SANDALYEN KADAR KONUŞ!

Şöyle de özetleyebiliriz; nerede oturduğunu söyle, kim olduğunu söyleyelim.

Bir güç ve iktidar alanı, koltuk savaşlarının ve stratejik oyunların en yoğun yaşandığı mekan. Hayır, politik bir dünyadan değil, sadece ayrıcalıklı bir kalabalığın seçildiği defilelerin en ön sırasından, moda diliyle front row’lardan bahsediyoruz.

En lüks markaların ve yüzlerce tasarımcının koleksiyonlarını sergiledikleri, sırasıyla New York, Londra, Milano ve Paris’te gerçekleşen moda haftaları, hem sahne oldukları rengarenk sokak defileleri, hem de ağırladıkları sektör profesyonelleriyle dünyanın en önemli ve merakla beklenen etkinliklerinden biri. Bir hafta boyunca şık, stil sahibi ya da defile çıkışı pusuda bekleyen sokak fotoğrafçılarının dikkatini cezbedecek şekilde giyinmiş bir moda güruhu başkentleri işgal eder. Önem sırasına göre yazmıyorum; moda editörleri, yayın direktörleri, satın almacılar, sponsorlar, ünlüler, moda danışmanları, PR’cılar,stylist’ler, blogger ve influencer’lar, “it girls”ler, akıl almaz bir trafik içinde şehirde fink atarken defilelere yetişmeye çalışır, arada poz verir, bir iki dedikodu yapar, moda çevresinden insanlarla selamlaşır ki tanışıklıklar önemlidir ve sürekli koşturur. Podyuma en yakın yerde, front row’da oturup oturmamaksa, Shakespeare’in olmak ya da olmamak meselesi gibidir. Front row herkese geçit vermez. Burada varlık göstermeye hak kazananlar, moda dünyasının tartışmasız en güçlü, en statü sahibi ve en etkili insanları, en prestijli sınıfıdır.

Onlar boşuna orada değiller; yetenekleri, keskin dilleri, vurucu bakışları ve markalar üzerinde kurdukları etkinin gücü paralelinde front row’a hükmederler. Birinci sıranın vazgeçilmez isimlerinden Anna Wintour ya da Suzy Menkes’in tek bir pozitif eleştiriyle genç bir tasarımcının yolunu nasıl açabileceklerini ve elbette bunun tam tersinin de mümkün olduğunu biliyoruz.

Dünya moda haftalarını ve İstanbul Moda Haftası’nı geride bıraktığımız şu günlerde sadece dünyada değil İstanbul’da da front row’da neler döndüğünü, hangi markaların hangi aktörlere öncelik tanıdığını, front row’un değişen profilini, defilelerdeki oturma düzenini belirleyen PR stratejilerini merceğe alıyoruz.

FRONT ROW’UN YENİ SAHİBİ KİM?

Öncelikle dijitalleşme ile birlikte güç kazanan influencer’ların front row’un yeni sahibi olduğunun altını çizelim. Defile başladığı andan itibaren canlı yayınla milyonlara varan takipçilerini markayla buluşturan influencer’ların gücü tartışılmaz. Dünya moda haftalarını kaçırmayan gazeteci ve influencer Asena Sarıbatur da bu konuda bize katılıyor ve front row gözlemlerini şöyle paylaşıyor:

“Milano, Paris ve İstanbul moda haftalarına katıldım. Bu kapsamda Prada, Fendi, Maxmara Sportmax, Elie Saab, Ann Demeulemeester, Uma Wang defilelerini izledim. Ay sonunda Tiflis Moda Haftası’na gidiyorum. İki sezondur oradaki moda haftasını da takip ediyorum.

Front row yurtdışında çok daha doğru yönetiliyor. Yer kavgası yaşandığını görmedim hiç. Hatta geç kaldığın zaman oturman için yer açıp yardımcı oluyorlar. Influencer’ların son dönemde etkisini daha çok görüyoruz. Front row’un temsilcisi onlar gibi. Fakat mutlaka sektörün diğer önemli temsilcilerine de gerekli değer veriliyor. Paris’te ünlüler hem front row’da hem sokakta çok ön planda. Bizde de durum aynı. Ünlü dizi oyuncuları magazine yansısın diye davet ediliyor. Ama bu noktada asıl önde oturması gereken moda insanları ihmal ediliyor. Bence bu yanlış. Çünkü moda haftalarında biz gibi profesyoneller defileleri en doğru şekilde ve anlık olarak sosyal medyada, ardından da yazılı mecralarda paylaşmak üzere en önde izliyoruz. Bu bir statü göstergesi değil, olmamalı da.

Ara ara front row’da koltuk kavgalarına rastlıyorum. Birkaç sene önce İstanbul Moda Haftası’nda benimle ya da blog yazan arkadaşlarımla yan yana oturan dergi editörü arkadaşlarım, ‘blogger’larla yan yana mı oturacağım?’ diye olay yaratıyorlardı. Ama bugün artık blog yazmayan ama sosyal medyada söz sahibi olan ve aynı anda başka işler de yapıp kendini gösteren influencer’ların çok daha ön planda olduğunu görüyoruz. Ben aynı anda gazetede yazan biri olarak yazılı mecraların, geleneksel medyanın önemini asla göz ardı edemem. Çok kıymetli. Ama dijitalde de söz sahibi olan isimlerin önemi unutulmamalı. Sanırım artık kabullenildi.

Dediğim gibi influencer’lar çok daha önemli bir noktada. Ama bizde ve dünyada da sadece ünlü ve takipçisi yüksek olan ama çok da kaliteli içerik üretmeyen insanlara fazlasıyla değer verilebiliyor. Bu yeni dalgadan hoşnut değilim. Dijitalin kahramanları evet önemli ama ürettikleri içeriğe bakılmalı, takipçi sayılarına değil.”

TAM BİR CADI KAZANI

Front row’da kimlerin oturacağının belirlenmesinde markalar ve tasarımcılarla birlikte çalışan ve asla da alkışlanmayan PR’cılar bu işi bir Rübik küpüne benzetiyor. PR Consulting Paris isimli PR şirketinden Nathalie Ours, front row’da en önce, sırayla yayın direktörlerine, yayın yönetmenlerine, sinema ve müzik dünyasının ünlü isimleri ve onların stylist’lerine, büyük markaların satın alma direktörlerine, defile yapan tasarımcının aile ve arkadaşlarına ve influencer’lara yer verdiklerini anlatıyor. Bazen 300 kişilik bir salona 400 kişi sığdırabilmek, LCV yaptırmayanlara yer açabilmek, çalıştığı yayının iyi temsil edilmediğini düşünerek tartışma çıkaranlara sakin bir eda ve diplomatik yollarla çözüm aramak ve asla önceden bildirmeksizin son anda defilelere katılan Anna Wintour’a mutlaka yer ayırmak; PR insanlarının karşılaştıkları sorunlardan. Kısaca front row’un oturma düzeni ya da moda diliyle “seating”i tam bir cadı kazanı.

“BENİ TANIMIYORSAN İSMİMİ GOOGLE’LA!”

Front row’da neler döndüğünü anlamak, oturma düzenine hangi stratejiler doğrultusunda karar verildiğini iyi okumak için işin mutfağına girelim dedik. 2013 yılından beri Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul’un resmi PR ajansı olarak hizmet veren L’Appart PR’da yönetici direktör görevini sürdüren Gökçe Algan sürecin nasıl işlediğini anlatıyor: “Moda haftası bir eğlence etkinliği değil, sektörel bir etkinlik, tasarımcıların koleksiyonlarını sektör profesyonellerine ilk kez gösterdikleri an. Dolayısıyla front row’da öncelik her zaman sektör profesyonellerinin olmalı. Yeri geldiğinde tasarımcı ailesini de arka sıraya yerleştirmeyi tercih ediyor, böylelikle sektör profesyonellerine daha fazla yer açabiliyor. Ama toplum genelinde maalesef bu önemli ayrımı yapmakta zorlandığımız için front row konusu hep bir problem olmaya devam ediyor. Kendi defilelerimizde her zaman yerli ve uluslararası mağazaların satın alma ekipleri, basın mensupları, alanında etkin influencer öncelikli isimlerimiz. Onun dışında sektörün tasarımcıya katma değer sağlayabilecek önemli isimlerinin de ön sıradan koleksiyonu izlemeleri önemli. Her defile için, tasarımcının kendisi ve ekibiyle bir araya gelerek oturma düzenini oturma planları üzerinde tamamlıyoruz, dolayısıyla aslında herkesin yeri defileden önce belirlenmiş oluyor. Burada en büyük problem Türkiye’de maalesef LCV kültürünün yerleşmemiş olması. Davetiyelerde LCV’nin zorunlu olduğu belirtilmesine rağmen davetliler LCV yapmıyorlar, son anda etkinliğe katıldıklarında onlar için bir koltuk belirlenmemiş oluyor ve tek bir kişi bile tüm oturma planını bozabiliyor. Aslında herkesin elindeki bilette belirtilen koltuğa oturması halinde çok kolay çözülebilecek bir durum kimi zaman büyük bir krize dönüşebiliyor.

Kendi biletinde yazan koltuğa değil, ön sırada başkasının koltuğuna oturmuş bir ünlü isim, kendisinden nazikçe biletinde belirtilen koltuğa dönmesini rica eden ekip arkadaşıma çıkışıyor: ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ Ancak bu ‘ünlü’ isim, ekip arkadaşımızın tanıyacağı kadar da ünlü değil, dolayısıyla tanımadığını söylüyor ve sözde ünlü bombayı patlatıyor: ‘İsmimi Google’la o zaman!’”

TÜRK MARKALARININ FRONT ROW KARARLARI

İstanbul İletişim kurucusu Gülin Bayındır Barlak ise Türk marka ve tasarımcıların davetlileri hangi stratejiler doğrultusunda ve hangi sırayla oturttuğunu detaylarıyla açıklıyor: “Defile tarihinden bir buçuk ay öncesinde tasarımcılar ile toplantılar yapıyor ardından PR stratejisini belirliyoruz. İlk öğreniyoruz. Örneğin, Brand Who markası için satış noktalarının satın alma ekipleri herkesten önce gelir, onların ön sıraya oturtulmasını ister. Zeynep Tosun da aynı şekilde satın alma grupları, yabancı basın, sonra ailesi gibi bir sıralama ister. Sudi Etuz markası için öncelik her zaman ailesidir. Bora Aksu ise öncelikle stylist’lerin, işbirliği yapabilecek marka sahiplerinin ön sırada oturtulmasını arzu eder. Her markanın önceliği farklıdır.

Ön sıraya öncelikle tasarımcının istediği isimleri yerleştirdikten sonra geri kalan yerlere ilk olarak dergi yayın yönetmenlerinin, gazetelerin kritik yazabilecek muhabirlerinin ve elbette en çok moda editörleri ve freelance çalışan stylist’lerin oturmasını isteriz.

Ön sıraya oturtulacağınızı biliyorsanız, büyük çanta ile değil küçük çanta ile gelmeli ve çantayı podyum kenarına değil dizlerinize koymalısınız. Podyumda yürüyen mankenin yürüyüşünü ve dönüşünü engellememelisiniz. Bacak bacak üstüne atıp bacağını podyuma uzatanları da görüyoruz çünkü. Dar bir yerde oturacağınızı bilerek kıyafetinizi belirlemelisiniz. Arka sıradakilerin görüşünü engelleyecek şekilde yüksek topuz yapmamalı, şapka takmamalısınız.”

SON SÖZ

Front row’da olmak, özellikle moda başkentlerindeki defilelerde, çalışarak ve hak edilerek elde edilen bir rütbe ve statü. Orada kalabilmekse apayrı bir savaş. İsmini vermek istemeyen Fransız bir moda dergisinin yayın direktörü, “Bu makamı elde etmek kolay değil. Buraya eriştikten sonra ise eğer kimseyi tanımıyor ve ortamın yabancısı gibi davranıyorsan bunu pahalıya ödersin. Front row’un gediklileri seni hedef tahtası olarak kullanıp yukarıdan aşağıya süzer ve meşruluğuna meydan okurlar” diye anlatıyor. Kısaca yeni gelenler front row’da moda dünyasının o elitist tavrını fazlasıyla hissederler.

Evet artık değişim başladı, eski zamanların asık suratlı yüksekten bakan moda otoriteleri yerlerini, farklı profillere, daha renkli simalara, popüler oyunculara ve influencer’lara bıraktı. Instagram sayesinde artık defileler geniş kitlelere anında aktarılıyor ki bu da front row’un o ulaşılmaz ruhunu biraz törpüledi. Front row’un vazgeçilmez ve en güçlü ismi moda dünyasının kraliçesi Anna Wintour bile hiç değişmeyen surat ifadesine küçük de olsa bir gülümseme kondurmayı başardı.

Belki de değişmeyen tek şey sadece modada değil insanların var olduğu her yerde devam eden ego ve koltuk savaşları.

Niola Lai

ELLE Hong Kong moda içerik yöneticisi


“Sanırım her markanın front row’la ilgili farklı bir stratejisi var. Chanel, Dior ve Louis Vuitton gibi markalar daha çok ünlüleri davet ederken Yohji Yamamoto, Jil Sander ve Marni gibiler davetlilere odaklanmadan tamamen şovu önemsiyorlar. Bence Louis Vuitton, Dior ve Chanel markalarının defilelerinde en ön sırada olmak çok prestijli. Front row’larda genellikle yerime oturan kadınlarla sıkça karşılaşıyorum. Bu durum PR ekibinin araya girmesiyle halloluyor.

Front row’larda son yıllarda ünlü isimlerin sayılarının arttığını gözlemliyorum. Şova odaklanmak yerine sohbet ediyorlar.

Moda haftalarında gözlemlediğim stillere gelince; Off-White ve Balenciaga tarzından Daniel Lee sonrası Bottega Veneta stiline geçiş olduğunu, minimal ve burjuva giyimin öne çıktığını söyleyebilirim.”

Claudia Candano de la Peza

ELLE Meksika yayın yönetmeni


“Ben her markanın front row hakkında farklı bir stratejisinin bulunduğunu düşünüyorum. Ama Amerikan ve İngiliz editörlerinin önceliğe sahip olduklarını gözlemliyorum. Çin marketi de front row ve genel anlamda moda haftalarında önem kazanmaya başladı.

Chanel, Louis Vuitton, Balenciaga, Celine, Saint Laurent, Valentino, Prada, Miu Miu ve Dior defilelerinin kesinlikle en prestijlilerinden olduğuna inanıyorum. Amerikalı editörler farklı bir yayından gelen diğer editörlerle yan yana oturmak istemiyor. Ve hiç kimse blogger’larla birlikte olmak istemiyor.”

Domnica Margescu

ELLE Romanya moda direktörü


“Aktör ve aktrislerin, müzisyenlerin son yıllarda front row’u daha çok işgal ettiklerini gözlemliyorum. Bazı insanlar sırf front row’da oturtulmadı diye defile başlamadan mekanı terk ediyor. Eskiden gazeteciler ve satın almacılar front row’da otururdu. Şimdilerde oyuncular ve influencer’lar ön planda. Giyim stillerine gelince; bence Paris Moda Haftası çok elegan, New York relaks, Londra punk, Milano ise çok klasik.”

Marie Guerin

ELLE Belçika yayın yönetmeni


“Uzun yıllar boyunca front row’da ünlü gazetecileri, starları, satın almacıları gördük. Sonrasında Chiara Ferragni gibi bir sürü influencer istila etti front row’u. Fakat şimdi büyük bir değişim oldu. Dünyaca ünlü influencer’lar ve starlar yerine gazeteciler, satın almacılar ve lokal influencer’lar daha büyük yer kaplıyor. Hatta son defilelerde sosyal medya hesabımız için ünlü isimlerin fotoğraflarını çekmek istedim ama birini bulmak çok zor oldu. En önemli front row’lar bence Dior, Chanel, Louis Vuitton ve Versace. Ama Balenciaga, Celine ve Saint Laurent’nın şovlarında en önü kapmak hem daha zor hem de çok daha prestijli. Moda haftalarında gazetecilerin jean ve spor ayakkabı, ünlülerin tamamen marka, influencer’ların ise sokak fotoğrafçılarının dikkatini çekmek için oldukça gösterişli bir stilde giyindiklerini söyleyebilirim.”

YAZI: SELİN MİLOŞYAN