NE GÜZELSİN SEN HAZAL KAYA

Hayata Hazal Kaya’nın penceresinden bakmayı denediğinizde her anlamda hafifleyip özgürleşeceksiniz.

Hadi itiraf edelim hepimizin kafasının içinde Hazal Kaya ile ilgili birtakım önyargı ve sorular hep dönüp dolaştı. En başta boyunu sorguladık, şimdilerdeyse hamilelik sonrası kilolarını verip veremediğini çok merak ediyoruz. İtiraf edeyim ben karşımda bu derece doğal, samimi ve rahat birini görmeyi beklemiyordum. Stüdyodan içeri girdiğinde Hazal Kaya’nın geldiğini bile anlamadım ta ki sanki ailesinden biriyle konuşuyor gibi bana ve tüm set ekibine oğlu Fikret’in yemek yemesini, gazını anlatmaya, en yakın arkadaşlarıyla sohbet eder gibi fotoğraflarını göstermeye başlayana kadar. İçimizden biriydi ve bunun için rol yapmıyordu. Ve o da, içimizden biri olarak ve çoğumuz gibi yıllarca kilolarını, boyunu dert etmiş, bedensel ayrımcılığa maruz kalmış, oyunculuğuna göre değil vücut ölçülerine göre değerlendirilmiş bir kadın. Hamileliği boyunca değişen ve dönüşen vücudunu, yuvarlaklaşan karnını, büyüyen gıdısını, kalınlaşan kollarını görüp keşfettikçe kendini çok beğeniyor ve çok sevmeye başlıyor. Ve anneliğiyle birlikte, aslında onu da yiyip bitiren “hadi spor yapayım, doğum kilolarımı vereyim” baskısından kurtulup hem yeni anneliğinin, hem de hamileliğinin tüm izlerini taşıyan değişen bedeninin keyfini çıkarıyor.

Kendini olduğu gibi beğenme, sevme, güzel bulma hissinden mutluluk duyarken ve bunun aslında ne büyük bir özgürlük olduğunu ayrımsarken bir yandan da yıllarca kendini sevmeye izin verilmediği için öfke duyuyor. “Olduğumuz gibi biricik ve güzeliz, bu şekilde mutlu olduktan sonra bu mutluluğu hepimiz hak ediyoruz” diye anlatıyor.

Her ne kadar pandemiyle birlikte hayat planlarımızı bir süreliğine dondurmuş da olsak Eylül, biz dergiciler için heyecanla yeni sezona, önemli bir sayıya hazırlık yapmanın ötesinde hepimiz için başlangıçlara, bilinmeyenlere ve heyecanlara koşmak, sonbaharın enerjisiyle yenilenmek demek. Hazal Kaya’nın da söylediği gibi, “Yeniden başlamak hep çalışmak, hep hazırlık yapmak, umut etmek, merakla beklemek... Kısaca hayatın ta kendisi.”

Ve şimdi yeniden başlarken karantina boyunca en fazla vakit geçirdiğimiz kendimizle, bedenimizle yeniden barışma, onu olduğu gibi sevme ve kabul etme sürecine girerek yeni bir sayfa açabiliriz hayatımızda. Bunu yaparken beden olumlama konsepti paralelinde hazırladığımız ELLE Eylül sayısından ve kapağında yer alan Hazal Kaya’nın duruşundan, kurallara başkaldırışından, kendini olduğu gibi sevmesinden, özgüveninden ilham alın.

Annelik sizi ve hayatınızı nasıl dönüştürdü?

Genç anne olmayı gerçekten çok istiyordum, nitekim 29 yaşımda aldım kucağıma Fikret’i. Neyle karşılaşacağımı bilemediğim için son ay bir panik aldı beni, “hayatım tamamen değişecek, acaba ne gelecek başıma?” diye ama doğduğu günden beri büyük mutluluk getirdi hayatımıza. Ben de çalışan bir anneyle babanın kızı olduğum için çocuğu işime, hayatıma bir engel gibi değil, yol arkadaşı gibi görmekte zorluk çekmedim. Bizimle birlikte sete, işe, tatile, her yere gelmesinin onun dünyasını da zenginleştireceğini, ufkunu açacağını düşünüyorum. Kendinden daha çok düşündüğün, tarif edilemez bir sevgiyle bağlı olduğun minik bir insanın varlığı çok kolay kendini unutmana, ertelemene sebep olabilir ama elimden geldiğince ihtiyaçlarımı yerine getirmeye çalışıyorum. Sonuçta sadece anne değil, bir kadınım, birinin karısı, sevgilisi, annemin çocuğuyum, oyuncuyum ve daha birçok başka rolüm var hayatta. Hepsini aynı anda yapmaktan da çok mutluyum.

Annelik kutsallaştırılıyor ve anne olunca her şeyden vazgeçilmesi bekleniyor.

Anneliğe dair belirlenmiş sınırlardan, yapabilirsin, yapamazsın’lardan, öyle giyemezsin, böyle diyemezsin’lerin hepsinden uzak tuttum kendimi hep. “Nasıl doğurdun?”dan, “emziriyor musun?”a korkunç bir baskı sistemi var kadınların üstünde. Hiç üstüme alınmadım açıkçası, neyi doğru buluyor, neye inanıyorsam öyle yaptım, yapıyorum.

Bebeğin dünyaya geldikten sonra o keşif süreci, hayata yaklaşımı çok ilham verici. O merak ve keşfetme arzusu, hayata karşı hevesi bana da yansıyor. İzin verirsen, doğru ifade edebilirse hiçbir duygusu uzun sürmüyor, gazı varsa çıkarıp oyun oynamaya devam ediyor. Klişe bir tabir ama çok an’da çok burda. Derdini anlatıyor, sorunu çözüldüğü anda da devam ediyor. “Biz de böyle yapalım ya” diyorum. Nasıl biri olduğunu, neyi sevip neyi sevmediğini anlamaya çalışıyorum, oğlumu tanımaya, sağlam bir ilişki kurmaya gayret ediyorum. Böyle bir keyif varken de kimin ne beklediğiyle vakit kaybedemem açıkçası.

Onu hangi değerlerle büyütüyorsunuz? Nasıl hayalleriniz var Fikret’le ilgili?

Hiç hayal kurmuyorum, aksine o ne hayal edecek kendiyle ilgili, onu çok merak ediyorum. Ne yapmak isterse başımın üstünde yeri var, hayallerinin sınırı olmasın. Denesin, yanılsın, hata yapsın, korkmasın hiç. Şu an bebekken sahip olduğu merakını ve özgürlüğünü umarım hayat boyu kaybetmez, en büyük gayem, bu yolda ona destek olmak.

Dergide bu ay farklı yaş, beden, renk ve tercihlerdeki kadınları bir araya getirerek standart güzelliğe başkaldırıyor, tüm kadınlara olduğunuz gibi değerlisiniz, güzelsiniz diyoruz. Siz de hayatınız boyunca standart güzellik algısıyla savaşmak zorunda bırakılıp herhangi bir bedensel aşağılanmaya/ayrımcılığa maruz kaldınız mı?

Bu konseptte yayımlanan ELLE Eylül sayısının kapağı olmak benim için çok mutluluk verici çünkü yıllardır bu meselelerle şahsen uğraşıyorum. Küçük yaştan beri oyunculuk yaptığım için herkesin gözünün önünde yaşadım tabi başıma gelenleri. Önce takoz kullanıyor haberleri çıktı, boyum kısaymış onun altı çizildi. Düşük zekalı şakaların, soruların sonu gelmedi. Sonra kilo aldığım bir dönem oldu, şeker hastalığımın tespit edildiği dönemdir hatta, gazetelerde korkunç başlıklar atıldı, sosyal medyada çok yaralayıcı olabilecek şeyler yazıldı, çizildi. Bir noktada kendimizi herkesin yorumuna açtığımız bir iş yaptığım için bunların olabileceğini kabul ederek daha az etkilendim bütün bu süreçlerden ama beni takip eden, seven pek çok genç kızın da başıma gelenlerden etkilendiğinin farkındaydım.

Nasıl tepki verdiniz yaşadığınız ayrımcılığa ve bununla nasıl savaştınız?

Özellikle o dönemde çıkıp bu bana yaptığınızı bu konuda hassas insanlara yaptığınızda, zayıflama haplarıyla, gereksiz ameliyatlarla kendilerini öldürmelerine bile sebep olabiliyorsunuz, yapmayın dedim. Daha çok güçlenmek, başkalarına da güç vermek arzusu yarattı bu uğradığım şiddet. Öyle bir noktada ki güzellik standardı, hepimize böyle olun diye örnek gösterilen kadınlar bile mutlu değiller bedenlerinden. Daha da iyi olmaya ya da sahip olduklarını korumaya odaklılar yalnızca. “Taş gibi kadın” dediğim birinin diz kapağının üstünde yağlanma oldu diye üzüldüğünü gördüğüm gün kafam açıldı. “Hiçbirimiz mutlu olamayalım da daha çok tüketelim, daha değersiz hissedelim” gibi bir sistemin içindeyiz.

 Bu işin bir sonu yok, hep daha iyisi, hep daha güzeli...

Mevzu kadına gelince bir değersizleştirme sistemi çalışıyor aslında. Sosyal medya ve moda endüstrisi de çok körüklüyor bu değersizleştirmeyi. Dolayısıyla şu an moda endüstrisinin bu uyanışı ve artık bunu böyle yapmıyoruz, farklılıkları kucaklıyoruz demesi çok kıymetli. Şimdi feminizm ve beden olumlama konsepti moda ve bu iyi bir şey, faydalı bir şeyin moda olması harika. Sürdürülebilirlik için de aynı şeyi söyleyebilirim. Keşke her sene böyle modalarımız olsa.Kilo aldığım dönem kapak çekimine gidip sonrasında iç sayfalara alındığımı öğrendiğim oldu, bu böyle bir sistem.Ama değişim umut veriyor.

Evet, dergiler kapağına kilolu diye kadını koymadığı gibi dizi sektörü de kilolu diye kadına başrol vermiyor.

Aslında anlatmaya alıştığımız hikayelerle de ilgisi var bu tercihin. Kilolu kadınlara dair bir hikaye anlatılamazmış, insanlar güzellik standartlarına uyan kadınların hikayelerini izlermiş gibi bir hal vardı bütün dünyada, ama bu kırıldı aslında. Bizim de zamana ihtiyacımız var sadece. Diğer yanda n zayıf ya da güzel kadınlar da sadece öyle oldukları için başarılı olmuyorlar. Bu algı da çok klişe ve yanlış, bu değersizleştirmenin bir parçası. Kadınların yeteneğinden, kendilerini ne kadar geliştirdiklerinden, başarılarından bahsetmeyi sevmiyoruz, daha kötüsü bilmiyoruz bile. Her hal ve şartta kadınlara burun kıvıracak bir şey buluyoruz mutlaka.

Sonu gelmeyen bir döngü var ortada. Peki bunun son bulması ve en azından doğru olmadığı hakkında farkındalık yaratmak için ne yapılmalı?

Herkes kendinin farkında olsa yeter aslında. Hepimizin kafasında küçük, sert bir yargıç var bu sistemin, döngünün yarattığı, kendimizden başlayıp herkesi asıp kesiyor. Ona mani olmayı öğrenmekle başlamak lazım işe. İster istemez hepimiz önce kendimizi sonra diğer kadınları deli gibi yargılıyoruz. “Bir dakika hata yapıyorum” demek, değiştirmek lazım bu sistemi. Doğumdan sonra hızla kilo vermeye o kadar odaklandım ki, elbette bir film vardı hazırlanmam gereken ama kafamın içindeki o “ne kadar hızlı kilo verirsem o kadar iyi olur” diyen sesi susturamadım. Bu da tamamen takdir görme hevesi. Ne fena.

Hayatınızın en mutlu deneyimlerinden biri olan anneliği doyasıya yaşamayı bir kenara bırakıp bu zayıflama ve takdir görme meselesiyle uğraşıyorsunuz.

Aynen öyle. Bir de şu var; hamileyken o kadar güzel hissediyordum ki anlatamam. Hem çok mutluydum, hem de sırf kendimi çok güzel bulduğum için özgüvenim çok yüksekti. O hissi hiç unutmamaya çalışıyorum. Kendimi her yargılamaya kalktığımda o hisse dönmek için çaba sarf ediyorum. Bu arada elbette “öf ne biçim kilo aldı hamilelikte” diye konuşuldu, aldığım kilolar basının dikkatini çekti.

Tüm bu eleştiriler, tüm bu şiddetten dolayı içinde bulunduğumuz süreci, her ne olursa olsun, hastalık veya hamilelik, tam olarak algılayamıyoruz. Hep başkalarının gözünden bakıyoruz yaşadıklarımıza. Şimdi düşününce özgüvenimin, mutluluğumun nasıl göründüğüme bağlanmış olmasına çok öfkeleniyorum. Bu kendiyle mutlu olma halinin elimden alınmış olmasına da… Günün sonunda kendi potansiyelimizi gerçekleştirmemizde çok önemli bu iki temel duygu.

Demek ki kendimize bakmak, kendimizi sevmek her şeyden çok daha önemli.

Kendini takdir etmek, kendini sevmek, kendine değer vermek, önce kendi onayına ihtiyaç duymak ve başkalarının gözünden bakmayı bırakmak aslında ihtiyacımız olan. O başkaları dediklerimizin de deneyimlerini, dertlerini, neye nerden baktıklarını vs bilmiyoruz ki. Sosyal medyada mesela, birisi zehrini kusuyor senin fotoğrafının altına ama biraz dikkatli bakarsan görüyorsun ki konunun seninle hiçbir ilgisi yok. Senin fotoğrafın onun için neyi temsil ediyorsa ona saçıyor o nefreti. Dolayısıyla ciddiye alınır bir yanı yok ama bir olumsuz yorum yüzünden günlerce kendini kötü hisseden insanları da biliyorum. Biraz her şeyi bırakıp kendimize vakit ayırıp çözmemiz lazım bu kendini sevme işini. Bu meditasyonla mı, sporla mı, yogayla mı yoksa bambaşka bir yolla mı olur, bakmak lazım. Biraz kendi kendine kalmaktan, yüzleşmekten geçiyor bence.

İnsanın kendiyle yalnızlaşması, kendini başkalarının, idealin penceresinden görmekten vazgeçmesi gibi...

 Kendine yüklenmekten vazgeçmesi evet. Başkalarına gösterdiğin tahammülü, sevgiyi, şefkati kendine göstermekten bahsediyorum. Geçtiğimiz gün bir arkadaşım geldi, oturup konuşuyoruz. “Kilo aldım” diyor, ben de “mesele değil verirsin” diyorum. Ama bunu kendime söyleyemiyorum. “Yemeseydim keşke orada” diye kötü hissediyorum bir de. Bunu iyileştirmekle başlamaktan bahsediyorum. Bu deneyimleri de birbirimizle paylaşmayı önemli buluyorum çünkü çoğunun ortak olduğunu biliyorum. Anlaşıldığını hissetmek, yalnız olmadığını bilmek güç veriyor çünkü.

Feminist motto’yu hatırlarsak kadın kadının yurdu olacak.

Evet, neden olmasın. Ben buna yakın bir şey söylediğim zaman bir gazeteci kadın, “O da nerede yaşıyor ya, uzayda heralde!” diye bir tweet atmıştı. Önce çok şaşırdım, sonra o üstten bakışın, öfkenin, o iğneleyici dilin altındaki yetersizlik ve özgüvensizlik hissi o kadar tanıdık geldi ki. Birçok noktada hepimiz benzer şeyler hissediyoruz. Hem başımıza gelenler yüzünden, hem de bize öğretilen ve karşısında durma gücünü bulamadığımız, savaşamadığımız, yenildiğimiz her duygu ve düşünce yüzünden. Sırf bunun için bile birbirimize ihtiyacımız var.

Sizin gibi geniş kitlelere hitap eden kadınların bu konuda ses çıkararak farkındalık yaratması çok önemli.

 Elbette ses çıkarmamız önemli, büyük kitleleri etkileyen kadınlar olarak ama desteğe ihtiyacımız var. Sosyal medyayla ilgili söylemek istediklerim var aslında. Milyon takipçili hesaplar var ve bugüne kadar bütün varlıklarını negatif etkileşimden, özellikle kadınlar üzerinden, “hangisi daha güzel, hangisi daha iyi giyinmiş, ne takmış, kim ne estetik yaptırmış, kimi beğendik, kimi beğenmedik” mantığından kurmuşlar; bir bilirkişi, yargı mercii gibi takılıyorlar. Bugün sırf moda diye #body shamingehayır, #fatshamingehayır, #kadınasiddetehayır yazıyorlar. Samimi bulup bulmamak konu değil ama farkındalıklarını artırmaları, ne yaptıklarını görmeleri gerekiyor. Etkiledikleri kitle oldukça büyük.Kadın oyuncuları sadece daha iyi göründükleri zaman “şu operasyonları yaptırdı”, “evrim geçirdi” diye yaftalıyor, onlara özenenleri de estetik operasyona yönlendiriyorlar. Foyası ortaya çıkmış gibi de çirkin bir algı oluşuyor.

Samimiyetsizlik var işin içinde...

Bu isimleri taşlamak için söylemiyorum sadece değişim önemli. Medya dilini değiştirmeyi öğrenirken sosyal medya da sorumluluğunun farkında olmalı. Sen varlığını “bu iyi giyiniyor, bu kötü giyiniyor”dan sürdürüyor olabilirsin ama düzeni değiştirmek de senin elinde. Bunu yine yap ama daha pozitif bir yerden, daha az yaralayıcı şekilde yap. Negatif etkileşimin daha yüksek olduğunu biliyorum ama pozitif etkileşimi de deneyelim ve sonuçlarını hep birlikte görelim.

Anneniz feminist bir avukat. Böyle bir annenin çocuğu olmak nasıl bir duygu? Hangi değerlerle büyüdünüz? Ondan öğrendikleriniz hayatınızı, duruşunuzu, kimliğinizi nasıl şekillendirdi?

Hem kadın hem insan hakları savunucusu bir kadının kızı olarak tabii ki başka bir farkındalık ve hassasiyetle büyüdüm. Anneme çok şey borçluyum; güçsüz hissettiğimde kalkıp devam etmeyi ondan öğrendim ve bunu ona bakarak yaptım. Hayat bana cömert davrandı bu konuda, yanı başımdaki değerli kadın modellerinin yanı sıra birlikte çalıştığım isimler de hep böyle kaya gibi kadınlardı. Dolayısıyla örnek aldığım, bayıldığım, izlerini takip ettiğim güçlü kadın listem kabarık. Aralarında Beren (Beren Saat), Zerrin (Zerrin Tekindor), Nebahat Abla (Nebahat Çehre), Vahide Abla (Vahide Perçin), Songül (Songül Öden) ve Ceyda’nın (Ceyda Düvenci) bulunduğu çok kalabalık, çok kıymetli bir liste. Söylediğim her cümlenin arkasında bu kadınların öğrettikleri var.

Uzun bir aradan sonra Benden Ne Olur filminin çekimlerine başladınız. Projeden ve senaryonun sizi nasıl cezbettiğinden bahsedelim.

 Kitabın ve filmin yazarı Aslı Kızmaz’ı sosyal medyadan takip ediyordum. Sonunda karşılaştık ve bir anda yeni tanıştığım birine anlatmayacağım şeyleri anlatırken buldum kendimi. Yıllardır tanışıyormuş gibi hissettik. Kitabı yolladı bana ve okuduktan sonra tek hissim “bu bir film olmalı ve ben oynamalıyım” oldu. Senaryo gibi yazmış zaten. Kitap, Sertab Bal adında hayat enerjisi çok yüksek, “Benden ne olur”u arayan bir kızın hikayesi. Başarmasını çok istediğimiz bir kız Sertab. Etkilendiğim şey şu oldu: Bu kızın mutluluğu ya da varlığı romantik komedilerdeki gibi bir erkeğe ya da onunla yaşayacağı ilişkiye bağlı değil. O sadece yolunda yürüyor ve o yolda âşık da oluyor, başarısız da. Düşüyor da ama asla yılmıyor. Bu çok sağlam bir kadın hikayesi ve maalesef karşılaşması çok zor bir hikaye kadın oyuncular için.

Siz hamile kalınca film ertelendi.

Evet filmi geçen yaz çekecekken hamile kaldım, eyvah dedim başkası oynayacak. Patronu aradım, “Ne olur beni bekleyin” diye rica ettim, hiç beklemiyordum ama o da “filmi erteleyeceğiz, doğur gel” deyince çıldırdım sevinçten. Eklemek istediğim önemli bir şey var: Aslı’yla kurduğumuz gönül ve iş birliği beni çok mutlu ediyor. Onun hayallerine ortak olmak, hem çok eğlenceli, hem de bu hayalleri gerçekleştirirkenki hevesi, çalışkanlığı ve azmi bana ilham veriyor. Dişiyle tırnağıyla yapıyor her şeyi. Hayallerimi gerçekleştirmekle ilgili de en büyük gücü ondan ve onun gibi ilham verici kadınlardan alıyorum. Dayanışmayla, üreterek birbirimizin hayatına ne acayip dokunabildiğimizi, hayatın ne kadar zevkli ve kolay hale geldiğini keşke görebilse herkes.

YAZI: SELİN MİLOŞYAN 

FOTOĞRAFLAR: TUĞBERK ACAR 

MODA EDİTÖRÜ: ASLI ASİL

Saç: İbrahim Zengin/ No21

Makyaj: Hakan Kültür

Fotoğraf Asistanları: Fırat Arslan, Abdülkadir Arslan, Batuhan Saraçoğlu

Moda Ekibi Asistanı: Seda Desovalı

Saç Asistanları: Suat Ürün, Aykut Yerlikaya/ No21

Makyaj Asistanı: Coşkun Ayyıldızoğlu

Prodüksiyon: art+ist