• GÜN
  • SAAT
  • DAKİKA
  • SANİYE

Muhteşem Marty ve Kimliğin Provası

Bir filmi izlerken ilk refleksim hikayeye kapılmak olmuyor. Önce kumaşa bakıyorum. Dikişe, omza, yakaya… Bir vintage toplayıcısı olarak gözüm, karakterlerden önce kıyafetlere gidiyor.

Hakan Bahar HAKAN BAHAR 13 Ocak 2026
Muhteşem Marty ve Kimliğin Provası

Kapak Fotoğrafı: Marty Supreme


Yönetmenliğini Josh Safdie'nin yaptığı "Marty Supreme"i izlerken de böyle oldu. 1950’lerin estetiğini “yeniden üretmeye” çalışan bir filmle karşılaşmadım; daha çok, o dönemin içinde kalmış, oradan hiç çıkmamış parçalarla kurulan bir dünya izledim. Sanki bir arşiv açılmıştı — ama müze gibi değil, yaşayan bir arşiv.

Instagram/ @a24, Fotoğrafçı: @jimagraphy

Bu hikayenin bu kadar ikna edici olmasının bir nedeni de filmin arkasındaki bakış. Safdie’nin sinemasına aşina olanlar için bu tanıdık bir dünya: hızlı, huzursuz, takıntılı ve daima sınırda dolaşan karakterler. Film tamamen hayal ürünü bir figür anlatmıyor. Timothée Chalamet’nin canlandırdığı Marty Mauser karakteri, 1940’lar ve 50’ler New York’unda masa tenisinin yeraltı sahnesinde efsaneleşmiş gerçek bir isimden, Marty Reisman’dan esinleniyor. Reisman için masa tenisi bir spor olmaktan çok bir performanstı; oyun, beden, tavır ve giyim birbirinden ayrılmıyordu.

Instagram / @tchalamet

Filmi izlerken ilk fark ettiğim şey, "Marty Supreme"in 1950’leri yeniden kurmak gibi bir derdi olmadığıydı. Dönemi temsil etmiyor; onun içinde nefes alıyor. Kıyafetler vitrinlik değil, yaşanmış. Yeni görünmüyorlar çünkü yeni değiller — hatta yeni olduklarında bile. Bu bilinçli yorgunluk hali, filmin temposu kadar karakterin ruhunu da belirliyor. 1950’lerin erkek stili burada bir nostalji nesnesi olarak ele alınmıyor. Geniş omuzlu ceketler, sert ütülü beyaz gömlekler, pinstripe takımlar ya da pamuklu tişörtler bir “şık olma” meselesi değil, hayatta kalma biçimi. O yıllarda stil sınıfla, hırsla ve bulunduğun mahalleyle doğrudan bağlantılı. Marty’nin üstündeki her parça, olmak istediği adamla hâlâ olduğu adam arasındaki mesafeyi ölçüyor. Filmi izledikçe şunu hissediyorsun: Bu karakter için kıyafet, aynaya bakmakla ilgili değil, dışarı çıkmakla ilgili. Ceket bir zırh, takım elbise bir maske. Günlük hayatında giydiği takım, sevmediği işinin üniformasıyken, ciddiye alınmak istediği anlarda seçtiği o “özel” takım, kendine kurduğu başka bir ihtimal. 1950’lerin New York’unda erkekler böyle giyiniyordu çünkü başka türlü ayakta duramıyorlardı.

Instagram / @tchalamet

"Marty Supreme", stili süs olmaktan çıkarıp davranışa dönüştüren filmlerden biri. Kumaşın nasıl kırıştığı, ceketin omuzda nasıl durduğu, pantolonun yürürken nasıl hareket ettiği… Hepsi zamanı, bedeni ve arzuyu taşıyor. Ve belki de bu yüzden film, dönemi anlatmaktan çok daha fazlasını yapıyor: 1950’lerin içinde yaşayan bir adamın, kendini sürekli yeniden denemesini izletiyor.

Instagram / @tchalamet

Marty’nin gardırobu da bu yüzden bir stil koleksiyonu gibi değil, hayat bölümleri gibi kurgulanmış. Çalıştığı ayakkabı dükkanında giydiği takım elbise onun üniforması — sevmediği ama her gün içine girmek zorunda olduğu bir kabuk. Aynı takım, başka bir bağlamda güç ya da prestij değil, bir sıkışmışlık hissi yaratıyor. Ve sonra o “özel” takım var: Marty’nin kendi mahallesinin dışına çıktığında, ciddiye alınmak istediğinde giydiği. Burada kıyafet, karakterin hayalini taşıyor. Bu noktada kostüm tasarımı, dekor ya da dönem süsü olmaktan çıkıyor. Kıyafetler, Marty’nin kendini deneme alanı haline geliyor. Her ceket, her omuz genişliği, her pantolon paçası başka bir “olası Marty”yi işaret ediyor. Film boyunca onun farklı versiyonlarını izlememizin yolu, kıyafetlerden geçiyor.

Instagram / @tchalamet

Bu hissin arkasında, kostümü bir “stil” meselesi olarak değil, yaşanmışlık meselesi olarak ele alan bir bakış var. Miyako Bellizzi’nin işi tam da burada ayrışıyor. "Marty Supreme"de kıyafetler karakterden rol çalmıyor, tam tersine onunla birlikte yoruluyor. Bellizzi’nin yaklaşımı bir moda referansları oyunu değil. Deadstock kumaşlar, döneme uygun pamuklular, özel üretilmiş ama bilerek eskimiş gibi duran parçalar… Hepsi tek bir amaç için var: Kıyafetin, bedenle ve zamanla ilişki kurması. Bunu izlerken, yıllardır elime aldığım vintage parçaları düşünüyorum. Bir ceketin omuz hattının neden bu kadar sert olduğunu, bir tişörtün neden bugünkülerden daha ağır hissettirdiğini… Filmdeki detaylar -gözlük camlarının numarası, takım elbiselerin bilinçli kusurları, aynı gri takımın onlarca sahne boyunca tekrar edilmesi- bana tanıdık geliyor. Bir parçayı ideal haliyle değil, kullanım içindeki haliyle okuruz. Bellizzi’nin kostümü de tam olarak bunu yapıyor; kıyafeti bir anlatı aracına dönüştürüyor ama bunu asla bağırarak yapmıyor. Ve belki de "Marty Supreme"i bu kadar güçlü kılan şey bu sessizlik. Film 1950’lerin stilini yüceltmiyor, romantize etmiyor. Onu olduğu gibi bırakıyor. Sert, ağır, bazen rahatsız edici. Çünkü Marty’nin dünyası da böyle. Kıyafetler bir başarı vaadi değil, bir deneme alanı. Marty’nin kendini yeniden kurma çabasını, en dürüst haliyle taşıyan şey de bu.

Instagram / @tchalamet

Ben şuna inanıyorum: Gerçek stil, yeni olduğu için değil, zaman taşıdığı için etkileyicidir. "Marty Supreme"de izlediğimiz de tam olarak bu. Kıyafetler dönemi temsil etmiyor, dönemin içinde yaşıyor. Ve film bittikten sonra akılda kalan şey, tek bir ceket ya da takım değil, bir adamın, 1950’lerin stili içinde kendine yer açma çabası oluyor. Bu yüzden "Marty Supreme", stil üzerinden konuşan ama modayla sınırlı kalmayan nadir filmlerden biri. Filmde Marty’nin kıyafetleri hiçbir zaman “tam oturmuş” görünmüyor. Omuzlar biraz fazla, kumaş bedenin önüne geçiyor, takım elbise sanki karakterden bir adım önce yürüyor. Bu kasıtlı dengesizlik, onun henüz varamadığı bir kimliğe doğru giyinmesini görünür kılıyor. Kıyafet Marty için bir sonuç değil, sürekli yeniden denenen bir ihtimal. Bellizzi’nin yaptığı şey, tek bir parçayı parlatmak değil, aynı bedensel hissi sahneler boyunca taşıyacak bir ritim kurmak. Siluet tekrar ediyor ama bire bir aynı kalmıyor. Her dönüşte biraz aşınıyor, biraz öğreniyor. Ve bu birikim sayesinde Marty’nin kimliği de yüksek sesle ilan edilmeden, sessizce şekilleniyor. Film bittiğinde akılda kalan şey bir takım elbise değil, o takımın içinde durmayı öğrenen bir beden oluyor.
Timothée Chalamet’nin canlandırdığı Marty Mauser, olmak istediği kişi için giyiniyor. Bu, stil sahibi olmakla ilgili bir cümle değil, yolda olma haliyle ilgili. Kıyafet burada kimliğin sonucu değil, provası. Henüz varılmamış bir yere giyinerek yaklaşmak gibi.

Instagram / @tchalamet

Hepimiz bunu yapıyoruz aslında. Kendimizi hazır hissetmediğimiz anlarda bile hazırmışız gibi giyinerek dışarı çıkıyoruz. Bir ceketin omzu biraz daha dik dursun diye, bir gömlek bedeni biraz daha toplasın diye. Kıyafet, aynaya bakmak için değil, başkalarının arasında durabilmek için. Olmak istediğimiz kişiye, önce bedenimizle inanmaya çalışıyoruz.

"Marty Supreme"de bu arzu özellikle görünür. Takımlar Marty’nin üzerinde tam oturmuyor; biraz büyük, biraz fazla. Ama tam da bu yüzden işlev görüyorlar. Kıyafetler onun önünden yürüyor, ona nasıl durması gerektiğini fısıldıyor. Bir süre sonra beden o fısıltıya uyum sağlıyor. Duruş değişiyor. Yürüyüş değişiyor. İnsan, giydiği şeyin içine doğru büyüyor.

Belki de bu yüzden “iyi giyinmek” çoğu zaman geçmişe değil, geleceğe bakar. Daha iyi hissettiğimiz halimize, daha güçlü durduğumuz ana, henüz tam sahip olmadığımız bir özgüvene. Marty’nin kıyafetleri de tam olarak bunu yapıyor: Ona kim olduğunu söylemiyor, kim olabileceğini hatırlatıyor.

Ve bazen -filmde olduğu gibi hayatta da- insan, önce giyinir. Sonra olur.

Belki de bu yüzden film, giyinmeyi bir özgürlük vaadi olarak sunmuyor. Daha çok bir pazarlık gibi duruyor. Kim olmak istediğimizi deniyoruz ama her denemenin bir bedeli var. Kıyafet, o bedelin ilk hissedildiği yer oluyor. Bedenle temas ettiği anda sınırlarını da hatırlatıyor. "Marty Supreme"in gücü tam olarak burada: Giyinmeyi bir sonuç değil, süregelen bir müzakere olarak göstermesinde. İnsanla kimlik arasındaki o sessiz, bitmeyen pazarlıkta.

"Marty Supreme", giyinmenin bir varış değil, bir yaklaşma hali olduğunu hatırlatıyor. İnsan, olmak istediği kişiye bazen bir adım yaklaşır, bazen o adımı taşımayı öğrenir. Ve arada kalan o mesafede, kumaş bedene değdiği an hikaye başlar.


SON HABERLER

Dergide Bu Ay

ELLE Aralık & Ocak Sayısı Çıktı!

ELLE Aralık & Ocak Sayısı Çıktı!

Yeni yılın en parlak sayfasını, Yasemin Ergene’nin zarafeti ve zamansız Bvlgari parıltısıyla açıyoruz.

BU SAYIDA NELER VAR?

E-Bülten Aboneliği

E-bültenimize şimdi abone olun,
magazin dünyasındaki tüm gelişmelerden anında haberiniz olsun.