Disiplin ve Hayal Gücü Arasında: Jane Wade ile Giyinme Biçiminin Gücü Üzerine

İş kıyafetlerini yalnızca bir üniforma değil, kimliğin görünür olduğu bir alan olarak ele alan Jane Wade kurumsal dünyanın katı kodlarını mizah, duyusallık ve bireysellikle yeniden yorumluyor. New York merkezli tasarımcıyla iş, güç, giyim ve özgürlük arasındaki ince çizgi üzerine konuştuk.

Berrak Zeynep Yılmaz BERRAK ZEYNEP YILMAZ 01 Haziran 2026

Fotoğraflar: Jane Wade


Ofis giyimi uzun yıllar boyunca disiplinin, otoritenin ve uyumun görsel dili olarak kabul edildi. Ancak son yıllarda bu dil değişiyor; takım elbiseler daha kişisel, üniformalar daha esnek, profesyonellik ise daha bireysel bir anlam kazanıyor. New York merkezli tasarımcı Jane Wade tam da bu dönüşümün merkezinde duruyor. Kurumsal kültürün görünmez kurallarını, iş kıyafetlerinin tarihini ve gündelik hayatın ritüellerini tasarım pratiğinin çıkış noktası haline getiren Wade işlevsellik ile duyusallık, yapı ile özgürlük, disiplin ile hayal gücü arasında yeni bir denge kuruyor. Tasarımcıyla iş kıyafetlerinin ardındaki psikolojiyi, modern profesyonelliğin değişen kodlarını ve kişisel ifadenin bugün moda aracılığıyla nasıl görünürlük kazandığını konuştuk.

İş, yalnızca bir tema olarak değil, bir sistem olarak da evreninizin merkezinde yer alıyor. Tasarım dili olarak ofis kıyafetlerinde sizi hâlâ en çok ne etkiliyor?
Bence ofis kıyafetleri, giyimin en dürüst kategorilerinden biri çünkü her detayın bir nedeni var. Bir üniforma bir görevi, bir rolü, hatta kimi zaman bir hiyerarşiyi desteklemek için tasarlanıyor. İnsanların bu sistemler aracılığıyla nasıl kimlikler inşa ettiğini incelemek beni büyülüyor; ister bir müteahhit, ister kurumsal bir yönetici, ister depoda çalışan biri olsun. Gardıroplarımızın içinde saklı kimlikler var ve beni asıl etkileyen de bu.

Koleksiyonlarınız ofis giyimini daha duygusal ve hayal gücüne dayalı bir perspektiften  ele alıyor. İşlerinizi kurumsal kültüre yönelik bir eleştiri olarak mı, yoksa onun yeniden yorumlanması olarak mı görüyorsunuz?
Muhtemelen ikisi de. Kurumsal kültürle alay etmekten çok onu gözlemlemekle ilgileniyorum. Ofisler, insanların gün boyunca kendilerinin farklı versiyonlarını sergilediği tuhaf ortamlar. Hırs, disiplin, güvensizlik ve hayal gücü, hepsi bir gömleğin arkasında bir arada var oluyor. Ben de bu katı sistemleri alıp içine  insanlığı, mizahı, duyusallığı ve bazen absürdlüğü yeniden yerleştirmeyi seviyorum.

“Jane Wade kadını”, disiplin ile hayal kurma hali arasında bir yerde duruyor? Bugün o kadın kim? Öncelikleri neler?
O, sürekli uyum sağlamasını bekleyen sistemlerin içinde bireyselliğini korumaya çalışan biri. Zeki ve yetkin ama aynı zamanda hayal gücü güçlü bir kadın. Giyinme biçimini bir tür direniş olarak ele alıyor; saldırgan bir başkaldırı olarak değil, daha kişisel bir duruş gibi. Onun öncelikleri özgürlük, kendini ifade etmek, hareket edebilmek ve tekrar eden yapıların içinde bile duygusal açıdan zengin hissettiren bir yaşam kurabilmek.

İşlevsellik çalışmalarınızda merkezi bir rol oynuyor ve çoğu zaman ifade biçimine dönüşüyor. İşlev bir hikayeyi nasıl anlatır?
İşlev, kıyafete doğrudan bir anlatı kazandırıyor çünkü bir amaca işaret ediyor. Bir kemer, cep, toka ya da teknik bir donanım eklediğiniz anda insanlar o kıyafeti giyen kişinin kim olduğunu ve nasıl bir hayat yaşadığını hayal etmeye başlıyor. Giysilerin uyarlanabilir, modüler ve dönüşebilir hissettirmesini seviyorum çünkü bu, insanların gün boyunca farklı kimlikler arasında geçiş yapma biçimini yansıtıyor. İşlevsellik, gerçek davranışları yansıttığında oldukça duygusal bir niteliğe bürünebiliyor.

Teknik kumaşlar, endüstriyel aksesuarlar ve alışılmadık malzemelerle çalışıyorsunuz. Yumuşaklık ile yapısallık arasındaki gerilimde sizi çeken nedir?
Bu gerilimin büyük bir kısmı ailemden ve büyürken insanların nasıl giyindiğini gözlemlememden geliyor. Annem her zaman çok feminen ve özenliydi; Etro, Thom Browne ve Comme des Garçons giyer, keskin terziliğe sahip silüetleri ve topuklu ayakkabıları tercih ederdi. Babam ise Dickies ve Carhartt gibi tamamen işlevsellik ve dayanıklılık temelli parçalar giyerdi. Sanırım işlerim doğal olarak bu iki dünyanın arasında var oluyor. Yapı ile yumuşaklık, işlevsellik ile feminenlik arasında sürekli bir diyalog söz konusu. Teknik kumaşlar ya da metal aksesuarlarla çalışırken bile onları genellikle duyusal ya da terzilik odaklı unsurlarla dengelemeye çalışıyorum.

Ofis kültürü kontrol, disiplin ve görünürlük fikirleriyle yakından ili��kili. Tasarımlarınız "kendini ifade etmek" ile “ciddiye alınmak” arasında nasıl bir denge kuruyor? Kıyafetler bir kişinin profesyonel bir ortamda nasıl algılandığını gerçekten değiştirebilir mi?
Kesinlikle. Özellikle profesyonel ortamlarda kıyafetler algıyı anında değiştirir. Giyim kuralları tarih boyunca güçle ilişkilendirildi. Beni ilgilendiren şey ise insanların bu beklentiler içinde kimliklerini nasıl korudukları. Bir kadın alışılmışın dışında bir şey giyerken de otorite sahibi olabilir. Profesyonelliğin kişiliği ya da duyusallığı bastırmak anlamına gelmesi gerektiği fikrine meydan okumayı seviyorum.

Çalışmalarınız çoğu zaman “uygun” kabul edilen sınırları sorguluyor. Sizce kıyafet kuralları ortadan mı kalkıyor, yoksa dönüşüyor mu?
Bence dönüşüyor. Geleneksel kurumsal giyim çoğu zaman aynılık ve tekdüzelik üzerine kuruluydu. Bugün ise insanlar bu kurumsal parçaları kendi tarzları ve kişisel ifadeleriyle yeniden şekillendiriyor. Profesyonelliğin artık katı bir uyumdan çok insanların bu alanlar içinde kimliklerini nasıl ifade ettikleriyle ilgili olduğunu düşünüyorum.

Defileleriniz, kurumsal ofislerden depo atmosferlerine uzanan sürükleyici dünyalar yaratıyor. Bir koleksiyonun hikayesini tamamlamada mekanın rolü nedir?
Mekan benim için son derece önemli çünkü kıyafetler kurulan dünyanın yalnızca bir parçası. Mekan, koleksiyonun arkasındaki psikolojiyi anlamlandırmaya yardımcı oluyor. Floresan ışıklı bir ofis, bir depo ya da orman içindeki bir patika, hepsi kıyafetlerin duygusal olarak nasıl algılandığını tamamen değiştiriyor. İzleyicinin yalnızca kıyafetleri izlemesini değil, anlatının içinde hissetmesini seviyorum. Defilelerle ilgili hoşuma giden şey ya kendinizi o dünyanın içinde bulmanız ya da ona uzaktan hayranlık duymanız.

Hız ve baskıyla tanımlanan bir şehir olan New York’ta yaşıyor ve çalışıyorsunuz. Bu durum yaratıcı sürecinizi nasıl etkiliyor?
New York, işlere kesinlikle yansıyan belirli bir aciliyet hissi yaratıyor. Şehrin her yerinde hırs var ama aynı zamanda tükenmişlik ve aşırı uyarılma hali de mevcut. Bu gerilim doğal olarak koleksiyonlara da sızıyor. Şehir sizi fikirlerinizi hızla netleştirmeye ve güçlü bir bakış açısı geliştirmeye zorluyor.

Bununla birlikte yaratıcı sürecim giderek daha fazla açık alanlara kayıyor. Bu da yavaşlama, doğada daha fazla zaman geçirme isteğimle bağlantılı. İşlevselliğin yalnızca ofiste ya da şehirde değil, doğanın içinde nasıl var olabileceğiyle  giderek daha fazla ilgileniyorum.

Jane Wade için sırada ne var? Hâlâ meydan okumak istediğiniz ama henüz fırsat bulamadığınız bir moda kuralı bulunuyor mu?
Koleksiyonlarım kurumsal dünyadaki deneyimlerimden besleniyor olsa da bu baskının stüdyodaki yaratıcı süreci belirlemesine izin vermemeye çalışıyorum. İçeride oldukça sakin ve düzenli bir çalışma ortamımız var. Ekibimle birlikte planlama ve geliştirme süreçlerinde son derece sistemliyiz ve mümkün olduğunca takvimin önünde ilerlemekle gurur duyuyoruz.

Bu organizasyon, yaratıcılığın daha doğal bir şekilde ortaya çıkmasına alan açıyor. Sürekli fikir üreten biri olduğum için perde arkasında güçlü bir sistemin olması, paniğe ya da aciliyete kapılmadan daha akışkan ve açık bir zihinle çalışmamı sağlıyor. Yapı ile akış arasındaki bu denge markamız için gerçekten çok önemli.

Çalışma gününüzün başladığını hissettiren kişisel bir ritüeliniz var mı?
Genellikle güne bir saatlik koşu bandı egzersiziyle başlıyorum. Hayatınızın merkezinde işiniz olduğunda, özbakım son derece önemli hale geliyor. Stüdyonun yoğun temposuna ve gün boyu karar vermenin getirdiği mental yükü karşılamaya başlamadan önce fiziksel bir rutine sahip olmanın zihinsel berraklık sağladığını düşünüyorum.

Çalışma alanınızın fiziksel düzeni yaratıcı kararlarınızı etkiliyor mu?
Kesinlikle. Stüdyonun mümkün olduğunca temiz ve sakin hissettirmesini seviyorum çünkü gün boyunca zaten sayısız karar alınıyor. Atmosferden çok etkileniyorum; doğal ışık, ferahlık ve bitkiler gibi unsurlar düşünme ve yaratma biçimimi ciddi anlamda değiştiriyor. Çalıştığım alanın beni dengelemesi gerekiyor.

Atölyenizde geçmiş projelerinizden izler bulunuyor mu?
Bu konuda ekibim bana gülüyor çünkü eski numuneleri sürekli stajyerlere ve arkadaşlarıma veriyorum; bunu yeni şeylere yer açmak için yapıyorum! Fakat geçmiş sezonlardan kalan fotoğraflar, mektuplar, referanslar ve defile notları gibi hatıraları saklama konusunda oldukça duygusalım. Stüdyoda dönüp bakabileceğimiz küçük anılar olması hem benim hem de ekibim için her zaman keyifli.

Dergide Bu Ay

ELLE Mayıs 2026 Sayısı Çıktı!

ELLE Mayıs 2026 Sayısı Çıktı!

Sümeyye Aydoğan, Messika’nın Türkiye'deki yeni marka elçisi olarak ikonik 'Move' koleksiyonu ile karşınızda.

BU SAYIDA NELER VAR?

E-Bülten Aboneliği

E-bültenimize şimdi abone olun,
magazin dünyasındaki tüm gelişmelerden anında haberiniz olsun.