Benim Ruhum “vintage”... Gerisi laf…

Eski ruhlu olmak. Bir dönemin büyüsüne takılıp kalmak, oradan kendini alamamak.

Bazı kadınlar vardır, onlar sadece istedikleri dönemde yaşarlar. Sanki hala oradadırlar ya da bir zaman makinesinden geçip gelmiş gibidirler. Saçları, makyajları, kılıkları, halleri, tavırları ilk gençlik yıllarından kalmadır sanki. Hangi dönemin genç kızıysalar tam o anda kendilerini dondurmuşlardır. Ben küçükken annemlerin bir Nesrin Abla’sı vardı. Gerçekten ablası değildi kimsenin ama herkesin ablasıydı aslında. Yıl 70’lerin sonu, Nesrin Abla 40’larında. Saçları hep kabarık Belgin Doruk topuzu. Makyajından mavi farı, kalın eye-liner’ı hiç eksik olmazdı. Tırnaklarında açık mat somon tonu ojeler. Annemler maksi etnik elbiseler, bol paça pantolonlarla; Nesrin Abla dizinin üzerinde dar, kayık yaka, arkası minik yırtmaçlı 60’ların pano desenli ipek elbiseleriyle. Yakasında broşu, parmağında iri incili tek bir yüzük, bileğinde mini minnacık, yuvarlak, incecik kayışlı saati. Ayağında küçük iğne topuklu, sivri minik burunlu, sadece arkası açık ayakkabılar. Bir gün bile Nesrin Abla’yı makyajsız ve bu elbiselerden bir benzerini giymemişken görmedim ben. Anneannemle bir sabah erken saatte kahveye de gitsek, akşamüzeri oturmasına da Nesrin Abla hep aynıydı. O hep Belgin Doruk’tu benim için.
Derken 80’lerin ortalarına geldik. Anneannemle pek sıkı fıkı büyüdüğüm için ben Rita Hayworth’la Madonna arasında gidip gelirken, Singin’in the Rain, Casablanca, Breakfast at Tiffany’s, Niagara, West Side Story favori filmlerim olmuş bu arada, haberim yok. Araya “Dokuzbuçuk Hafta” girse de, ben “Bir Daha Çal Sam” diyorum kendi kendime. Annem yüzünden de “Boat on the River” dilimden düşmüyor. Asla “Like a Virgin”i söyleyemiyorum ama “Put the Blame on Mame” beni kendimden geçiriyor. Madonna çığırtkan, ama Rita çok seksi, dişi ve estetikti. Öyle zarifti ki… Ve dans ederken bir o kadar da davetkar; ama asla Madonna gibi edepsiz değildi. Ya “Amado Mio”yu söylerken ki yumuşacık hareketleri, sahnede süzülüşü, seyreden herkesi hipnotize edişi, yumuşak sesiyle büyüleyişi. Sırrı buydu işte; hipnotize ediyordu, Madonna’ysa şok ediyordu. Çok uzun süredir sesiyle şov yapmadan, bağırmadan şarkı söyleyen şarkıcı sayısının artık ne kadar azaldığını düşünüyorum bir yandan ve tüm bu çığırtkanlık neden diye soruyorum.
Derken anlamaya başlıyordum Nesrin Abla’yı. O kendini öyle daha dişi, daha güzel, daha estetik, daha saf hissediyordu. Onlar, o kadınlar yumuşaktılar, dişiydiler, onlar büyülerdi, kendilerini açıkça ortaya koymaz, reglisinden uluorta bahsetmez, sevgilisiyle seks hayatını ayrıntılarıyla anlatmaz, küfür etmez, manikürsüz gezmez, sonuna kadar kadın olmaktan asla vazgeçmezlerdi. Onlar şok ederek pirim yapmaz, bir tek bakışla, bir baş hareketiyle hipnotize ederlerdi. Onlar gerçek kadınlardı. Her ne kadar ardından gelen pek çok star ya da starcık saçını sarıya boyayıp, dudağını muzipçe bükerek Marilyn Monroe olmayı denediyse de kimse onun gibi “I Wanna Be Loved by You” diyemez, sahnede kedi gibi süzülüp her an size sokuluverecekmiş gibi duramazdı, duramadılar da zaten.
Hiç bir vintage elbise, “ edepsiz ” ruhumuzu kapatamıyor maalesef.

Elif Akça