HAYAL KADIN: SERENAY SARIKAYA

Elle'in Mart sayısı kapağı olan Serenay Sarıkaya ile buluşuyoruz.

Aylardır konuşulan, her yerde afişlerini gördü­ğüm, sektörün perde arkası ve perde önü bütün büyük isimlerini bir araya getiren Alice Müzi­kali’nin prömiyerindeyim. Perde açıldığı andan itibaren orada olan herkesin büyülendiğine eminim. Biz İstanbul’da buna benzer bir Türk yapımı görmemiştik. İna­nılmaz bir video mapping, dijital oyunlar, sahne dekoru, ışık düzeni. Anında havaya giriyoruz. Londra’da müzikal izler gibiyiz… Serenay Sarıkaya, müzikalde Alice’i canlandırıyor. Karakterin çok iyi bilinen mavi beyaz elbisesini, rugan ma­betlerini bile iyi taşıyor, evet. Şarkı da söylüyor, evet. Dans da ediyor, evet. Bir ara üzerinde atlıkarınca kostümü taşıyor. “O şekli de mi güzel?” derseniz, evet.

Müzikal, hem yetenek avı hem yapım anlamında büyük bir yatırım. Yapımcısından afiş tasarımcısına, oyuncula­rından metin yazarına ve yönetmenine herkes alanının bir numarası. Örneğin ben oyundan çıkar çıkmaz dijital uygula­maları ve mapping’i kimin yaptığını araştırdım, buldum. En kısa zamanda kapılarını çalmak istiyorum…


Serenay Sarıkaya, ilk kez sahnede olmasına rağmen per­formansı çok beğenildi. Orkestra eşliğinde şarkı söylüyor, dans ediyor, havalarda uçuyor… Bana kalırsa bir kez daha kendini gerçekleştiriyor… 17 yaşından beri oyunculuk yapı­yor, kariyerinin en başından beri çıtasını sürekli yükseltme­si  bir yana, son yıllarda son derece cesur adımlar atıyor. Ana akımın as oyuncularından biri olarak bir internet dizisine ilk cüret edenlerden olduğu gibi, şimdi de müzikale girişiyor ve hakkını veriyor.

Müzikal, 1865’te Lewis Carroll tarafından yazılan ve bugüne kadar yaklaşık iki yüz dile çevrilen Alice in Wonder­land romanından uyarlama. Roman büyüklere de çocuklara da hitap eden sıra dışı, felsefi bir metne ve kurguya sahip. Serdar Biliş yönetmenliğinde sahneye uyarlanan versiyonu da aynı öyle.Birkaç an var, gözümün önünden gitmiyorlar. Serenay’ın söylediği ilk şarkı, ilk söz: “İnsanlar olmuşlar birer ekran, kim bilir gerçekte nasıllar? Kendimi yalnız his­sediyorsam, sebep biraz benim, biraz onlar…”

Çocukluğuyla düet yaparken kuş dili nakarata geçmele­ri ve benim bir anda 30 sene öncesine ışınlanmam… (Şarkı Nil Karaibrahimgil imzalı.)Ve tavşan rolündeki Enis Arıkan’ın Alice’i havaya kaldı­racak çelik ipi arkasına bağlaması ve Serenay’ın metrelerce havaya yükselmesi… O kadar kaptırıyorum ki, o an içime an­neannem kaçıyor, elim kalbime gidiyor.


14 ŞUBAT PERŞEMBE

Bir aydır beklenen an; Serenay Sarıkaya ile buluşuyoruz. Müzikalin ve Serenay’ın heyecanıyla “Yaşasın Sahne” de­diğimiz ve sahne sanatlarına adadığımız Mart sayısının kapak çekimini gerçekleştireceğiz. Beş aydır gece gündüz prova yapan, önceki gün Head&Shoulders reklamını çeken (evet, bu yıl da işbirlikleri devam ediyor), birkaç gün önce prömiyer yapan Serenay, tam vaktinde, yüzünde koca bir gülümsemeyle giriyor içeri. Sinema tarihinin meşhur repli­ğini burada kullanmam sanırım yanlış olmaz, zaten günler­den de 14 Şubat: “You had me at hello” yani “beni ilk bakışta tavladın”. Serenay Sarıkaya tam olarak böyle biri. Mutfak ekibinden moda asistanlarına, stajyerlerden set tasarı eki­bine herkesle tek tek selamlaşıyor, azıcık tanıdıklarını bile öpüyor, kim ne anlatıyorsa ilgiyle dinliyor. Bu enerjisiyle bir yandan herkesi büyülüyor ve tüm kapıları açıyor.

Ona sorduğum ilk sorulardan biri bu oluyor, gücünün farkında mı? Kapak olduğu dergilerin satışının arttığının, onun yer aldığı post’ların like rekorları kırdığının, 14-24 yaş arası milyonlarca kızın ona benzemeyi hayal ettiğinin… Bir kısmına şaşırsa da gücünün farkında tabii. Diyor ki “Oyun­culukla, popülariteyle geliyor bu güç ve ben elimden geldi­ğince bunu pozitife dönüştürmeye çalışıyorum. Bence en çok ihtiyacımız olan şey sevgi ve iyilik. Bunun bir temsilcisi olmaya çalışıyorum. Bu aynı zamanda benim hayata bakış açım. Olumsuz şeylerden beslenmiyorum. Negatif enerji ve söylem kimseye iyi gelmez, herkesi aşağı çeker. O yüzden ben ne kadar iyiyi, sevgiyi, iyi enerjiyi yayarsam etrafıma, o kadar iyiliğin geri döneceğine; olanaksız şeylerin bile im­kanlı hale geleceğine inanıyorum. Ki imkansız denen şeyle­rin olduğunu, asla kırılmaz denen buzların bile çözüldüğünü gördüm ve deneyimledim.”



Çekim, oyunun ilk gösteriminden hemen sonra olduğu için sorularımı sıralıyorum: Nasıl geçti, heyecandan öldü mü, kimseyle göz göze geldi mi? “Hiç, asla gelmedim! İnşal­lah da gelmem, o kadar korktuğum bir şey ki… Oyunun ilk başında Enis giriş yapıyor, biz o sırada perdenin arkasında bekliyor oluyoruz. O sırada bize ters ışık vurduğu için her­kesi görebiliyorum ve özellikle bakmamaya çalışıyorum. Çünkü bu beni çok heyecanlandırıyor. Ama sahnedeyken ışık sisteminden dolayı seyirci tarafı karanlıkta kalıyor, iyi de oluyor.”

Beş aylık çalışmaya rağmen aşırı heyecanlandığını anla­tırken bile heyecanlanıyor. “Sahneye çıkmadan önce o ka­dar çok prova yaptık ki… Bütün gün saatlerce, defalarca aynı şeyi çalışıyorsun. O kadar alışıyorsun ki, sahneye çıkınca da her türlü yaparsın sanıyorsun ama öyle olmuyormuş… Ka­labalığın çok güçlü bir enerjisi var. Hiç ses duyamasan bile izleyici karşısında o sahneye adım attığın an meğer her şey değişiyormuş. Kalp ritmin değişiyor, psikolojin değişiyor. Aklından geçen binlerce zihin oyunuyla mücadele ediyor­sun… Ezgi (Mola) ve İbrahim (Selim) oyun bittikten sonra çok sakin görünüyordun dedi ama aslında kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Hayatım boyunca bunun eş duygusunu ya­şamadım. O kadar heyecanlanıyorsun ki… Bedenin beynine oyunlar yapıyor. Dudağın kuruyor, ağzın kuruyor, öksürme hissi geldi sanıyorsun. Yapamayacağını düşünüyorsun. Şar­kıya gireceksin, sözleri unuttun sanıyorsun. Konuşurken, bir sonraki cümleni hatırlamayacaksın gibi oluyor. Aynı za­manda tümü o kadar otomatiğe girmiş ki, sen bunları düşü­nürken aslında her şey akıyor….”

Alice müzikalinin biletleri Mayıs’a kadar tükenmiş du­rumda. Bazı dönemler haftada üç dört gün üst üste oynana­cak. O zaman rahatlayacağını, tadını tam olarak çıkaracağı­nı düşünüyor.

Bu işlerin arka planında çalışanlardan biri olarak bu projenin bence en değerli yanından bahsediyorum: Bu saye­de bir yandan birçok gizli yetenek de özgür bir yaratma alanı bulmuş olmalı… Multimedyasını tasarlayanlar, sahne deko­runu ve kostümleri yapanlar, Beyhan Murphy dansçıları, arkadaki orkestra… Aynı zamanda müzikal o kadar popüler oldu ki, şehrin tiyatro sahnesine de etki etti. Sahne sanatla­rı şu anda altın sezonunu yaşıyor, pek çok oyun kapalı gişe devam ediyor. “Bu bana söyleyebileceğin en güzel şeylerden biri” diyor Serenay ve ekliyor “Ayşe (Barım) sağ olsun bana çok inandı. Bu hayalimizi gerçekleştirecek tüm altyapıyı o kurdu ve ekibe dahil olan herkes ‘biz neden dünya standart­larında bir iş ortaya çıkaramayalım’ duygusuyla çalıştı. Ona göre kendimize inandık, gayret gösterdik. Böyle bir kafayla girince de A’dan Z’ye hepimiz işi sahiplendik. Hepimiz ken­dimizden bir şey katmak istedik. Bize böyle bir fırsat verildi ve yapabileceğimizi göstermek istedik.”


Çekim sırasında bir şey daha dikkatimi çekiyor. Serenay Sarıkaya ağırladığımız bir konuk gibi değil de bizden biri gibi çalışıyor. Sorumluluk alıyor. Her kareden sonra nasıl olduğunu, tam olarak ne istediğimizi soruyor, çıkan sonuç­lara bakıyor, bizimle birlikte yorumluyor, daha iyisi için uğraşıyor. Biz ise onu hayalimizdeki kadın olarak göster­meye çalışıyoruz. Zamansız, seksi, modaya ve sanata yakın, sürreal bir sahnenin odağında… Giyindiklerine bürünüyor, oyuncu gibi değil, model gibi poz veriyor… Sanırım o içine girdiği her işte elini taşın altına koyuyor. Hızla gelişmesinin sebeplerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Bunu ona da söylediğimde, bir yandan bilgisayarın başında fotoğ­raflarına bakarken cevaplıyor. “Başka türlüsü de muhteme­len elimden gelmez. Evet ben bir değerim ama çok değerli, işinin ehli insanlarla çalışıyorum ve onlara teslim olmak zorundayım. Kendimi doğru ellere bırakıyorum. Özellik­le sahne tecrübesiyle bunu daha da iyi anladım. Dizi ya da film çekerken, rolünü yaparsın, kayıt durunca istersen gidip çekilenlere bakabilme imkanın vardır ya da bir hafta sonra televizyonda kendini izleyebilirsin ve içine sinmeyen şeyle­ri bir sonraki çekimde düzeltme şansın var. Ama sahnede kendini görmek gibi bir şansın yok. Bir hamur gibi kendini yönetmene teslim ediyorsun. Eksiği de fazlası da onun viz­yonuna ait. Onun için çok farklı bir tecrübe. Oyunculukta ve dansta güven egzersizi vardır. Gözlerini kapatırsın ve kendi­ni tamamen arkandakine bırakırsın. Gerçekten ben de şu an tamamen kendimi bırakmış durumdayım. Emin ellerdeyim, bu konuda çok şanslıyım.”

Alice’in en sevdiği yanını soruyorum. “Alice bir rüyayı yaşıyor. Rüyada kural yok. Doğru ya da yanlış ya da alışılagelmiş şeyler çok olmadığı için, içindeki duyguları ve yansımaları taşkınca ve özgürce yaşamasını seviyorum. O yüzden oynarken de çok eğleniyorum. Hakikaten kendimi o dünyanın absürdlüğüne bırakıyorum. Zaten vermeye çalıştığımız ana mesaj da bu. Hayatı, durumları, olayları özgürce deneyimlemek. Yarattığın önyargılar ve korkular tamamen seninle ilgili. Karşına gelen her neyse, ona kendini açıp, onu deneyimlemeye odaklandığın zaman sana mutlaka bir şeyler katacaktır.”
O halde diyorum, senin yolculuğun nereye, neler hayal ediyorsun? “Elbette planlar yapıyor, hayaller kuruyorum ama aslında birtakım şeyleri akışa bırakmayı seviyorum. Daha doğrusu evrenin bana gönderdiği mesajları algılamaya çalışıyorum. Yolculuk denen şeyin biraz da bu olduğunu düşünüyorum.”


 BİRAZ DAHA SERENAY

Ve set arası bazı sohbetler… Serenay Sarıkaya hiç bilmediği­miz hangi konuda iyi? “Değişik dilleri öğrenmek konusunda iyiyim. İlk Adanalı dizisinde oynamıştım ve bir Yunan kızını canlandırmam gerekiyordu. Yunanlı bir kızla birkaç haf­ta çalıştık ve ben cümleler kurar hale geldim. İlk repliğimi hiç unutmam. Yunanistan’a gittiğimde oradaki arkadaşla­rıma söylediğimde aksanıma şaşırıyorlar (diyor ve o sırada repliği söylüyor). Peki hangi konuda kötü? “Küsemem, kı­zamam, olanları hemen unuturum. Birine bozulurum ama bir dahaki görüşümde hiçbir şey olmamış gibi davranırım. Sonra da kendi kendime ‘bari biraz daha tutsaydım kendi­mi’ derim.”

“Oscar’ı kim alsın?” diye soruyorum ve aynı anda cevap­lıyoruz “Lady Gaga!” İkimiz de Gaga’ya hayranız, hatta ben her projeye böyle tutkuyla bağlanmalarını, çevresindekilere çok değer vermelerini, her seferinde kendilerine bir şey kat­malarını benzetiyorum…

Serenay Sarıkaya olmak isteyen milyonlarca kız var; sence neyi bilmeleri önemli diyorum. Kızlar dinleyin: “Asıl dikkat etmeleri gereken şey bence kendileri olmaları. Kendi gibi olmaları, kendi yollarını çizmeleri. Her şey kendini ka­bul etmekle başlıyor. Benim dışarıdan bu kadar kendiyle ba­rışık ve bir şeyleri başarmış gibi görünmemin sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Ben o tür sınavlarımı ve mücadele­lerimi çok erken verdim. Kendini yüzde yüz kabul etmeden herhangi bir konuda başarılı olunabileceğine inanmıyorum. Ne zaman kendinle derdin bitiyor, o zaman çevrenin ne de­diğine göre hareket etmeyi de bırakıyorsun. İnsan bence en çok ‘başkaları ne düşünür’ diye yaşadığı zaman hata yapıyor ve kaybediyor. Kendinizi, yapabileceklerinizi, sınırlarınızı sizden daha iyi bilen kimse olamaz. Neyi yapıp yapamaya­cağınızı bildiğiniz zaman güçleniyorsunuz. ‘Yapamazsın’ diyenlere inat başarıyor ve bunu herkese gösteriyorsunuz.”

Yeni tanıştığı birine saygı duymasını sağlayacak ilk işa­ret ? “Konuşma biçimi, insanlara hitap ve davranış biçimi.” Güzelliğinden çarpıldığı bir kadın? “Charlize Theron… O ne ya. Ayıp!” Hangi moda tuzağına asla düşmez? “Biker taytlar, hani tam dizde olanlar.”

Bir ‘guilty pleasure’ itirafı? “Evde yalnız kaldığım za­manlar, bazen damar bir şarkı bulup sesi sonuna kadar aça­rım. Bağıra bağıra da söylerim. Nasıl bir bellek varsa, hep­sini de ezbere bilir mi insan! Bazen o damar ötesi şarkıları özlediğimde taksiye binerim. Ne dinliyorlar bakarım, sesi açmalarını rica ederim. Yolda sohbet muhabbet, şarkılar…”

Serenay Sarıkaya röportaj boyunca Alice’in heyecanını taşıyor, sık sık hayalini gerçekleştirdiği için duyduğu mut­luluğu dile getiriyordu. Bana kalırsa o da hem hayal gibi hem de tam olarak ihtiyacımız olan genç kadın. Güleryüzü, çalışkanlığı, yapıcılığı, tevazusu, güzelliği, güzelliğinden de daha güzel olan enerjisiyle… Daha önce röportaj yaptığım hiç kimseyi yüzüne karşı bu kadar övüp durmamıştım ama müzikalde içime kaçan anneanne, röportaj bitene kadar benimleydi. Bazen o kadar çok konuştum ki, ona ne söyle­yeceğini unutturdum. Zaafımı bağışla Serenay, hep hayran­lığımdan…

Yazı: Zeynep Üner
Fotoğraf: Koray Birand
Moda Editörü: Oğuz Erel

ELLE , Mart 2019 sayısından alınmıştır.


Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.