepsi şehirle kurulan duygusal bağın birer uzantısı.
The Devil Wears Prada (2006)
Moda, medya ve kariyer hayalleri… Andy Sachs’ın New York’taki dönüşüm hikayesi, şehrin acımasız profesyonel cazibesini romantize eden modern klasiklerden biri.
How to Lose a Guy in 10 Days (2003)
Romantik komedi klişelerini New York medya dünyasıyla birleştiren eğlenceli bir klasik. Şehir, flört karşılıklı oyunlar birbirine karışıyor.
Home Alone 2: Lost in New York (1992)
Kevin McCallister sayesinde Manhattan, çocuk gözünden keşfedilen büyülü bir oyun alanına dönüşüyor. Central Park ve Plaza Hotel artık kolektif hafızanın bir parçası.
Paris Is Burning (1990)
New York’un yeraltı balo kültürüne yakından bakan bu belgesel, ballroom sahnesini, seçilmiş aile kavramını ve kuir tarihini güçlü bir görsel dille aktarıyor. Şehrin görünmeyen ama bu şehri New York yapan bir yüzle karşılaşıyoruz.
When Harry Met Sally (1989)
Sonbahar sahneleriyle New York’un neredeyse şaşırtıcı güzelliğini gözler önüne sererken, Katz’s Delicatessen’i de sinema tarihinin en ikonik duraklarından biri haline getiriyor.
Do the Right Thing (1989)
Spike Lee’nin Bedford-Stuyvesant’ta geçen filmi, New York’un sadece romantik değil, politik ve sert yüzünü de unutmuyor. Irk, adalet ve toplumsal gerilim hâlâ güncelliğini koruyor.
Manhattan (1979)
Woody Allen’ın New York’a en melankolik ve şiirsel bakışlarından biri. Siyah-beyaz çekimler, Gershwin’in "Rhapsody in Blue"su ve yalnız park bankları… Şehrin romantik olduğu kadar karmaşık yüzünü de gösteriyor.
Taxi Driver (1976)
Martin Scorsese’nin New York’u karanlık, rahatsız edici ve gerçek. Travis Bickle’ın geceleri taksiyle dolaştığı sokaklar, şehrin en huzursuz yüzünü temsil ediyor.
Breakfast at Tiffany’s (1961)
Audrey Hepburn’ün Holly Golightly’siyle Fifth Avenue artık sonsuza dek özdeş. New York’un zarif ve hayal kurduran yüzü yansıtılıyor.
New York’ta geçen bu filmler şehri yalnızca bir mekan olarak değil bir ruh, bir tempo ve bir karakter olarak anlatıyor. Valiziniz hazır olmasa bile, bu yapımlar New York iştahınızı fazlasıyla kabartmaya yetiyor.