YETENEK Mİ, ÇOK ÇALIŞMAK MI?

İnsanlar birbirinden farklı yeteneklerle doğar. Bazen harcanıp giden yetenekler görürüz, bazen de tersine kendi yeteneğini yaratanları. Peki acaba hangisi daha gerekli: Yetenek mi, çalışmak mı?

Bir süredir düzenli olarak dans dersi alıyorum. Başladığım günden beri eğitmenlerim bana dansın yanında en çok da manevi olarak ilham oluyorlar. Dışarıdan bir göz dans stüdyosunda sadece hareket eden insanlar görebilir, benim gördüğüm ise tutku dolu savaşçılar. “Anlatılmaz, yaşanır” derler ya hani; onlara neden savaşçı dediğimi anlatamam, bunu siz ancak hissedebilirsiniz.  

Geçenlerde, bir ders bitiminde eğitmenlerimden Çisil Hoca etkisinden uzun süre çıkamadığım bir konuşma yaptı. “Ben yeteneğe inanmıyorum. İnandığım sadece iki şey var: çalışmak ve tutku. Dans yetenek işi değil, çok çalışmanın ve tutkunun sonucu. Sahne ışığı dediğimiz şey ise o tutkunun yüze yansıması sadece.” Sonrasında kafamda döndü durdu bir süre bu sözler. İnsanlar çoğunlukla yeteneği başarının temeline koyarlar. Peki yeteneği gereğinden fazla mı önemsiyoruz sahiden? Ya da bunu bizi korkutan başarısızlık ihtimalinden kaçmak için bir bahane olarak mı kullanıyoruz? Korkularımızı güçlendirmeye attığımız başka bir adım daha…

Başarının Gerçek Yüzü  

  Başarılı insanları “yetenekli” olarak etiketleriz her zaman. Peki gerçekten yetenekliler miydi ya da onlardan daha yeteneklileri yok muydu? Genellikle dünyaca ünlü kimselerin yeteneklerini övdükleri röportajları yoktur; hepsi hayatlarını mesleklerine adadıklarından, ne kadar çok çalıştıklarından bahsederler. Kobe Byrant emeklilik konuşmasında her sabah erken saatlerde antrenmanı için kalkıp gittiği ve yeterince yanlarında olamadığı için ailesinden özür dilemişti. Microsoft kurucusu Bill Gates 20li yaşlarının bir gününü bile çalışmadan geçirmediğini söylüyor. Şimdilerde Yahoo CEO’su olan Marissa Mayer, Google’da görev yaptığı zamanlarda haftanın 130 saatini çalışarak geçirmesiyle biliniyordu. Gazeteler/dergiler/kitaplar bunun gibi binlerce hikayeyle doludur çünkü gerçek dünya çok çalışmak, emek etmek üstüne kuruludur. 

“Yetenek çok çalışmadığında, çok çalışmak yeteneği alt eder.” Tim Notke – Basketball Coach

 Yetenek yok diye bir iddiada bulunamam, aksine bunun varlığına inanıyorum. Doğuştan çok hızlı koşan biri olabilirsiniz. Ancak bu, her zaman öyle kalacağınızın garantisini vermez. Antrenmanlarınızı aksattığınız birkaç günün sonunda bile gerilediğinizi veya başkalarının sizi geçmeye başladığını fark edebilirsiniz. Sürekli çalışma ve gelişme aşkı sizi o bitiş çizgisinden birinci olarak geçirir. Yeteneğiniz ise hedeflediğiniz yolda sadece daha hızlı ilerlemenize yardımcı olur, hepsi bu.

Yetenek doğumumuzla bize verilen bir armağan gibi bence. Ne olacağını ya da olup olmayacağını seçemiyoruz. Nerede dünyaya geleceğimizi seçemememiz gibi. Ki bizi biz yapan sahip olduklarımız değil, onlarla ne yaptığımız. Çalışmak ise her zaman bir seçimdir. Ne kadar iyi olmak istediğimiz, nereye gelmek istediğimiz… Hepsini biz belirleriz. “Ben bununla doğmadım ama bununla var olmayı seçiyorum.” Bir noktada kendimizi yaratmak gibi bir şey. Biz başarılara hep ön taraftan bakarız ve onun ışıltılarını görürüz. Karşıdan büyülü gözükebilir ancak büyünün varlığına inanılan orta çağda değiliz artık. Büyüyü biz kendimiz yaratırız aylarca, yıllarca çalışarak. Her ter damlası bizi bir adım daha öteye taşır, bir adım daha yaklaştırır kendimize, kendimizin daha iyi bir versiyonuna. Salt yeteneğe yaslanmak risktir çünkü insan yeterince iyi olduğu illüzyonuna kapılabilir. Ama hayatta yeterince iyi olmak diye bir şey yoktur. 

Mutlaka Sahip Olmanız Gereken Şey

Hayranı olduğumuz insanları o noktaya getiren de işte budur. Onlar varış noktasına inanmazlar, devamlı gelişmeye inanırlar. Onları bu kadar çalışkan yapan da sadece ve sadece tutkularıdır. İnsanın belki de en çok sahip olması gereken şey tutkudur, yetenek değil. Daha iyi olmak istemek, başaramayacağını düşündüğün her gecenin sabahına yeniden azimle başlamak, her durumda kendine inançlı kalmak, yaptığın şeyi her gün aynı heyecanla devam etmek… Kendini feda etmek böyle bir şey olsa gerek. İnsan ancak kendisini tanımlayan, yaşamın anlamı olan bir şey için kendisini feda eder. Hayat dengeden ibarettir. O yüzden siz yaptığınız şeye kendinizden soyut/somut bir şeyler vermedikçe ne siz ona ait olursunuz ne de o size.

 “Özel bir yeteneğim yok. Ben sadece tutkulu bir meraklıyım.” Albert Einstein

Unutmayın, Zaten Hatırlıyorsunuz

Tüm bu söylediklerimi bir masalından hatırlıyoruz biz. Kaplumbağa ve tavşan hikayesindeki gibi: Hızına güvenen tavşan rehavete kapılır, “yeterince iyi olduğunu” düşünür. Kaplumbağa ise azimle, tutkuyla devam eder. Tavşan tatlı rüyasından uyandığındaysa yeteneğinin bir anlamının kalmadığını görür… Bitirişi de Çisil hocanın klasik öğütlerinden biriyle yapmak istiyorum aslında. Çünkü bir süre içinizde yankılanacağına eminim. “Kendinize güvenin ama yeteneğinize güvenmeyin!”