İÇİMİZDEKİ SAFİYELER

Aramızda dolaşan, yanımızdan sessizce geçen ‘normal’ kadınların hikayesini Elif Key yazdı...

Dışardan bakınca hepinize benziyorum. Dikkatinizi çekecek acayip bir özelliğim yok, “normal” biriyim. Bazen görünüp, bazen ortadan kaybolsam da aranızda yaşıyorum, yanınızdan sessizce geçiyorum, sizin beni fark etmemeniz için gayret sarf ediyorum.

Ama bazen fark ediyorsunuz işte. Bir anda görüyorsunuz beni! Bazen bir kitapçıda, bir markette, bir mağazada dolaşırken dikkatinizi çekiyorum. Hatta bazen beni orada çalışanlardan biri sanıp “Pardon, bunun M’si var mı?” diye soruyorsunuz. “Ben burada çalışmıyorum” desem de kendimi durduramayıp “Şuradaydılar” diyorum. Çünkü az evvel orayı ben topladım. Sizin beni mağaza çalışanı sanmanız normal, nihayetinde beni gördüğünüzde ben orada düzensiz bırakılmış kazakları veya tişörtleri katlıyordum değil mi? Neyse ki beş dakika sonra bu mağazayı terk edip, başka dağınıklıklara bakmamaya çalışarak evime döneceğim.

Doktorlar buna bozukluk diyor, astrologlar doğum haritana bakıyor, falcılar “vesveseyi bırakmanız lazım” diyor, arkadaşların endişeleniyor, yakınında yaşayanlar zorlanıyor, çünkü deli desen deli değil! Ama işte her şeyi topluyor, düzenliyor, siliyor, fırçalıyor, sonra bir daha düzenliyor, bir daha topluyor, bu sefer daha iyi topladığını söylüyor, bir sonraki sefer daha iyi fırçaladığını anlatıyor, “Baksana, pırıl pırıl oldu!” diyor. Bu konuda yalnız değilim. Milyonlarca böyle yaşayan insandan biriyim. Ve siz bize kitapçılarda, başka bir kitabın üstüne bırakılmış kitabı gidip yerine geri koyarken, markette konserve reyonunu düzeltirken, pazarda yere düşen limonları, patatesleri alıp “Bu yere düştü” derken görüyorsunuz. Halbuki bir yanımız bazılarınıza ne kadar özeniyor bilemezsiniz, hani bazen askılara çarpa çarpa yürüyüp, etekleri, pantolonları düşürüyorsunuz ve hatta arkanıza bile bakmadan devam ediyorsunuz ya işte biz sizin arkanızdan gidip onu alıp yerine asanlarız. Başka türlüsü mümkün değil!

Sokakta kendimizi zor zapt etsek de, evin içinde hayat kapılara, kapı kollarına, ışık düğmelerine, dolap kapaklarına bile zor. Defalarca kontrol edilen kapı kilitleri, “Bunlar da iyice pislendi sanki?” diye bakılan aynalar, gün içinde yansa da yanmasa da sık sık ziyaret edilen ocaklar, sık sık kendi saçlarınız gibi baktığınız halının saçakları, üstünde toz olsun olmasın yıkanan biblolar, defalarca yıkanan eller ve her şeyi sayma ya da belli sayıda saymadan iş yapmamanın getirdiği bir huzursuzluk bulutu. Bunun adı, obsesif kompulsif bozukluk ya da içinizdeki Safiye’yi durduramamak mı desek artık? Masumlar Apartmanı’nda yaşayan, kalbi kırık, hayallerini sildiği için hırsını her şeyi silmekten alan, yalnızlaştıkça, sevilmedikçe, dışlandıkça, toz bezlerinden, bulaşık süngerlerinden, deterjanlardan, leke çıkarıcılardan, tuz ruhundan ve dört rakamından medet uman Safiye’nin hikayesi!

ARAMIZDAKİ SAFİYELERE DELİ DEMEYELİM
Bırakın seyahat listelerini o yapsın, bırakın gittiğiniz şehirlerdeki bütün marketleri, temizlik raflarını dolaşsın, müzelerde heykeller tozlu mu değil mi diye baksın. Bırakın. O da kafasını suyun üstünde tutmaya çalışıyor.


Kimi yediye, kimi dörde kadar sayar, bazısı 11 sayısını uğursuz bilir, bazısı beşi. Herkesin bir rakamı vardır. Benim rakamım yedi. O yediler peşimi bıraksa ben de rahat edeceğim ama 11 yaşımdan beri benimle. Bir rahibe olan matematik öğretmenimizin, her şeyi yedi kere yaparsak, kafamıza kazınacağını söylediği günden beri bu böyle. Geçmişe dönüp o günü çok silmek istesem de artık çok geç. Yedi rakamı ve o upuzun saçlarını yedi kere dolayarak tepesinde toplayan Schwester Petra peşimi bırakmıyor! Kim bilir belki de onun yüzünden ocağın düğmelerini 1-2-3-4-5-6-7 diye sayarak, çevirerek, “Ocak kapalı, ocak kapalı, ocağı kapattım, ocakta şu an yanan göz yok” diyerek kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Gözümün gördüğünü aklıma ikna edemiyorsam ocağın fotoğrafını çeken de benim! “Aman ne var bunda, hem ona da bir hatıra oluyor” deyip, derdimi, takıntımı gülerek geçirmeye çalışıyorum.

Mutfaktaki dolapları, kapı kollarını, banyodaki aynayı her gün silen, banyonun küvetini -eskise de atamadığım diş fırçalarıyla- fırçalayıp, mutfaktaki fayanslardan, banyodaki derzlerden fırçanın çıkardığı o çıtır çıtır sesle, yüzey temizleyicisinin fışır fışır köpürdüğü her anda mutlu olarak, “Hah şimdi oldu, demek ki pismiş, bak” diye konuşarak tavlada 6-6 atmış gibi mutluluk kapıları alıyorum. Sayma takıntım yüzünden haftada birkaç defa envanter sayımı yapıyorum. Tam rakamı bilmem şart. Evdeki tuvalet kağıtlarının, dezenfektanların, şampuanların, sabunların sayısını bilmem gerekiyor. Biterse diye dokuz yedek tüp diş macunu, bir de misafir gelir de bizde kalırsa diye, yedi tane diş fırçası bulunduran da benim. Deli denmesin diye yedeklediğim her şeyi dolapların arkalarına saklamayı bıraktım. Bununla göz göze gelerek barışmaya çalışıyorum. “Göz var, izan var, artık almana gerek yok” diyorum. Allahtan söz dinliyorum!

Siz de dinliyorsunuz biliyorum. Çünkü biz birbirimizi biliyoruz, 10 kilometreden tanıyoruz. Ne aile dedikodusu, ne başka bir şey. Oturup saatlerce bunu konuşabiliriz. Dolapları sonsuz kere düzenleyebiliriz, çorapları, donları, tişörtleri tek tek, renklerine, tonlarına göre... Pantolonları, çarşafları, yastıkları silkelerken kollarımız omuzlarımızdan çıkıp fırlayacak gibi olsa da devam ederiz. Her gün kışlık-yazlık yapıp, bir günde dört mevsimi yaşayabiliriz. Çamaşır mandallarını aynı renkte denkleyemezsek rahatımız kaçabilir. “O mandalları denklemezsem işlerim rast gitmez” diye düşündüğünüzü de biliyorum! Aslındane alakası var? Yok işte. Ama biz sandığınız gibi ağır depresyonlar atlatan, mutsuz, kafayı yemiş insanlar değiliz. Eskiden “vesveseli canım o!” diye geçiştirilen insanlar ne ara hasta oldu, işte ondan sonra meydan her konuda akıl vermeyi kendine görev bilen ruh esnaflarına kaldı.

Toplumun kodları bu insanlara ‘yazık’ demeyi yakıştırırken, bu kodları yaratan imgelere niye bakmıyoruz? O temizlik ürünleri reklamında yüzü hep gülen, elindeki süngerle mutfağın tezgahını sildikten sonra puantiye eteği ve minik hırkasıyla neşe içinde dans eden, tavadaki yağları, çocuğun tişörtündeki çimen lekesini ilk yıkamada çıkaran kadının sevincine, “Yazık sevindiği şeye bak” demiyorsanız, bir daha düşünün derim. Sanki o deterjanın ismini siz de kenara not etmediniz! Reklam dünyasının ikiyüzlülüğünü de konuşabiliriz. Niye o çamaşır deterjanı reklamlarında halı sahadan gelmiş, top çamaşırlarını yıkamaya atan veya meyhaneden eve gelmiş sigara-ter kokan gömleğini, pantolonunu, üzerine haydari damlattığı kravatının lekesini nasıl çıkaracağını düşünen erkek koyulmadığını düşünelim.

Bu durumun bir cinsiyeti yokken, niye bu temizlik, düzen takıntısı, bu OKDB (obsesif kompulsif davranış bozukluğu) adlı rahatsızlığın da kadınların çetelesine bir çentik olarak atıldığını konuşalım. Mutsuz kadınlar, hatta mutsuz evlilikler yapan kadınlar böyleymiş analizinden vazgeçelim. Mutsuz erkekler içmeye gider, mutsuz kadınlar temizliğe başlar klişesi çok eski püskü değil mi? Gerçi desteye bakıyorum, deste o kadar sahte ki, papazların hepsinin yine kadınların elinde kalmasına da şaşırmamak lazım! Bir kadın veya bir erkek, eğer sık sık kendini elinde süngerlerle, toz bezleriyle, süpürgesiyle baş başa buluyorsa, bir bildiği değil aslen bir bilmediği vardır. Ya etraf gerçekten dağınık ve pistir ya da ona öyle geliyordur; ya da başa çıkamadığı soru işaretlerinin, kafasından atamadığı bazı kaygılarının, o kovalarca su dolup dolup boşaldıkça, çamaşır sularıyla, yağ sökücü deterjanlarla, karbonatlarla, sirkelerle, Arap sabunuyla yok olmasalar da azaldığını düşünüyordur. Bu insanlarla hayat kolay değildir. Kabul. Çünkü sıklıkla şu ses duyulur: “Dur sen dokunma, ben hallederim”, “Oraya girme, yeni sildim”lerle yaşamak zor olabilir. Ama bilin ki, o bir çıkmaz sokaktan çıkmaya çalışıyordur, yardım istemeyi bilmiyordur, öğretilmemiştir. Tek bildiği şey bekletilen kirler kurur ve çok daha zor çıkar. Sizin yapacağınız şey, çıkmaz sokağın karanlığında yanınızdaki o insanla durup, ona ışık tutmak olabilir. Doktorla mı, ilaç tedavisiyle mi, sevgiyle, şefkatle mi olur, orası size kalmış. Ama aramızdaki Safiyelere deli demeyin. Bırakın seyahat listelerini o yapsın, bırakın gittiğiniz şehirlerdeki bütün marketleri, temizlik raflarını dolaşsın, müzelerde heykeller tozlu mu değil mi diye baksın. Bırakın. O da kafasını suyun üstünde tutmaya çalışıyor. Denizin kenarından “Boğulacaksın, boğulacaksın” derseniz boğulur. Can simidini atmayı deneyin. Yeter ki o can simidi tozlu olmasın!

YAZI: Elif Key

Fotoğraflar: P. WOODS & G. GALIMBERTI, GETTY IMAGE TÜRKİYE