Madalyanın Ötesinde: "Bayrak Taşıyanlar"

Umut Ünlü, Buse Naz Çakıroğlu, Mete Gazoz ve Zehra Güneş'in hikayeleri farklı yerlerden başlıyor ancak dördü de başarının yalnızca kazanmakla değil, yeniden başlamakla da ilgili olduğunu söylüyor. Prime Video’nun yerli orijinal belgesel serisi “Bayrak Taşıyanlar”da yer alan sporcular, sabırdan baskıya, yenilgiden dönüşüme uzanan yolculuklarını ve kendilerinden sonra gelecek nesillere bırakmak istedikleri mirası anlatıyor.

Buse Saray BUSE SARAY 23 Eylül 2026

Bir hedefe ulaşmak çoğu zaman hikayenin sonu gibi görünür. Oysa bazıları için asıl hikaye tam da o noktadan sonra başlar. Umut Ünlü, Buse Naz Çakıroğlu, Mete Gazoz ve Zehra Güneş’in yolculukları da kazanılan her madalyanın yeni bir başlangıç anlamına geldiğini gösteriyor. Prime Video’nun yerli orijinal belgesel serisi “Bayrak Taşıyanlar”, Toprak, Hava, Ateş ve Su elementleri üzerinden dört sporcunun yalnızca kazandıklarına değil, onları o noktaya taşıyan sabra, mücadeleye ve yeniden başlama cesaretine odaklanıyor.

Bu hikayenin üç kahramanı Umut Ünlü, Buse Naz Çakıroğlu ve Mete Gazoz ile sabrı, baskıyla kurdukları ilişkiyi, kaybettikleri anlardan öğrendiklerini ve her defasında yeniden başlamak için kendilerinde buldukları gücü konuştuk. Çünkü onların hikayelerinde başarı, yalnızca madalyaların sayısıyla ölçülmüyor. Bazen asıl mesele, kendinden sonra geleceklerin yolunu biraz daha açmak ve spordan geriye bir sonuçtan fazlasını bırakabilmek.







Umut Ünlü: “Başarı, Benden Sonra Birinin Yolunu Kolaylaştırabilmek”

“Bayrak Taşıyanlar”, hikayenizi “Toprak” üzerinden, sabır, emek ve zaman kavramlarıyla anlatıyor. Geriye dönüp baktığınızda, sizi bugün olduğunuz sporcuya dönüştüren hangi deneyimin izini en güçlü şekilde taşıyorsunuz?
Sanırım en güçlü iz, sabretmeyi öğrenmem. Yüzmeye 19 yaşında, sıfırdan başladım. Daha önce hiç suya girmemiştim ve dört yıl gibi kısa bir sürede Paralimpik şampiyonluğa uzanan bir yolculuk yaşadım. Ama dışarıdan kısa görünen o dört yılın içinde çok fazla antrenman, fedakarlık ve beklemek var. Bazı şeylerin karşılığını hemen alamıyorsunuz. Çalışıyorsunuz, tekrar çalışıyorsunuz ve sonucu ne zaman göreceğinizi bilmiyorsunuz. Toprak da biraz böyle aslında, emek vermeden, sabretmeden size karşılığını vermiyor. Ben bugün geriye baktığımda en çok o sabrı taşıdığımı düşünüyorum. Çünkü yeteneğin yanında beni buraya getiren şey, zor zamanlarda da çalışmaya devam etmek oldu.

Çocukluğunuzda çevrenizdeki insanların yapabildiği bazı şeyleri yapamadığınız için kendinizi sorguladığınız bir dönemden söz ediyorsunuz. Bugün o çocuğa baktığınızda, onun en çok neyi duymaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorsunuz?
Ona herhalde “Kendini başkalarının yapabildikleriyle ölçme” derdim. Çünkü küçükken ister istemez çevrenize bakıyorsunuz ve “Neden ben de aynı şeyleri yapamıyorum?” diye düşünüyorsunuz. Zamanla şunu öğrendim: Benim yolum başkasının yoluyla aynı olmak zorunda değil. Bugün insanlar benim bedenimden çok ismimi, yaptıklarımı ve başarılarımı konuşuyor. Çocukken bunu bilmek bana çok iyi gelirdi. O yüzden ona “Bir gün sen de kendine ait bir şey bulacaksın. Onu bulduğunda, insanların senin için çizdiği sınırlardan çok daha ileri gidebildiğini göreceksin” derdim.

2023 Dünya Şampiyonası’nda 16 saliseyle kaçırdığınız madalyanın Paris’te kazandığınız iki altın madalyanın yolunu açtığını söylüyorsunuz. Bugün başarı hikayenizin içinde o dördüncülüğün yeri nedir?

Bugün o dördüncülüğe kaybettiğim bir madalya gibi bakmıyorum. Belki de Paris’e giderken en çok ihtiyacım olan deneyimlerden biriydi. 16 salise çok küçük bir fark ama sporcu için bazen o küçücük farkın içinde aylarca çalışmanız gereken şeyler saklı oluyor. O yarıştan sonra kendime “Pes etmeyeceğim” dedim ve neyi daha iyi yapabileceğime odaklandım. Paris’e giderken o 16 saliseyi unutmamıştım. Bana hiçbir şeyin garanti olmadığını, son ana kadar çalışmam gerektiğini hatırlatıyordu. Bazen kazanamadığınız bir yarış, daha sonra kazanacağınız yarışların temelini atıyor. Benim için Manchester tam olarak böyleydi.


“Bir gün yüzmeyi bıraktığımda yalnızca ‘Umut iki altın madalya kazandı’ denmesi değil, ‘Ondan sonra daha fazla çocuk yüzmeye başladı’ denmesi benim için çok daha büyük bir miras olur.”


Paris 2024’te iki altın madalya kazandığınızda, yıllarca verdiğiniz emeğin karşılığını aldığınız bir an yaşadınız. Peki madalyalar boynunuza takıldıktan sonra sizin için “başarmak” ne anlama gelmeye başladı?
Paris’ten önce başarı benim için çok netti: O kürsüye çıkmak, altın madalyayı almak ve İstiklal Marşı’mızı dinletmek istiyordum. Bunu gerçekleştirdikten sonra başarı kelimesinin anlamı biraz değişti. Çünkü madalyadan sonra benim gibi engelli çocuklardan ve gençlerden çok fazla mesaj almaya başladım. “Seni gördüm, ben de yüzmek istiyorum, ben de spor yapmak istiyorum” diyenler oldu. O zaman yaptığınız şeyin sadece sizin derecenizden ibaret olmadığını anlıyorsunuz.

Bugün benim için başarı, elbette hâlâ kazanmak ve kendi sınırlarımı ileri taşımak ama aynı zamanda benden sonra birinin yolunu biraz daha kolaylaştırabilmek. Paris benim için bir bitiş değildi. Tam tersine, aldığım iki madalyayla beraber daha büyük bir sorumluluğun başladığını hissettim.

Galatasaray Spor Kulübü’nün bir parçası olmak sizin için ne ifade ediyor? Bireysel başarılarınızın ötesinde, sarı-kırmızılı formayla yarışmak size ne hissettiriyor?
Galatasaray benim çocukluk hayalimdi. Yüzmeye başladığım ilk dönemlerde bile hocamla bir gün Galatasaray’ın sporcusu olup olamayacağımı konuşuyorduk. Yıllar sonra bunu gerçekten yaşayabilmek benim için çok özel.

Yüzme bireysel bir spor olabilir; yarış başladığında kulvarda tek başınasınız. Ama o kulvara hangi formayla çıktığınız, kimi temsil ettiğiniz benim için önemli. Galatasaray gibi tarihi ve çok büyük bir camianın sporcusu olduğunuzda yalnızca kendi adınıza yarışmadığınızı hissediyorsunuz. Sarı-kırmızılı formayı taşımak bana hem gurur hem de sorumluluk veriyor. Çocukken taraftarı olduğunuz bir kulübün yıllar sonra sporcusu olmak da benim hikâyemde ayrı bir yere sahip.

Bugün spor kariyerinizin ötesinde, sizden sonra gelecek paralimpik sporcular için bir şeyleri değiştirmek istediğinizi söylüyorsunuz. Bir gün yüzmeyi bıraktığınızda arkanızda yalnızca kırılması zor rekorlar değil, değişmiş bir alan bırakabilmek sizin için ne ifade eder?
Rekorların hepsi bir gün kırılabilir. Zaten sporun güzelliği de biraz burada. Benden daha hızlı birinin gelmesini, benim rekorlarımı kırmasını isterim. Çünkü bu, para yüzmenin geliştiğini gösterir. Ama bence asıl kalıcı olan, sizden sonra gelen insanların şartlarının sizinkinden daha iyi olması.

Ben spora başladığımda yaşadığım bazı zorlukları, benden sonra gelecek bir çocuk daha az yaşasın istiyorum. Spora daha erken ulaşabilsin, kendisine inanacak insanları daha kolay bulabilsin, imkanları daha fazla olsun. Bu yüzden ileride Paralimpik Komite’de ya da federasyonda görev almayı da düşünüyorum. Bir gün yüzmeyi bıraktığımda yalnızca “Umut iki altın madalya kazandı” denmesi değil, “Ondan sonra daha fazla çocuk yüzmeye başladı, paralimpik sporlar daha görünür oldu ve bazı şeyler değişti” denmesi benim için çok daha büyük bir miras olur.





Buse Naz Çakıroğlu: “Ringde Her Şey Yeniden Başlıyor”

"Bayrak Taşıyanlar" sizi “Hava” ile anlatıyor, baskının ve beklentinin ortasında kendi alanınızı ve nefesinizi bulmanız üzerinden ilerliyor. Paris Olimpiyatları’nda hayatınızda hiç hissetmediğiniz kadar yoğun bir baskı yaşadığınızı söylüyorsunuz. Bu baskıyla ilişkiniz zaman içinde nasıl değişti?
Baskıyla ilişkim aslında başarılarımla beraber değişti. İlk zamanlarda bir turnuvaya giderken benden madalya beklenmesi bile çok büyük bir şeydi. Sonra dünya ve Avrupa şampiyonlukları, Tokyo’daki olimpiyat madalyası geldi ve bir noktadan sonra insanlar benden madalya değil, sadece şampiyonluk beklemeye başladı. Başta bunun ağırlığını daha fazla hissediyorsunuz. Ama zamanla şunu kabul ettim: Bu beklentiyi aslında biz yarattık. Sürekli final oynadığınızda, sürekli kazandığınızda insanlar da sizi orada görmek istiyor.

Paris benim için yine de çok farklıydı. Final öncesinde hayatımda bu kadar heyecanlandığım başka bir an olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. Çünkü sadece o günkü maçı değil, üç yıldır verdiğimiz emeği de ringe taşıyorsunuz. Bugün baskıyı yok etmeye çalışmıyorum. Onun orada olacağını biliyorum. Yapmaya çalıştığım şey, o seslerin içinde kendi alanımı bulup yeniden bildiğim şeye dönmek: maça, plana, antrenörüme ve o an yapmam gereken işe. Sanırım benim nefes aldığım yer de tam olarak orası.

Boks hayatınıza aslında bir tesadüfle, kardeşinize eşlik etmek için başladınız. Bugün geriye baktığınızda, hayatınızı değiştiren o tesadüf hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bazen gerçekten hayatınızın yönünü değiştirecek şeyin ne olduğunu o anda bilmiyorsunuz. Kardeşimin kolu kırıldığı için onu güçlendirmek amacıyla spora başlaması gerekiyordu, ben de yalnız gitmesin diye yanında gittim. Benim için başlangıç bundan ibaretti. Sonra Nazım Hocam bendeki yeteneği gördü ve devam etmemi istedi.

Bugün geriye baktığımda başlangıcın tesadüf olduğunu söyleyebilirim ama sonrasındaki hiçbir şey tesadüf değildi. Çünkü o salonda kalmak, yıllarca çalışmak, kaybettiğim zaman yeniden başlamak ve vazgeçmemek bir tercihti. Benim hikayemde tesadüf sadece kapıyı açtı. O kapıdan geçip bugüne kadar yürümek ise çok uzun yılların emeği oldu. Belki de bu yüzden o ilk günü düşündüğümde hâlâ çok özel geliyor; kardeşime eşlik etmek için girdiğim bir salon bütün hayatımı değiştirdi.

Ortaokuldayken hocanız size kadın boksunda zirveye giden bir “piramit” çizmiş. O günkü Buse Naz ile bugünkü Buse Naz karşı karşıya gelse, bugünkü Buse Naz ona ne söylerdi?
Sanırım ona “O piramidin en üstüne hemen bakma, önce önündeki basamağa bak” derdim. Çünkü o yaşta size dünya şampiyonluğu, Avrupa şampiyonluğu, olimpiyat anlatıldığında hepsi çok uzak geliyor. İnsan bazen sonuca o kadar odaklanıyor ki oraya giderken yaşayacaklarını bilmiyor.

Ben o yolda çok kez kazandım ama çok kez de kaybettim. Hatta bıraksam mı diye düşündüğüm dönemlerim oldu. Şimdi biliyorum ki o piramidin sadece madalyalardan oluşmadığını; kaybettiğiniz maçların, tekrar salona döndüğünüz günlerin, kampların ve sabrın da piramidin bir parçası olduğunu düşünüyorum. O küçük Buse Naz’a “Nazım Hocan sana bir hedef gösteriyor ama sen sadece çalışmaya devam et. Bir gün bugün sana çok uzak görünen şeylerin içinde yaşayacaksın” derdim. Bir de herhalde biraz daha fazla anın tadını çıkarmasını söylerdim. Çünkü hedefe giderken insan bazen ne kadar yol aldığını unutuyor.


“İki olimpiyat madalyasının Türk sporu için çok önemli olduğunu biliyorum ve bununla gurur duyuyorum. Ama içimde hâlâ tamamlamak istediğim bir şey var.”


Olimpiyat hazırlıkları ve kamplarla geçen, sınırları oldukça kontrollü bir hayatın içinde ringdeki Buse Naz ile günlük hayattaki Buse Naz arasındaki dengeyi nasıl koruyorsunuz? Sizi yeniden kendinize döndüren şey ne?

Aslında ring dışındaki hayatım düşündüğünüzden çok daha sakin. Kamp dönemlerinde günde iki antrenman yaptığımız için bütün hayatınızı performansınıza göre düzenliyorsunuz. “Buraya gidersem yorulur muyum, yeterince dinlenebilir miyim?” diye düşünüyorsunuz. Bu yüzden uzun süre çok kontrollü ve biraz kapalı bir hayat yaşıyoruz.

Ben o yoğunluğun dışında tam tersine sakinliği seviyorum. Müzik dinlemek, kitap okumak, bir şeyler izlemek, yürüyüş yapmak bana iyi geliyor. Kamp dışında da arkadaşlarımla sakin bir yerde oturup kahve içmek, sohbet etmek ya da ailemle zaman geçirmek beni yeniden normal hayatıma döndürüyor. Zaten ailemi kamp dönemlerinde çok az görebiliyorum; fırsat bulduğumda mümkün olduğunca onlarla olmak istiyorum.

Ringde çok daha keskin, hesap yapan ve tamamen rakibine odaklanan bir Buse Naz var. Günlük hayatta ise o kadar sert değilim. Belki de ringde bu kadar yoğun yaşayabildiğim için dışarıda sakinliği daha çok arıyorum. O denge benim için önemli.

Türkiye tarihinde olimpiyat madalyası kazanan ilk kadın boksör oldunuz; iki olimpiyatta üst üste madalya kazanan ilk Türk boksör olarak da tarihe geçtiniz. Bütün bu başarıların ardından, sizi her defasında o ringe daha da sarsılmaz bir kararlılıkla çıkaran güç ne?
Ben hiçbir zaman ringe “tarihe geçmiş bir sporcu” olduğumu düşünerek çıkmıyorum. Çünkü ring size geçmişte ne kazandığınızı sormuyor. O gün yine sıfırdan başlıyorsunuz ve karşınızdaki rakibi yenmek zorundasınız. Belki beni hâlâ bu kadar motive eden şey de bu.

Kendimden beklentim hep çok yüksek oldu. Kazandığımda bile bir sonraki maçta neyi daha iyi yapabileceğimi düşünüyorum. Ben boksa biraz matematik problemi gibi bakıyorum; rakibi okumayı, çözüm üretmeyi ve kontrolü elimde tutmayı seviyorum. Bunun yanında yıllardır Nazım Hocam'la aynı hedef için çalışıyoruz. Bu yüzden benim için ringdeki güç sadece bireysel bir hırstan gelmiyor; birlikte verdiğimiz emeğin de bir karşılığı var.

İki olimpiyat madalyasının Türk sporu için çok önemli olduğunu biliyorum ve bununla gurur duyuyorum. Ama içimde hâlâ tamamlamak istediğim bir şey var. Belki beni yeniden ringe çıkaran en güçlü duygu bu: Daha iyisini yapabileceğimi hâlâ biliyor olmak. Paris’ten sonra da hedefimi Los Angeles 2028’e çevirmemin nedeni bu.

2019’dan beri Fenerbahçe forması giyiyorsunuz ve kulübü yalnızca bir spor kulübü değil, bir aile olarak tanımlıyorsunuz. Fenerbahçe’nin kariyerinizdeki yeri zaman içinde nasıl değişti; bugün bu formayla ringe çıkmak sizin için ne ifade ediyor?
Fenerbahçe’ye 2019’da geldiğimde kariyerimin önemli bir dönemindeydim. Bireysel bir branşta başarılı olmak için yalnızca iyi antrenman yapmak yetmiyor; sağlık, beslenme, fiziksel hazırlık ve mental olarak da arkanızda profesyonel bir yapının olması gerekiyor. Fenerbahçe bana ilk günden itibaren bunu hissettirdi.

Ama zaman geçtikçe ilişkim sadece profesyonel destek olmaktan çıktı. Ben daha önce de “Fenerbahçe bir aile gibi değil, biz zaten aileyiz” demiştim. Çünkü burada başarı kazandığınız zaman yanınızda olan bir yapıdan bahsetmiyorum; henüz o başarılar ortada yokken de aynı desteği hissediyordum. Benim için asıl aidiyet oradan geliyor.

Bugün Fenerbahçe formasıyla ringe çıktığımda arkamda çok büyük bir spor kültürü olduğunu biliyorum. Dereağzı’nda farklı branşlardan olimpik sporcularla aynı ortamı paylaşmak bile insana farklı bir sorumluluk veriyor. Bu nedenle o forma benim için yalnızca temsil ettiğim kulübü değil, yıllardır beraber büyüdüğüm ve kendimi ait hissettiğim bir yeri ifade ediyor. Kariyerimin önemli başarılarını Fenerbahçe sporcusu olarak yaşadım; bugün geldiğim noktada bu bağı başarılarımdan ayırmam mümkün değil.





Mete Gazoz: “Başarının İmkansız Bir Şey Olmadığını Göstermek İstiyorum”

Hikayeniz “Bayrak Taşıyanlar”da “Ateş” üzerinden anlatılıyor: söndükçe yeniden yanmak, bir hedefe ulaştıktan sonra yeniden başlamak ve her defasında kendini yeniden dönüştürmek… Tokyo’da olimpiyat şampiyonu, ardından dünya ve Avrupa şampiyonu oldunuz. Böylesine büyük hedeflere ulaştıktan sonra, içinizdeki ateşi bugün ne yeniden alevlendiriyor?
Benim daima hedeflerim vardır. Kısa, orta ve uzun vadede kurduğum hayaller ve bu hayallere ulaşmak için verdiğim bir çaba var. Bu nedenle o “ateş”, hayatımda ve içimde hiç sönmeyecek bir ateş. Günlük hayatımda da aslında küçük ya da büyük hedefler koyarak yaşıyorum. Yeni bir dil öğreniyorum, yeni beceriler edinmeye çalışıyorum. Hedef koymayı hayatınızın bir parçası haline getirdiğinizde, içinizdeki ateşin hep alevleneceğine inanıyorum.

Tokyo’dan Paris’e, şampiyonlukların ardından Los Angeles 2028 yolunda Mete Gazoz nasıl bir dönüşümden geçiyor?
Rio 2016 Olimpiyatları’na katıldıktan sonra Tokyo’da altın madalya alacağıma söz vermiştim. Sözümü tuttum ve hedeflerimden birini gerçekleştirmiş oldum. Paris’te ise takım arkadaşlarımla birlikte bronz madalya kazanarak ülkemize ilk takım madalyasını kazandırdık. Los Angeles 2028 için hedeflerimi çok önceden kurdum. Her zaman gelişiyoruz, dönüşümler yaşıyoruz ama LA 2028 için bireysel ve takım şampiyonluğu hedefim, tüm yaşadığım dönüşümlerle birlikte içimde varlığını sürdürüyor.

İnsanlar sizi uzun zamandır olimpiyat, dünya ve Avrupa şampiyonu olarak tanıyor. Peki bütün bu unvanları bir kenara bıraktığınızda, yalnızca Mete olarak kaldığınız hayatta sizi en çok besleyen şey ne?

Ailem ve sevdiklerim beni çok besliyor. Yoğun bir tempomuz var ama her bulduğum boşlukta onlarla zaman geçirmeyi seviyorum. Bir de birçok yerde bahsettiğim gibi bilgisayar oyunlarıyla aram iyidir. Yoğun bir antrenman ve yarışma takviminde kendimize ayırdığımız çok az zaman olabiliyor. Ben de bu zamanlarda böyle besleniyorum. Ama spor dışında da hedeflerle yaşayan biriyim. Bu benim karakterim diyebilirim. Günlük hayattaki ufak sorumluluklarımı dahi layıkıyla yerine getirmeye çalışıyorum. Bunun beni güçlendirdiğine inanıyorum.


“Hedef koymayı hayatınızın bir parçası haline getirdiğinizde, içinizdeki ateşin hep alevleneceğine inanıyorum. Benim için o ateş, hayatımda ve içimde hiç sönmeyecek bir ateş.”


2015 Dünya Şampiyonası sonrası sporu bırakma eşiğine geldiğiniz dönemde, annenizle yaptığınız konuşma zihninizdeki “başarı” tanımını değiştirdi. Bir sporcu için yenilgiyi kabullenmek ve o kriz anını yeniden başlamak için bir güce dönüştürmek, profesyonel çizginizi nasıl şekillendirdi?
2015’te Dünya Şampiyonası sonrası olimpiyatlar için kota alamadığımda, kendi içimde okçuluğu bırakmaya karar vermiştim. Annemle paylaştım ve o, bana inandıklarını, burada başarılı olabileceğime inandıklarını ama hangi kararı verirsem vereyim benim arkamda olacaklarını söyledi. Kendime bir şans daha verdim ve bu benim için önemli bir kırılma anı oldu. Oradan sonra iyi bir çıkış yakaladım. Tüm bunlar olurken başarı ve yenilgi üzerine düşüncelerim de olgunlaşmaya başladı. Ben o anki heyecanımla bırakmaya karar verseydim, bunların hiçbirini yaşayamayacaktım. Kriz anlarında mental dayanıklılığı sağlayabilmenin gücünü fark ettim. Ama biliyorum ki bunları yaşamadan, tecrübe etmeden güçlenemezdim. Bana çok şey öğreten bir süreç oldu. Buradan öğrendiklerimi yeni tecrübelerime ekleyerek profesyonel hayatıma kattım ve hâlâ da katmaya devam ediyorum.

Paris 2024’te Türkiye tarihinin ilk takım madalyasını kazanırken, artık yalnızca kendi performansınızdan değil, takımın başarısından da sorumluydunuz. Bireysel bir sporcudan takımın liderlerinden birine dönüşmek, sizin başarı ve sorumluluk anlayışınızı nasıl değiştirdi?
Okçuluk bireysel bir spor gibi gözükür ama hiçbir şekilde başarı tek başınıza gelmez. Biz Okçuluk Milli Takımı olarak her yarışmaya takım olarak bakıyoruz. Takımın başarısı için çalışıyoruz. Bu, ben 15 yaşındayken de böyleydi. Bu nedenle bir dönüşümden ziyade, içimde hep var olan bir sorumluluk benim için. Daima takım arkadaşlarımın performansını ve takımın genel başarısını da düşünüyorum. Çünkü sahaya çıktığımızda hepimiz aynı hedef için mücadele ediyoruz. Paris 2024’te kazandığımız madalya da bunun en güzel örneklerinden biriydi. Yıllardır birlikte çalışan bir takımın emeğiydi. Benim için liderlik de takımın bir parçası olarak sorumluluk almak ve takım arkadaşlarıma destek olabilmek.

“Tek ben olayım, her şeyi ben kazanayım” diyen biri olmadığınızı, kazandıklarınızı başka Türk sporcuların da kazanmasını istediğinizi söylüyorsunuz. Sizden sonra gelen bir sporcunun “Mete Gazoz sayesinde okçuluğa başladım” demesi, geride bırakmak istediğiniz en önemli miraslardan biri olabilir mi?
Bu benim en büyük hedeflerimden biri. Çünkü ancak bizden sonrakiler için yol açarsak gerçekten başarılı bir iş yapmış olacağız bence. Başarının imkansız bir şey olmadığını, doğru ekip ve ortak hayallerle başarıya gidilebileceğini göstermek istiyorum onlara. Onları teşvik etmem gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir sorumluluğum olduğuna inanıyorum.



Dergide Bu Ay

ELLE Eylül 2026 Sayısı Çıktı!

ELLE Eylül 2026 Sayısı Çıktı!

Kapağımızın başrolünde Cartier'nin zamansız tasarım kodlarının heykelsi ve çağdaş bir yorumla yeniden hayat bulduğu Yüksek Mücevher Koleksiyonu “Le Chœur des Pierres” yer alıyor.

BU SAYIDA NELER VAR?

E-Bülten Aboneliği

E-bültenimize şimdi abone olun,
magazin dünyasındaki tüm gelişmelerden anında haberiniz olsun.