SAHNE BU SEZON SALİH BADEMCİ İÇİN AÇILIYOR

Görmeye alışık olmadığınız bir Salih Bademci’yle karşılaşmaya hazır olun.

Blutv’deki “İlk ve son”, Eylül ayının ikinci yarısında Show Tv’de yayınlanmaya başlayan “Yalancı” ve Netflix’teki “Kulüp” dizilerinde ilk defa başrolde izlemeye başladığımız, “Fanatik” isimli tiyatro oyunuyla da sahnede alkışları toplayan Salih Bademci, bu sezona damga vuruyor. Onunkisi, sağlam adımlarla gelen bir yükseliş hikâyesi.

Üç yıl önce Sevgililer Günü vesilesiyle ELLE'in Şubat sayısı için ünlü çiftlerle bir araya gelmeye karar verdiğimizde, o zamanlar İstanbullu Gelin’de herkesin sonunu merakla beklediği yasak aşkın kahramanları Fikret’le asistanı Esra’ya hayat veren Salih Bademci ve İmer Özgün’ü davet etmiştik çekime. Bu tatlı çiftin gerçek hayatta evli olduğunu çok az kişi biliyordu, aralarındaki çekim ve aşksa gözlerinden okunuyordu. Sonra 2019 yılında ELLE’in Mart sayısı için Hanselile Gretel’in Öteki Hikayesi’ni konuşmak üzere Oyun Atölyesi’nde rastlaştık Salih Bademci’yle. Her iki seferde de içi içine sığmayan, enerjisive sempatik davranışlarıyla karşılaştığınız ilk andan itibaren size kendini sevdiren, mütevazı ve egosuz bir Salih Bademci vardı. Salih’le hem benim, hem de ELLE’in üçüncü buluşması için Galata’daki Ecole St. Pierre Hotel’e doğru yürürken tüm bunları düşünüyor, bu defa geçmiştekilerinden farklı olarak tek başına dergiye konuk edeceğimiz Salih’in değişip değişmediğini merak ediyordum.

Evet çok değişmişti, otelin avlusunda 15 kilo kaybetmiş bedenini saran oversize kıyafetler içinde modellere taş çıkarırcasına poz veren, alışılmışın dışında yaydığı eril enerjiyle de hayranlık uyandıran Salih Bademci’nin Öyle Bir Geçen Zaman ki’nin Hakan’ı ya da İstanbullu Gelin’in Fikret’i olduğuna inanmak güçtü. Ve bu değişim zamansal ve mekânsal olarak bizi bambaşka bir dünyada hissettiren Ecole St. Pierre Hotel’in tarihi ambiyansında daha da katlanıyordu. 

Değişimden bahsetmişken, kim değişmiyor ki... Dünden bugüne oynadığı rollerin onu nasıl büyütüp olgunlaştırdığını, oyunculuğun onu nasıl dönüştürdüğünü sorduğumda, “Öğrendikçe, yol aldıkça ufak ufak kirleniyor, biraz vahşi olan sektöre karşı sağlam durmak için kendimi korumaya alıyor, bir önceki işime, rolüme baktığım her seferinde oradaki kendimi daha saf ve temiz buluyor, ‘ben bunu nasıl yapmışım?’ diyorum. Oyunculukta giderek daha gelişiyorum ama bir yandan da içimdeki çocuğu kaybediyorum” diye yanıt veriyor. Salih Bademci’de değişmeyense ışık saçan kişi- liği, nezaketiyle harmanladığı samimiyeti ve “içinizden biriyim” diye hissettiren sıcacık enerjisi.

Kariyerindeki en büyük değişimlerden biriyse, art arda sırtlandığı, birbirinden etkileyici yan rollerden sonra bu sezonu, İlk ve Son, Yalancı ve Kulüp dizilerinde canlandırdığı ana karakterlerle ilk defa başrolde karşılaması. Bu yıl Salih’in yılı olacak dersek hiç abartmış olmayız. Bu çekim ve röportaj da bunun ön habercisi zaten.

Bu sıralar çok yoğun bir gündeminiz var. Üç dizi ve bir tiyatro oyunuyla seyirci karşısındasınız. Art arda mı geldi teklifler?

Zeynep Günay’la geçen Mart’ta Netflix için Kulüp’ü çekerken Kiralık Aşk’ın da yapımcılarından Müge Turalı, İlk ve Son için aradı, “senaryo gönderiyorum, hemen oku ve bana dön” dedi. Sonra öğrendim ki diziyi Cem Karcı çekiyor ve Özge Özpirinçci başrolde. Bunu yaparken de Show TV’de geçtiğimiz hafta yayına giren Yalancı için teklif geldi. 

Burçin Terzioğlu ile başrolleri paylaştığınız Yalancı dizisinde cerrah Mehmet Emir karakterine hayat veriyorsunuz. 

Cinsel saldırı suçuyla gözaltına alınan bir adam ve onu tecavüzle suçlayan bir kadın var. İkisinden biri yalan söylüyor. Sürprizlerle dolu ve çok güzel örülmüş bir senaryoya sahip dizinin temelinde adalet arayışı var. Ana akımda hasret kaldığımız, dijitaldeki anlatı türünü tercih eden ve bu konuda o tarafla yarışacak bir proje Yalancı. 

Son yıllarda cinsel şiddete karşı ifşa ve mücadele hareketi olan #MeToo’nun ses getirmesiyle bu meseleler daha çok konuşulmaya başladı. Diziyi bu atmosferde değerlendirmek, farkındalık yaratma anlamında da okumak gerekir diye düşünüyorum. 

Evet çok doğru. Dizideki en güzel şey; cinsel tacizin ne olduğu, neyle sınırlandığı, cinsel rıza denilen şeyin nasıl tanımlandığı gibi sorulara cevap vererek insanları bilgilendirmesi. Türkiye’de cinsel tacize uğramayan kadın neredeyse yok ama çoğu bunu cinsel taciz olarak adlandırmaya çekiniyor. Oysa cinsel taciz bilinmeli ve suçlular cezalarını çekmeli. Yalancı da bu konulara odaklanıyor. 

Netflix’teki Kulüp dizisinden de bahsedebilir misiniz? 

1955’lerin İstanbul’unda geçen, batılılaşmanın hissedildiği, gayrimüslimleri de içine alan, köyden kente göçün işlendiği, varoluş çabasındaki insanları bir araya getiren bir kulüp hikayesi. Ben de kendini var etmeye çalışan yenilikçi bir şarkıcı rolündeyim. 

Bir de Fanatik var aile komedisi. 

Tırnak içinde bir aile komedisi bu, yani alışık olduğumuz bir aile komedisi değil. Geleneksel Türk aile yapısını eleştiren oyunda çocuğun sünnet edilmesinden beslenip büyütülmesine uzanan çocuk büyütme süreci masaya yatırılıyor. Düşünsenize bizler çocuğumuzla ilgili birçok karar alıyor ama asla onun fikrini sormuyoruz. Bireyselliğine müdahale bu. Ne okumamız gerektiğinden hangi dine inanacağımız, hepsi başkaları tarafından belirleniyor. Fanatik tüm bu konuları işleyen, aslında kendi “fanatizmimizi” gördüğümüz bir oyun. 

Peki gelelim sezonun en çok konuşulan dizisi BluTV’de gösterilmeye başlanan İlk ve Son’a. “İlkleri unutulmaz, sonları kaçınılmazdı” sloganıyla öne çıkan dizide nasıl bir aşkla karşı karşıya seyirci? 

Deniz ve Barış aslında hep çok mutlular ve aşk hep var aralarında. Ama bir süre sonra aşk onlara yetmiyor çünkü her ilişkide olduğu gibi birbirlerini değiştirme ve dönüştürme çabasına giriyorlar. 

Bu çok doğal elbette, hiçbir şey ilk günkü gibi olmaz, hepimiz zamanla büyüyor ve gelişiyoruz. Ama dizide kahramanların yaşadıkları değişim ve gelişimler o ilk yakaladıkları tutkuyu gölgeliyor, aralarındaki tutku aslında hiç kaybolmasa da...

Seyirci fragmanlardan bile çok güçlü ve tutkulu bir ilişkiye tanıklık edeceğini anlıyor. 

O tutku iyi günlerinde olduğu gibi kötü günlerinde de var. Başka bir deyişle kavgaları da aşkları gibi tutkulu, o derece yıpratıcı ve zarar verici. Elbette her ilişki kavgalarla gölgelenir ama kavganın da, nefretin de, sevginin de dozu önemli. 

İlişkilerinde artık öyle bir hale geliyorlar ki, birbirlerine hakaret etmeye başlıyorlar. Zaten Deniz rahat ve özgür ruhlu bir kadın, başına buyruk yaşamayı seviyor. Barış ise ona adapte olmaya çalışırken gitgide yıkılıyor ve kendini salarken onun çok farklı yerde olmasını bekleyen Deniz’in eleştirilerine maruz kalıyor. Deniz Barış’ın ona iyi gelmediğini anladığında işler sona doğru ilerliyor. 

Son zaten kaçınılmaz değil mi aşkta? Başka şeylerle yola devam ediliyor, aksi takdirde evlilik olmazdı. 

Zor bir soru, buna ben de tam karar veremedim. Şöyle söyleyebilirim: 

İki kişinin oluşturduğu yapıyı homojen ya da heterojen diye adlandırmamak gerekiyor. Şekerle suyu karıştırırsanız, şeker suyun içinde erir ve tatlı bir lezzet olur. Suyla zeytinyağını karıştırdığınızdaysa hiçbir şey çıkmaz ortaya ama tatlı bir görünüm, birbirine karışmayan iki sıvı belirir bardakta. İlişkiyi de böyle düşünün; kimi zaman homojen, kimi zaman da heterojen bir karışım olarak kalmanız gerekir. Bazen birbirinizin içinde erir gidersiniz, bazen de birbirinizden ayrışıp özel alanlarınızı korumak zorunda kalırsınız. 

Bence bir ilişkiyi en kıymetli ve en uzun soluklu kılan sihir, insanların birbirlerini özlemeye, kıskanmaya devam etmeleri. Çiftler birbirlerine asla ebeveyn muamelesi yapmamalı. Birine kendinizi yerçekimsiz ortamdaymışsınız gibi tamamen bıraktığınızda o ilişki parçalanıyor. 

Dizideki partneriniz Özge Özpirinçci’yle çok güzel bir uyum yakaladığınızı söylemişsiniz. 

Özge’ye ilk tanışmamızdan itibaren bu enerjiyi hissettik ve “bu diziyi evcilik oyunu gibi çekeceğiz” dedik. Düşünüyorum da bu iş başka kimseyle olmazdı. Özge’nin hamileliğiyle birlikte diziyi en hızlı şekilde çekmeye çalıştık ki bu hiç kolay olmadı. Düşünün ki karşınızda sürekli büyüyen bir çocuk var ve zaman aleyhinize işliyor. 

Sevişme sahneleri de konuşuldu...

Halbuki o kadar da çok konuşulmadı ve ben bundan çok mutluyum. Demek o sahneler öyle güzel erimiş ki işin duygusu içinde, insanları ürkütmemiş, yabancılaştırmamış. 

Peki İlk ve Son’daki aşkı bir kenara bırakıp sizin aşkı nasıl tanımladığınıza, eşiniz İmer Özgün’le nasıl bir aşk yaşadığınıza gelelim. 

Biz konservatuarda sınıf arkadaşıydık İmer’le. İlişkimiz arkadaşlıkla başladı dolayısıyla aşka yumuşak bir iniş yaptık, oysa ki sert de olabilirdi çünkü zıt karakterleriz. Sevgililiğin en zor dönemeçlerinde bile konforlu aldık virajları, bu da aslında birbirini arkadaş ve insan olarak tanımaktan geçiyor. Sonra üstüne tutkuyu koyuyorsunuz.

Tutkunun bir süresi olduğunu kimse reddedemez, sonrasında ilişkiyi devam ettirecek olan şey sizin birbirinizi insan olarak tanıyıp sevmenizden geçiyor. 

Ayrıca iyi bir arkadaşlık ilişkide birbirine yalan söyleme zorunluluğunu ortadan kaldırıyor çünkü iki kişi birbirini öyle iyi tanıyor ki kimse kimsenin yalanını yemiyor. 

Kızınız İklim’in doğması ilişkinize neler kattı?

Neler mi kattı? Yoksa neler mi götürdü? (Gülüyor) Çocuk aşkı öldürmüyor ama evliliği yıpratıyor. Aşkı bir yerde korumaya alıp evlendiniz ve ardından çocuk yaptıysanız sevgi de aşk da devam ediyor ama aşkı uygulama metotları yerle bir oluyor. 

Bir çocuğun size “kattığı” şey uykusuzluk, aşırı sese ve ev içi kaosa tahammül. Kısaca çocuk her anlamda tahammül sınırlarınızı geliştiriyor. Çocuğun asıl kattığı sevgi, fedakarlık ve birçok özel hisse değinmeyeceğim bile çünkü gerçekten yaşadıkça siz de fark ediyorsunuz.

Nasıl bir baba oldu Salih Bademci? 

İklim doğduğunda ne ben kendimi baba hissettim, ne de İmer kendini anne. Biz emek verdikçe o çocuğa anne ve baba olduğumuzu hissettik ve bunu açıkça konuştuk İmer’le. Dünya nüfusunun giderek artmasından, sürekli tüketen bir sekiz milyarın varlığından oldukça rahatsızım dolayısıyla evlatlık fikrine hep sıcak bakmıştım, “çocuk yapmayalım evlatlık alalım” diyordum. Neyse bir gün İklim’i uyurken seyrediyorduk. Henüz bir aylıktı. İmer’e “Hadi empati yapalım, düşün ki biz bu çocuğu Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan aldık ve eve getirdik, ne fark ederdi?” diye sordum. Hayır, hiçbir şey fark etmezdi; ne benim için, ne de İmer için, gerçekten. 

Bir çocuğun benim kanımdan olmasının hiçbir önemi yok, aslolan onu benim yetiştirmiş olmam. Annelik ve babalığın tamamen emekle ilgili olduğunu düşünüyorum, asıl o çocuğa kattıklarınızı görmeye başladığınızda kendinizden bir parça bıraktığınızı hissediyorsunuz. Ben de İklim’e kattığımın geri dönüşünü gördüğümde onun benim çocuğum olduğunu hissediyorum. 

Oyunculuğunuzdan konuşursak; Elveda Rumeli, Öyle Bir Geçer Zaman ki, Ulan İstanbul, İstanbullu Gelin, Kırmızı Oda gibi rol aldığınız dizilere baktığımızda dünden bugüne nasıl bir Salih Bademci görüyoruz? 

Ufak ufak kirleniyor, ufak ufak öğreniyorum. Kısaca o bilgi biraz kirlenmeye sebebiyet veriyor. Çalışma saatleri gibi zor koşullara, sektörün vahşiliğine dayanmak için kendinizi korumaya alıyorsunuz. 

Kendinizi tamamen bırakamıyor, önünüze duvar örmeseniz de bir cam kapı kapatıyorsunuz. Bu arada çok şanslı olduğumu, hep iyi işlere ve iyi yönetmenlere denk geldiğimi söylemeden edemem. 

Ama dönüp geriye baktığım her sefer bir önce yaptığım işi daha çok beğeniyor, daha saf buluyorum. Daha iyi değil ama daha temiz buluyorum. Mesela İstanbullu Gelin’i çektiğimde ve geriye dönüp Öyle Bir Geçer Zaman ki’yi izlediğimde, oradaki oyunculuğuma baktığımda, “ben nasıl oynamışım bu sahneyi, şimdi olsa yapamam bunu” dediğim çok oldu. İstanbullu Gelin’in yönetmenlerinden Deniz Kolos, “çünkü o zaman nasıl yapacağını bilmiyordun” dedi. 

Belki şu an daha iyisini yapıyor, daha iyi oynuyorum ama eskisi daha temiz ve saf geliyor, belki daha sahici değil ama daha gerçek geliyor. Daha inandırıcı değil ama daha gerçek. 

İçinizdeki çocuğu kaybetmeye benziyor biraz bu...

Oyunculuğum giderek gelişiyor ama Salih’i, içerideki oyun oynayan çocuğu kaybetmeye başlıyorum. O içerideki çocuk yaralanıyor ve kendini korumaya aldığında da o işin nahifliği yok oluyor. 

Ama İlk ve Son’da o hissiyatı yeniden yakaladım, çocuk halimi buldum ve çok mutlu oldum. Tabii bunda senaryonun etkisi çok büyük. Aslında o küçük çocuğu hiç kaybetmemek için hep tiyatronun peşinde koşuyorum. Sadece “dizi oyuncusu” olmamak, başka bir yerden beslenmek çok önemli. Kısaca tiyatro beni hep canlı tuttu. 

Bu arada hayat verdiğiniz tüm karakterlerin arızalı olmaları bir tesadüf mü?

Tesadüf değil sanırım. Kişiliği arızalı, karakterlerinde gelgitleri olan insanları oynamayı seviyorum. Düz bir rol zevkli değil ki...

Bence oyuncu olan herkes değişim ve kırılma gösteren bir karaktere can vermek ister. 

Örneğin Öyle Bir Geçer Zaman ki’deki Hakan da, İstanbullu Gelin’deki Fikret de arızalı tiplerdi ama ikisi de farklı insanlardı. Aynı arızaları bulunan iki farklı insana hayat verebilmişsem, iki apayrı karakter yaratabilmişsem ne mutlu bana. 

Oyunculukta en çok bunu mu seviyorsunuz?

Bir işi iyi yapıyorsam, o iş benim sevdiğim iş oluyor. Karakterde bir duyguyu aramayı, onu çağırmayı seviyorum. 

Mesela ağır bir sahne çekiyorsunuz ve orada çağrıştırmanız, getirmeniz gereken bir enerji ve duygu var. Onu aramaya başlıyorsunuz ve bulmak için sadece beş dakikanız var. Bu bir yarışma gibi geliyor bana, “nereden bulacağım?” diyorsunuz. İlk ve Son dizisinden bir örnek verirsem; Barış’ın duygusunu çağırıyorum, Salih olarak Barış’a acımaya başlıyorum, onu anlıyorum ama içeriden değil, dışarıdan anlamak, onun ne hissettiğini hissetmek ya da onunla özdeşleşmek değil bu. Onu anlamak ve onu bu duygular sonucu seyirciye yansıtabilmek, işte o rolü özel kılan, tadından yenmez yapan budur. Barış’la arasındaki mesafedir o rolü güzel kılan. 

Yıllardır canlandırdığınız yan rollerden sonra bu sezon sizi art arda başrollerde görüyoruz. Nasıl duygular içindesiniz ve bu aşamadan sonra yeniden bir yan rolde oynar mısınız? 

Daha çok görülmeyi ve takdir almayı kim istemez? Ama şimdi başroldeyim diye daha sonra yan role çıkmayacağım diye bir şey olamaz. Bu bir kıdem meselesi değil ki... Hiç öyle bir şeyim yok, her şey role bakar zaten. Ayrıca bütün yan rollerim benim için başroldü. Ben onları hep öyle gördüm. 

Başarıyı nasıl tanımlarsınız? 

İyi ki dediğim her şey başarı benim için. İyi ki yapmışım, iyi ki üniversite hayatımda risk almışım, iyi ki yeri geldiğinde ailemi delirtmişim, iyi ki konservatuar okumaya karar verip bu mesleğe paldır küldür girmişim, iyi ki o dizi tutmamış çabuk bitmiş ve ben başka bir işe girmişim, iyi ki evlenmişim, iyi ki çocuk yapmışım. 

Peki ya “keşke”leriniz var mı bu hayatta?

Olmaz mı? Keşke daha verimli ve sportif bir gençlik yaşasaydım, keşke enstrüman çalmayı öğrenseydim genç yaşlarda, keşke sanata önem verseydim. Aslında çok şey yaptım ama maymun iştahlıydım, ondan hepsini bıraktım. Keşke üniversitedeyken o kadar iyi bir öğrenci olmak için çok fazla çabalamasaydım, keşke hocalarım ve arkadaşlarım tarafından beğenilmeyi kafaya o kadar takmasaydım, keşke trenle Avrupa turu yapıp uyku tulumumla caddelerde uyusaydım.