Alexander McQueen: Efsanenin Ardındaki Dram

Hayallerimin modacısı, karanlıkların prensi, tasarımın ilahı,...

Facebook’la Twitter’a haber neredeyse aynı anda bomba gibi düştüğünde, kendi ölümlü dünyalarımızın kısıtlı alanlarında rutin meşgalelerimizleydik. “Alexander McQueen intihar etmiş” cümlesi bilgisayarımın ekranında “pop”ladığında, bu bile bana o kadar acayip gelmedi. Zaten sevdiğimiz erkeklerin çoğu erken ölmüyor mu? Her manada. Çok geçmedi ki, sitesi “Alexander McQueen markasının kurucusu ve tasarımcısı Lee McQueen’in, evindeki trajik ölümünü” koyu kederin siyah yüzüyle “resmi olarak” duyurdu. Kendi ölümüne kendi karar vermiş olması bile, psikologlar/psikiyatristler ne derse desin, bence o kadar da acayip değil. O koskoca McQueen yani; kendi ölümünün kapısının kilidini açacak anahtar onun eline verilmiş.  O ki, ne kadar cüretkar olduğunu bize kaç kez kanıtladı; o anahtarı kullanmayıp ne yapacaktı? Bu kadar yaratıcı bir insanın ölümle bu kadar iç içe olmasını yadırgayan varsa, ona da şaşarım. Hayatta pek çok şeyin madalyonun iki yüzü gibi birbirine çok yakın olduğunu öğreneli az olmadı. Tıpkı seks ve din gibi; yaratmak da ölmenin ruh ikizi değil mi?  Sonra dedikodular dönmeye başladı. Çoğunu biliyorsunuzdur zaten. Hayatının en büyük dönüm noktasını borçlu olduğu yakın arkadaşı Isabella Blow’un ölümü, Ibiza’da gerçekleşen romantik “düğün”le sembolik olarak evlendiği George Forsyth’ten boşanması ve sevgili anneciği Joyce’un ölümü üzerineydi epeycesi.