PLAJDA FELSEFE

Mucizeler yaratmayacağız belki ama tatili, en azından ruhen uzatmanın, plajda geçirdiğiniz dakikaları daha anlamlı, kaçınılmaz dönüşüyse daha katlanilabilir kılmanın yolunu gösteriyor olabiliriz...

Plaj kelimesi üzerine düşünürken en önce aklıma İtalyan yazar Elena Ferrante’nin Karanlık Kız romanındaki kadın kahraman Leda geliyor. Ders yılı bitiminde özgürlüğünün tadını çıkarmak için Napoli yakınlarında bir plaj evi kiralayan Leda şemsiyesinin altına uzanıp kafasını boşaltmayı hayal ederken kumsalda gözüne çarpan kalabalık Napolili bir ailenin görüntüleri üzerinden kendi hayatının muhasebesine girecek, kadınlık ve annelikle ilgili bir yüzleşme yaşayacaktır. Plajda olmak derin bir sorgulamayı da beraberinde getirir kısaca Leda için...

İngiliz yazar Ian McEwan ise On Chesil Beach kitabında, yeni evli ve balayı için Chesil plajında bir otele yerleşen iki gencin sahilde ve otelde geçirdikleri süre boyunca yaşadıkları duygu fırtınalarına, cinsellik sorunlarına, korkularına ve evlilik için nasıl da uyumsuz olduklarını fark etmelerine odaklanıyor. Plaj, balayı ve beraberliklerine başlamak için gelen çiftin trajik ayrılığına sahne oluyor.

Plaj, halk ve özel plaj ayrımıyla sosyal sınıfların ortaya çıktığı, çıplaklıkla birlikte daha da belirginleşen genç/yaşlı, zayıf/şişman kategorileriyle ayrımcılığın ve eşitsizliğin keskinleştiği bir mekan aslında.

Plaj deyip geçmeyin, Cervantes’ten Victor Hugo’ya, Shakespeare’den Joyce’a birçok yazar ve filozof, karayla denizin birleştiği bu noktayla ilgili kalem oynatmış, plajın farniente’nin eşanlamlısı olmaktan çok uzak, karmaşık, özgürleştiren ve bazen de stres yaratan bir mekan olduğundan dem vurmuşlar. Yukardaki örneklerin de gösterdiği üzere plaj bir dönüm noktası, önemli bir evre, bilinçlenme anı ve kırılma noktası...

Unutmadan, felsefenin tarihte deniz kenarında, Ege’deki antik liman kenti Milet’te doğduğunu hatırlatalım; kısaca plaj çok eskiden beri felsefeyle yakın ilişkide.

Fransız filozof Jean Louis Cianni de geçtiğimiz yıl yayımladığı kitabı Philosopher a la plage’da (Plajda felsefe yapmak) plajda bambaşka bir yaz mevsiminin yaşanabileceğinin altını çizerken hızla geçiyor duygusu yaratan tatilden maksimum faydalanmanın da yollarını arıyor.

Tatil hiç bitmesin diyenler ve özellikle sonu düşünmekten anın keyfini çıkaramayanlar için bir plaj güzellemesi...


BİRİNCİ KISIM: SONSUZLUK HİSSİ

Ve tatildesiniz... Hızlı geçen, bin bir plan ve program, düşünce, organizasyon, elektronik posta, yetişememe kaygısıyla geçen uzun bir kış döneminden sonra önünüzde hiç bitmeyecekmişçesine uzanan tatilin ilk günündesiniz. Bu defa zamanı siz kontrol ediyorsunuz, başkası değil. Her anını doldurmaya meyilli, hep bir sonraki adımı düşünen teknoloji kuşağı için bu boşlukla baş başa kalmak, onunla baş etmek oldukça şaşırtıcı ve sarsıcı olabiliyor bazen. Mail’lerime mi yanıt versem, şu projeyi mi sonlandırsam, sunum üzerine mi çalışsam, trafikten nasıl kaçsam gibi sorulardan dondurma mı yesem yoksa milkshake mi içsem, hangi kitabı okumaya başlasam, denize mi havuza mı girsem, kokteyl mi alsam, akşam yemeğine ne giysem sorularına geçmek, kısaca bambaşka bir boyutta, anda yaşamaya başlamak hem çok zevkli, kolay ama bazen de karmaşık olabiliyor.

Jean-Louis Cianni, “Tatilde kendi özgürlüğünüzle, benliğinizle yapayalnızsınız. Çalışırken sırtlandığınız sorumlu sorumlulukların size vakit bırakmadığı hayatınızla ilgili önemli kararlar, pişmanlıklar ya da mutluluklar üzerinde düşünmek için uzun bir zaman dilimi var önünüzde. Yeni bir dönem başlıyor” diye not düşüyor. Gerçekten de çoğumuz otomatiğe bağlanmış robotik yaşamlarımızda kendimizle ilgili önemli sorgulamaları pas geçmiyor, zamansızlığa sığınıp belki de korkularımızın pençesinde çoğunu ertelemiyor muyuz?

Söz filozoflardan ya da felsefeden açıldı diye size plajda Hegel, Spinoza ya da Husserl okumanızı tavsiye edeceğimizi zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Tam tersine sizler birer filozof olup kendi hayatınız üzerinde felsefe yapacaksınız...

İKİNCİ KISIM: ANDA KALMAK

Tatilin tam ortasına geldiniz. Kaç gündür orada olduğunuzu hatırlamıyor olabilirsiniz, sanki hayatınızda hiç çalışmamış ya da gelecekte hiç çalışmayacak duygusunu yaşıyorsunuz; çünkü sadece andasınız, dün ve yarın yok. Ve işte bu anda hayatınız, yaptıklarınız ve geleceğiniz üzerine düşünmeye başlıyorsunuz. İnsanlarla kurduğunuz dostlukları, insan ilişkilerindeki başarı ya da başarısızlıklarınızı, kariyer planlarınızı gözden geçirme fırsatı yakalıyor, kendinizle derin bir yüzleşmeye giriyorsunuz. Ve burada, bu sorgulama sonucunda tanıştığınız, yeniden bulduğunuz ve yüzleştiğiniz yeni ben’le tatil sonrası bambaşka bir yola girebilir, hayatınızı dönüştürebilirsiniz. Şöyle anlatıyor Jean-Louis Cianni: “Çalışırken, ya geçmişin pişmanlıkları hakkında kafa yorar ya da sürekli yarını kurarsınız. Oysa tatil size anın, şimdiki zamanın değerini anlatırken geleceği lehinize çevirebilmenin de yollarını gösterir, tamamen sizin enerjiniz sayesinde elbette.” Aslında tatil her ne kadar sonsuz bir boşluk olarak algılansa da bu boşluk, başkaları için değil de kendinize çalışabildiğiniz ve yatırım yapabileceğiniz bir zaman dilimine dönüşebilir. Cianni kitabında, “Tatilde herkes kendi ‘plajını’ bulur” diye yazıyor.

“TATİL, SESSİZ BİR HESAPLAŞMA...”

ELLE Türkiye Yazı İşleri Müdürü Suzan Yurdacan, tatil boyunca nasıl bir sorgulama yaşadığını anlatırken dönüş sendromundan kurtulmanın da anahtarını veriyor: “Plajda olmak, daha doğrusu gölgede/şemsiye altında denizi izlemek ve istediğim zaman denize gireceğimi bilmek benim için mutluluğun tarifi gibi. Ama beni çok fazla düşünmeye de iter. Denize bakmak meditasyon gibi olduğu için, uzun uzun yaptıklarımı düşünürüm. Aklıma en çok yanlış davranışlarım, yapmamam gerekenler gelir. Bu beni üzmez/yormaz çünkü dediğim gibi, rahat bir an olduğu için, sadece bir nevi sessiz bir hesaplaşma gibidir, ruhuma iyi gelir. Deniz kenarında çok fazla şükrederim, başıma gelen güzel şeyleri tek tek sıralar, ne kadar şanslı olduğumu hatırlarım. Plajda, denize yakın olmak hep bu etkiyi yaratır. Kitap seçimi konusunda hep ikilem yaşarım. Sürükleyici bir kitap olunca denize girmeyi ihmal edebilirim diye ciddi endişelenirim. Kafa hep felsefe (!) bari kitap daha hafif olsun isterim. Hafif derken, pembe romanlar sevmem. Biyografilere bayılırım. Denizi izleyip hayaller kurmayı, dalga sesleri eşliğinde meditasyon yapmayı severim. Dergi okuyup kıyafet seçmece oyunu (kendi uydurmam) beni hep eğlendirir. Tatilde mail bakmam, bu benim için kuraldır.

Tatil ruh haline hemen geçiş yaparım. Hem yavaşlar hem de çok enerjik hissederim. Son ana kadar da biteceğini, bittiğini düşünmem. Yola çıkana kadar inkar! İşim çok yoğunken dahi eğlenmeye, bir yerlere gitmeye çalışırım. Bazen birkaç saatlik bir kaçış bile tatildir, tatil olabilir. Süresi önemsiz, bazen iki saatlik bir eğlence/davet/güzel bir yemek bu dengede benim için önemli bir adımdır.”

“DÖNÜŞTE PAZARTESİ SENDROMU YAŞAMIYORUM”

ELLE Online Yayın Yönetmeni Deniz Ünaldı, en parlak fikirlerin tatildeyken geldiğini hatırlatarak aslında durmanın ve yavaşlamanın yaratıcılık ve yenilikle bağlantılı olduğunun da altını çiziyor:

“Tatil hissine ruhen otel odasına girdiğim saniye adapte olurum, fiziksel olarak da bikinimi giyip kendimi sahile atmak genellikle yedi saniyemi alır. Sanırım bu dünyada beni en mutlu eden şey, çıplak ayaklar... Gerçek bir yaz insanı olarak sıcağın, suyun ve kumun terapisine inanıyorum. Tatil ortamında minimal giyinerek neredeyse çıplak olmak ile ruhumuzdan sıkıntıları atıp kendimizi tatilin rahatlığına bırakmak aynı şey... Tatilin başında hissedilen sanki hiç bitmeyecekmiş hissi, müthiş bir özgürlük duygusu veriyor. İşimin doğası gereği yıllardır hiç (ara ara da olsa) işle ilgilenmek durumunda olmadığım, telefonumu uzun süre bir kenara bırakabildiğim bir tatil geçirmedim. Ama durum bu olunca, en taze fikir ve parlak çözümlerin de insana tatilde, başka hiçbir şey yapmazken geldiğini tecrübe ettim. Stres, şehrin ritmi, birçok şeye yetişme ihtiyacı, mecburiyet, üretimimizi ciddi biçimde yavaşlatıyor. Sahilde yürürüm, yüzerim, kitap okurum, tavla oynarım, bir şeyler dinlerim... Tatilde genellikle neşeli, komik biyografiler okumayı severim. Mindy Kaling, Tina Fey, Amy Poehler, Russell Brand... Sahilde okurken veya kulaklıkla stand-up dinlerken kendi kendime kıkırdamak en sevdiğim plaj eğlencesi...

Tatilin sonu tabii ki en sevdiğim yeri diyemem ama Pazartesi sendromu da yaşamıyorum dönüşte. Çünkü dinlendirici bir tatil sonrası Pazartesi günü, mutlu bir çalışma günü demek benim için... Belki de bu hep bir sonraki tatilin fazla uzakta olmadığını düşündüğümdendir.”

ÜÇÜNCÜ KISIM: DÖNÜŞ VE YENİDEN DOĞUŞ

Tatilin sonuna yaklaşırken elimizden her şeyin kayıp gittiğini düşünür ve her şeyi organize etmeye alışmış insanlar olarak tüm yapılabilecekleri son günlere sığdırmaya çalışır, birden hızlanır, zamanı yakalamaya çalışırız. Fransız film yönetmeni Gilles Vernet tatilin akışını insan hayatına benzetiyor: “En başta, tatilin ilk günlerinde tıpkı gençlikte olduğu gibi sınırsız bir zaman dilimine hükmettiğimizi düşünür, sonrasında ise yaşlanırken elimizden kayıp gidenlere yetişmek için çok hızlı ve stresli yaşarız.” Bu da, anı kaçırmaya, anda yaşanan güzelliklere odaklanamamaya sebebiyet verir. Aslında tatilde ve plajda yaşadığınız düşünme dönemi bu son süreci bir son değil de hayatın farklı bir ritmi gibi algılamanıza yardımcı olacaktır. İş hayatınızı, dostluk ve aşk ilişkilerinizi gözden geçirdiğiniz süreçte verdiğiniz kararlar ve yaşadığınız değişimle eve/işe dönüş daha az acılı olurken, bu değişimleri uygulamaya sokmak, bambaşka bir ben olarak işe başlamak, yoğunluk ve stresle baş etmek için sizi motive edecektir.

Plaj, sonsuzluğu, uzayıp giden ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen gerçekliğiyle bir yandan sonsuz hayalleri besler, sürekli düşündürür, dimağınızı diri tutar ve bir yandan da tatilin aynı sonsuzlukta devam edeceği sanrısını yaratır.

Hepinizin bol felsefeli, anda kalacağınız ve mutlu hatıraları sonsuzlaştırabileceğiniz tatilleriniz olsun...

“PLAJ EHLİLEŞTİRİLMİŞ DENİZDİR...”

Çağdaş Türk edebiyatının önemli yazarlarından Müge İplikçi plajın çağrıştırdıklarını kaleme aldı:

“Plajda olmak, plajına bağlı! Plajdayken, su temiz, plaj ortamı deniz, kum ve güneş üçlüsüne ağırlık veriyor ve ses, doğanın sesine kulak kesiliyorsa, elbette, az sonra kavuşacağım sular ve özgürlük düşer aklıma. O noktada kişisel deneyimlerimi ve hayatımı pek düşünmem; düşündüğüm hayatın ta kendisidir... Hayatın kendisi, hayattan kaçtıklarımız değil, içimizdeki sesle buluşandır o anda.

O noktada hayat bütün hayatları aşan ve önümde uzayıp giden bir atlastır. Dalgalar, mavi, yeşil, yosun ve nicesi... Plaj, ehlileştirilmiş bir denizdir, bunu kabul etsem de, onun önünde uzayıp giden ufuk başka bir zamana gebedir. Tuzun kokusudur, örneğin. Ya da üzerinizden geçen bir bulutun güneşi kısa kısa kesmesi; o esler esnasında derinizin ne kadar yandığını unutmanızdır. Plajda kitap okumam, keyfim yerindeyse notlar alarak hızla yazarım. Boş durmayı severim. Severim ama yazmak bu boşluğu kesmez. Tam tersi ona el verir. Birlikte başka bir zamana akarız.

 Tatilin ilk ve son günü diye bir şey yoktur zihnimde, tatil vardır. İş de. Benim için iş hemen her yerdir. Sevdiğim işi yaptığım için böyle elbette! Bu yüzden olsa gerek özel bir tatil merakım da yoktur. Dünya oradadır ve keşfe açıktır. Siz keşfedersiniz. Bazen düşlerinizde, bazen daha gerçek bir biçimde. Gidersiniz... Ancak tüm bu gidişlere rağmen denizi ve okyanusu ayrı sevdiğimi sizlerden saklayacak değilim.”

YAZI: SELİN MİLOŞYAN

Etİketler
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.