Yeni Jön Karşınızda

Yeni Jön Karşınızda

ELLE ONLINE ELLE ONLINE 01 Haziran 2010
Yeni Jön Karşınızda
<#text>Onu ilk kez geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nin açılışında gördük. Törenin ardından gösterilecek Fransız filmi “Welcome”ın başrol oyuncularından biri olarak sahnedeydi. Sunucu adını anons edince mikrofona gelip kırık Türkçesiyle “Hepsine iyi akşamlar” deyince hepimiz güldük bu yakışıklı genç adama. Yaklaşık bir yıl içinde o kırık Türkçeden eser kalmamış. “Welcome”da Kürt mülteci rolüyle izleyen herkesin beğenisini kazanan Fırat Çelik, o gecenin ardından ana yurdunda kalmaya karar vermiş. Aldığı teklifler bu kararı vermesinde yardımcı olmuş. Ekranlara gelmeye başlayan “Kış Masalı” adlı diziylede Türkiye’nin yeni yakışıklılarından biri olduğunu kanıtladı. Onunla geçmişi, oyunculuğu, Paris-İstanbul’u, kadınları, aşkı konuştuk. Araya girmeden Fırat Çelik’i takdimimizdir! 


<#text>
YENİ JÖN



<#text> “1981’de Stuttgart’ta, Almanya’da doğdum. Arada birkaç sene Türkiye’ye dönüş var. Sekiz-dokuz yaşımdayken de Paris’e taşındık. Okula Paris’te gittim, orada büyüdüm. Babam inşaat işindeydi, annem evhanımıydı, bize bakıyordu; yeteri kadar zor bir iş zaten! dört kardeşiz, iki büyük ablam, bir tane küçük kız kardeşim var. Bu kadar kadının arasında, kadınları çok daha iyi anlıyorsun. Bu bir avantaj bence. Maçoluk da dozunda oluyor böylece. Liseyi bitirdim ve çalışmaya başladım. Babama destek olayım diye. Çok çeşitli işler yaptım. Gerçi her yaptığım işten kısa sürede sıkıldım. Etrafımdaki insanlar oyunculuk yapmamı söylüyorlardı.~


<#text> 20 yaşımdaydım, ne yapabileceğimi düşünüyordum ve tiyatroya başladım.” “Bir gün bir yönetmenle tanıştım tesadüfen: Thierry Harcourt. Bizim semtte oturan bir yönetmen. ‘Seni tanımıyorum, ama bir projem var, uygun olabilirsin o karaktere, bir deneyelim’ dedi. Bahsettiği proje, bir buçuk sene sonra başlıyormuş, bana söylemedi o sırada. Bir buçuk sene boyunca ben bu adamla çalıştım. 20’li yaşlarımın başında kendime pek güvenim yoktu. Tipi iyi olanlar olur, sokakta gezen, kendini pek keşfetmemiş olur ya hani… O, bana kendimi keşfettirdi. Birlikte egzersizler yaptık, kendimi tanıdım. Çocukluğuma dönmemi sağladı. Adam bana ‘şimdi sen böyleydin, böyle olacaksın’ dedi.  Sadece eğitimle geçti o süre. Annemle babamla konuştum, ‘nasıl bir çocuktum’ diye. İnsanın kendini tanıması zor; ama en azından dürüst oldum kendime ve daha çok güvenmeye başladım. Sonra zaten oyunculuktan zevk almam da bundan sonrasına rastlar.


<#text>
”SAHNEYE BÜYÜK ADIM“



<#text> Bir buçuk sene sonra proje başladı. Anthony Burgess’in yazdığı, Stanley Kubrick’in de sinemaya uyarladığı ‘Otomatik Portakal’! Dünyada ilk defa tiyatro olarak sahnelenecek. Öyle bir casting vardı ki inanamıyordum. Thierry bana ‘Kimse seni tanımıyor şu anda, bir okuma provası yapacağız, kendini göster’ dedi. Bir ara gittim tuvalete ‘Bu oyun senin kariyerini başlatacak, kendine inan!’ dedim. Gerçekten de öyle oldu. ~


<#text> Oyun çok beğenildi, haftanın altı gecesi kapalı gişe oynandı. Ajansım yoktu, menajerim yoktu. Röportajlarda bana hep ‘Siz kimsiniz, nereden çıktınız’ diye soruluyordu. Paris tiyatro camiası çok küçük; çünkü oraya girmek çok zor. Üstelik bir ‘yabancı’ olarak. Ben de ‘Nedeni Thierry Harcourt’ dedim. Onunla çok çalıştım, bana çok yardımı oldu.”“Otomatik Portakal’la kariyerim başladı. Ardından birkaç oyunda ve bir televizyon dizisinde rol aldım. Üç sene geçti. Bi gün menajerim aradı, Phillippe Lioret bir filmin çekimlerine başlayacakmış. Mültecileri konu alan bir film. Filmde bir Türk karakteri var. Onu oynamamı istiyorlar. Önce tereddüt ettim. Türkçem neredeyse hiç yok. Senaryoyu okudum, muhteşem! Çok beğendim. Zaten Lioret çok sevdiğim bir yönetmen. Dil konusunu çözerim dedim ve kabul ettim. İlk iş Paris’teki Türklerle konuşmaya, onları dinlemeye başladım. Doğu şivesiyle konuşmam gerekiyordu, o şiveyi kulağıma yerleştirdim. Hazırlandık, gittik filmimizi çektik. Gösterimler için Berlin’e gidecektik, bu arada İstanbul da var dediler. Büyük bir sürpriz oldu benim için.Yıllardır Türkiye’ye gelmemiştim. İstanbul Film Festivali’nin açılış filmi oldu ‘Welcome’. Üç gün için geldim, sonra Paris’e döndüm. Ardından iki hafta sonra tekrar geldim. ‘Burada mutlaka çalışman gerekiyor, sana iş imkanları var’ dediler. Ben de güzel bir macera olur dedim ve geldim.~


<#text> ”“TÜRK SİNEMASINI SEVİYORUM”“


<#text> Macerayı severim aynı şeyleri yapmaktan sıkılıyorum. Hep yeni şeyler lazım hayatta diye düşünüyorum. Yıllarca Paris’te yaşadım ve hiç Türkiye’ye gelmedim. Çok da merak etmiyordum açıkçası. Ama çok enteresan, geldikten sonra çok şey öğrendim burada. Bir kere sistem olarak çok farklı. Bunu da güzel bir macera olarak yaşıyorum. Sinemasını seviyorum, geldiğimden beri Türk sinemasını yakından izliyorum. Gerçi dizi sektörü birazcık zor,  kolay değil. Ama bazı şeyleri aşınca güzel şeyler olacak. Her yaşadığım bir deneyim benim için. Olmadı mı, Paris’e dönerim. Hiçbir kaygım yok.”


<#text>
KIŞ MASALI



<#text>
İstanbul’a gelince bir arkadaşım sayesinde Most Production’a gittim ve Gül Oğuz’la tanıştım. Konuştuktan sonra yeni çekeceği dizideki bir karaktere çok uygun olduğumu söyledi. “Ağustos’ta projeye başlayacağız; dön Paris’e, kendini hazırla, gel.” dedi. Paris’ten birkaç ay sonra döndüm, Cihangir’e yerleştim. 1-2 aylığına dil okuluna gittim, Türkçemi düzelttim. Amacım, kendi sesimi kullanmaktı, dublaj sevmiyorum ben. Gül Hanım bana çok güvendi, İngilizce konuşuyordum ilk başlangıçta, sonra iki ay içinde, Türkçe espriler yapmaya başladım.Tabii bu çalışmakla oluyor, ben de sabahtan akşama kadar ders çalıştım. Derken Bursa’ya gittik ve ‘Kış Masalı’nı çekmeye başladık. Her şey çok güzeldi. Elbette diziyle sinema arasında farklar var. Dizide her şey daha çabuk olmak zorunda.~ Zaman çok dar. Orada da şöyle bir şey varki;  iyi oyuncu olup olmadığın belli oluyor. Sinema sektöründe daha çok derinlerine gidiyorsunuz karakterin. Ama dizide zaman yok öyle. Ben gerçi üzülüyorum, bir karakteri hazırlamak öyle aniden olmuyor maalesef, ne oluyorsa, orada minimumu yapıyorsun. Kendini oynuyorsun, bir değişiklik yaratamıyorsun. Olmuyor maalesef. Ama onu yurt dışında yapabiliyorsun, daha çok zamanın var. O konuda sistem çok farklı.


<#text>
OYUNCUNUN EGOSU



<#text> Oyunculuk kolay bir meslek değil. Herkes çok rahat zannediyor. Güçlü olman gerekiyor. Oyuncular egoları yüksek insanlar. Ama her zaman da çalışamıyorsunuz. Bu işi seçmem için kimse beni zorlamadı, ben oyunculuğu seçtim. Zor bir meslek, ne zaman güzel oluyor biliyor musunuz; kameranın karşısına geçtiğin zaman. Yoksa o bekleme hali çok zor bir şey… Teklif olarak Kış Masalı vardı. Bir maceraydı ve ben karar verdim. Belki güzel işler kaçırmış olabilirim Paris’te, ama bir karar aldım ve buradayım.


<#text>
İSTANBUL’DA DA “GURBET”



<#text> İstanbul’da bazen mutlu, bazen mutsuz oluyorum. Bir kere ailem çok uzakta. Benim en büyük desteğim ailem. En büyük hocam ablamdır benim, kötü bir durum olduğunda annemi arıyorum, annem rahatlatıyor beni, ya da ablalarım. Ondan sonra aniden bir ülke değiştiriyorsunuz, her şey değişiyor, insanlar filan. ~


<#text> Bunlar kolay şeyler değil. Paris küçük bir şehir aslında, herşey kontrol altındaydı. İstanbul çok büyük, hiçbir şey kontrol altında değil. Bazen korkuyorum, nereye geldim diyorum. Aynı zamanda İstanbul çok güzel bir şehir, güzel şeyler görüyorum, güzel insanlar tanıyorum. Aslında bu haller oyunculuk için çok da besleyici. Ama Paris’i çok özlediğim günler oluyor.


<#text>
SANA BİR SES VEREBİLSEYDİM...



<#text> Gitar çalıyor, beste yapıyorum. Sözlerini de yazdığım şarkılarım var.  Fransızların ünlü şarkıcısı Jacques Brel tarzı. Biraz melankolik. Kendim söylüyorum. Birkaç arkadaşıma dinlettim, beğendiler. Daha çok hobiydi, evimde keyifli vakit geçirmek, eğlenmek için. Ama şimdi üzerinde düşünmeye, fikir üretmeye başladık. Bakalım ileride bir sürpriz olabilir.


<#text>
DOĞRU İNSANLA AŞK



<#text> Şu an aşık değilim ama olmak istiyorum, aşk çok güzel bir şey. En başta dengeyi sağlıyor. Ama ben özgürlüğüme de çok düşkünüm. Aynı zamanda bu dengeyi kuracak bir kız olsun da istiyorum. Doğru insanı bulmak kolay değil. Aslında aşkın başlangıcı arkadaşlıktır, bir insanla iyi anlaşıyorsan, sinemaya gitmeyi seviyorsan, konserlere gidebiliyorsan ve o insanla kendini rahat hissediyorsan, bence bu aşkın başlangıcıdır. Türk kadınları çok güzel. Ama üzerlerinde sanki biraz baskı varmış, rahat değillermiş gibi hissediyorum.


<#text>
MATTHEW McCONAUGHEY Mİ?



<#text> Evet, sık sık McConaughey’e benzediğim söyleniyor. Bu benzetilme durumu beni hiç rahatsız etmiyor. Niye etsin ki! Yakışıklı, boylu boslu, herkesin beğendiği bir aktör. Ama ben ondan daha iyi bir oyuncuyum.


<#text>

ETİKETLER
SON HABERLER

Dergide Bu Ay

ELLE Şubat sayısı Çıktı!

ELLE Şubat sayısı Çıktı!

Bu ay kapağımızda 2024'e farklı ve çok heyecanlı başlangıçlarla giren Eda Ece var.

BU SAYIDA NELER VAR?

E-Bülten Aboneliği

E-bültenimize şimdi abone olun,
magazin dünyasındaki tüm gelişmelerden anında haberiniz olsun.