İstancool Günlüğü: İkinci Gün

Edebiyat ve moda dolu saatler.

Birinci gün Sakıp Sabancı Müzesi’nindeki The Seed’de başlayan İstancool’un ikinci gün etkinliklerine İstanbul Modern ev sahipliği yaptı. Mekan seçimlerinin bu kadar isabetli olması harikaydı.

Gün, Elif Şafak, Pakistan kökenli İngiliz yazarlar Hanif Kureishi ve Nadira Naipaul’la başladı. Yazar ve oyuncu Tarık Günersel’in kusursuz bir şekilde yönettiği söyleşide yazarlar, çocukluk dönemlerini ve yazarlık yolculuklarını konuştular. Yetiştikleri ülkelerde ‘azınlık’ çocuk olmanın ne demek olduğunu içtenlikle konuşmaları muhteşemdi. Kureishi, “Çocuk olmak herkes için bir kabustur. Yetişkin olmaksa çocukken kim olduğunu bulup anlamaya çalışmakla geçer” dedi. Üç yazar da çocukken ‘öteki’ olmanın farkına vardıkları için dışlanmanın, yalnız olmanın ve kendi kabuğuna çekilmenin ne demek olduğunu çok iyi bildiklerinden bahsettiler. Elif Şafak, annesi diplomat olup Madrid’e gittiklerinde çok içine kapanık bir çocuk olduğundan söz ederken “Yalnızlığım, hayal gücünün zenginliğiyle birleşince eşyalara çarptığımda onlardan özür dileyen bir çocuk olup çıkmıştım” dedi. Annesi, Şafak’ın aklını kaçırmasından korktuğu için ona bir defter hediye etmiş ve her şey sekiz yaşında günlük yazmasıyla başlamış.

Kureishi, zeka pırıltılarıyla yüklü nüktedan konuşmasında, yazarlığı bir meslek olarak seçmenin zorluklarından dem vurdu. Birkaç çok satan kitap yazılabileceğini, ancak bir ev geçindirmek için profesyonel “uğraş” olarak yazarlığı seçmenin zor olduğunu anlattı. Kureishi’ye göre yazmak bir tür terapi, kitaplar da dünyayı sorgulamanın bir yolu.

Yazarların ilham verici söyleşine daha çok yabancıların ilgi gösterdiği gözden kaçacak gibi değildi. Türk basını neredeydi acaba? Stili ve moda yazarlığıyla en çok gıpta ettiğim isimlerin başında gelen Ferhan İstanbullu’yla bugün de karşılaştık. Söyleşilere gösterilen ilginin azlığı onun da dikkatini çekmişti.

Günün en çok beklenen söyleşilerinden biri başlamadan önce İstanbul Modern bir nebze daha kalabalıklaştı. Yanlarına gidip fotoğraflarını çekmek istediğimde Philip Treacy’nin “Türüne az rastlanır bir güzellik” olarak tanımladığı Daphne Guinness’ten gözlerimi alamadım. Gri brokar elbisesi ve bir heykelden farksız şapkasıyla karşımda bir moda olayı duruyor. Philip Treacy, Daphne Guinness ve Haluk Akakçe’nin şapkacılık üzerine sohbetlerini yapacakları salona girdiğimde günün en çok ilgi çeken etkinliğinin bu olduğunu anladım. Guinness’i ilk gördüğüm anda elbisesini hatmettiğim için içeri girdiğinde yeşil krokodil Hermes Birkin’ine gözüm takıldı. Parıldayan mücevherlerinin de göz almaması mümkün değildi.
Söyleşi, bu üç ünlü ismi tanıştıran ve 2007’de hayatına son veren moda egzantriği Isabella Blow ekseninde şekillendi. Üçü de Blow’a büyük sevgi beslediği için son derece samimi ve ‘gerçek’ bir sohbete tanık olduk. Daphne Guinness, “Bu söyleşi, ona duyduğumuz saygının bir göstergesi” diyerek başladı konuşmasına. “Isabella, sanatı severdi ve şirketleşmeden nefret ederdi.”

Sohbet başladığında, Guinness ve Treacy’nin çekingenliği ve hassasiyeti ilgimi çekti. Treacy, gözündeki gözlükleri çıkarmazken, Guinness de topluluğa bakmadan konuşmayı tercih etti. Aralarında en rahat olan, konuşmanın moderatörü Haluk Akakçe ve köpeği Megatron’du. Akakçe, bir ara salondakileri taklit etmek maksadıyla iPhone’unu çıkarıp Treacy ve Guinness’in fotoğraflarını çekmeye bile başladı.

Treacy şapkaları, “Entellektüel bir yanları yok. Onlar sadece güzellik objeleri” sözleriyle tanımladı. “Bir şapka, onu taşıyan kişinin karakteriyle anlam kazanır. Issy (Treacy’nin Isabella Blow’a hitap şekli), kafasında şapka yokmuşçasına şapka takardı. O, beni İngiliz egzantrikliğiyle tanıştırdı” derken gözyaşlarını tutamadı.

Şapka sihirbazı Treacy, ilham perisi ve arkadaşı Guinness için “Dışarıdan bakıldığında insanın gözünü korkutabilir ama o inanılmaz biri. Isabella, onun yeni Nan Kempner olduğunu söylerdi” dedi. Guinness dışında Lady Gaga ve Grace Jones’u dünyanın en iyi şapka taşıyan kadınları olarak gördüğünü anlattı. Grace Jones’un kafasında plastik şişe koyulsa bile inanılmaz görünebileceğinden söz etti.


Üçlünün anekdotlarıyla bezeli sohbetlerinin en çok aklıma kazınan cümlesi yine Treacy’den geldi “Moda, anormal olanın normalleşmesidir”.

Seda Yılmaz