CESARETİN VAR MI AMANDA?

Netflix'in yeni projesi Mank ile karşımıza çıkan Amanda Seyfried, dönüşüm hikayesini, esas kızın duygularını ve filmin dünyasını anlattı.

Netflix’in yeni büyük projesi Mank izleyiciye ters köşe yaptıran destansı bir dram, bir taşlama, Hollywood’a karşı. Daha ziyade ikiyüzlülüğüne, stüdyoların ve yapımcıların birbirleriyle olan iktidar, politika ve para savaşlarına karşı ama... Amanda Seyfried bu kaos ortamında sözünü esirgemeyen, kendinden emin Marion Davies rolünde 1930’lu yılların kendine has aurasını yansıtıyor. Bir araya gelerek dönüşüm hikayesini, esas kızın duygularını ve filmin dünyasını konuştuk.

Bunu yapabilir miyim, üstesinden gelebilir miyim?” İlk hissiyatını bu şekilde tarif ediyor Amanda Seyfried ka­rakterini anlatırken. Üstelik bu sözleri kariyeri boyunca hep en iyi rolleri seçen, doğru kararları vererek yoluna devam eden bir Hollywood yıldızından duyuyorsunuz. Meryl Streep’le şarkı söyledi (Mamma Mia), Julianne Moore’la tehlikeli sularda yüzdü (Chloé)... Bizi güldüre­bilmenin de üstesinden çok iyi gelerek 2000’lerde genç olmanın ne olduğunu gösterdi, arkasından gelenlere re­ferans oldu (Mean Girls). Bağımsız sinemadan gişe hit­lerine, televizyondan Broadway’e kadar her koldan izle­yiciyle bağ kurmasını bildi. Yeni, bence bugüne kadarki en görkemli rolü ise adının da Oscar yarışında anılmasını sağlayan Marion Davies’i canlandırdığı performansı. Ku­sursuz ve izleyiciyi ekrana kilitlemeyi başaran bir oyun­culuk sergiliyor.

Sinema tarihinin önemli, ama çoğunlukla göz ardı edilmiş figürlerinden biri Davies. 1890’lı yıllarda doğdu, Jazz Kuşağı’nı da yaşadı, Büyük Buhran’ı da. Yirmili yılların en büyük sinema yıldızı olmasına, filmlerinin hepsi gişe yapmasına rağmen, medyayla ilişkisi iyi değildi, bu yüzden popüler olması hep engellendi. Ancak onun da kariyeri Hollywood’dan Broadway’e kadar uzandı. Davies’in sinema kültüründe bıraktığı en büyük iz, ‘Yurttaş Kane’in ana rollerinden biri olan Susan Alexander Kane’in doğuşuna sebebiyet vermesiydi. Etrafında bir mit döndü. Adının hep yaşamasına yol açtı. Ve bu noktada, Yurttaş Kane hakkında bilgi vermeye ise gerek yok. Hani kült, efsane gibi tamlamalar kullanırız ya, belki de hepsi boş, belki de sırf bu film için gerçek.

“İŞTE HOLLYWOOD BÖYLE BİR YER”

Ve Netflix… Yüksek bütçeli epik hikayeler anlatmaya devam ediyor. Alfonso Cuarón’un “Roma”sının yakaladığı başarının ardından, “The Irishman”i anlatması için yeşil ışık verdi Martin Scorsese’ye. Sırada 4 Aralık’ta 100 milyondan fazla aboneye sahip platformun kataloğunda karşımıza çıkacak “Mank” ve David Fincher var. Üç filmin ortak noktası da yönetmenlerinin hikayelerle fazlasıyla kişisel bağ kurması, hayatları boyunca gerçekleştirmenin hayalini kurdukları rüya projeler olması. Mank aslında 2000’lerin başında çok farklı bir kadro eşliğinde anlatılacaktı. Bütçe sorunu elbette Hollywood’da da var. Hayalleri yıkabiliyor, ya da sizi şahlandırıyor. Fincher’ın Yurttaş Kane’e atıfta bulunarak filmi siyah-beyaz olarak hayal etmesi, 30’ların ses tekniğini kullanmak istemesi gibi bugün bizi hayran bırakan yaratıcı nüanslar, Hollywood patronlarına göre gereksiz para israfıydı bundan 20 yıl önce. Ta ki Netflix bu işe el atana kadar. Sonrası zaten fazlasıyla cesur ve deneysel bir siyah-beyaz şölen.

Filmin senaryosu, Jack Fincher’a ait. David’in babası, aynı zamanda gazeteci. Bir baba olarak oğluna bıraktığı büyük bir miras. “Çekimler boyunca David’in ne ölçüde duygu yüklü olduğunu görüyordunuz, nasıl hissettiğini biraz empati kurarak siz de anlayabiliyordunuz. Biz de sanki babasını onurlandırmak için oradaydık. Bence babası onunla inanılmaz gurur duyuyordur. Eminim benim babam da benimle.” Amanda Seyfried bu sözlerle özetliyor, filmin aslında ne kadar kişisel bir anlatıya dönüştüğünü. “Bana kalırsa setteki herkes o anda o ortamın bir parçası olmaktan inanılmaz mutluydu. Bu da herkesin modunu yükselten, şevkini artıran bir duygu.”

Gelelim hikayeye. Herman J. Mankiewicz (Gary Oldman) kırık bacağının iyileşmesi ve alkolle olan sorunundan uzaklaşması için bir çiftlik evine kapanır. Girdiği bu rehabilitasyonda, 60 günü vardır Yurttaş Kane’i yazmak için. Flashback’lerin de sayesinde hem Hollywood’da deneyimlediklerini hem de senaryoyu yazma sürecini gözlemliyoruz. Mankiewicz, nam-ı diğer Mank, yazdığı senaryonun üzerinde hak sahibi bile değildir. Zira o dönemde senaristler stüdyoların gözünde alelade birer çalışandır, filmin asıl ve tek sahipleri yönetmenlerdir. İşte bu dünyaya doğru yolculuğa çıktığınızda Fincher’ın kurduğu hicivleri de daha net anlıyorsunuz. Film eski Hollywood’a yıldız sisteminin doğumuna bir aşk mektubu değil. Yozlaşmış bir dönemin perde arkası... “İşte Hollywood böyle bir yer” diyor Amanda Seyfried. “Her dönemin benzer hikayeleri var. Perde arkasında bu tip olaylar dönüyor. Neredeyse 100 yıl önce geçen bir hikayeden bahsediyoruz ama film bu zaman aralığını daraltıyor. Neredeydiler ve şimdi neredeyiz? Açıkça görüyorsunuz insanlar ve düşünce sistemleri yıllar geçse de pek değişmiyor. Bir anlamda kim olduğumuzu hatırlatıyor biraz.”

MARION DAVIES OLMAK

Böyle bir kast sistemi arasında tanışıyoruz Marion Davies ile. “Fazlasıyla açık sözlü ve kim olduğunu, nereden geldiğini asla sakınmayan biriydi” şeklinde tanımlıyor canlandırdığı karakteri. Amanda Seyfried onu taklit etmiyor, kişiliğini, enerjisini yakalayarak, özümseyerek bir Davies yaratıyor. Gerçek bir insanın yerine geçmek neredeyse imkansız ama Seyfried bu gizemi kırmakta ve bizi bir film yıldızıyla yeniden tanıştırmakta usta. “Marion Davies’i canlandırmanın en rahatlatıcı ya da cool yanı aslında onu o kadar da iyi tanımamamız. Çok gizemli ve biraz olsa da bunu kırmak için çabaladım, çok bilmediğimiz yumuşak yanlarını ele aldım. İnanılmaz komik ve akıllı bir kadınla karşılaştım onu araştırmaya başladığımda. Açık sözlü. Sonunda ‘keşke onu yakından tanıma şansım olsaydı” diye düşündüm.

Davies, medya patronu William Randolph Hearst ile aşk yaşıyor. Filmde kendisini en son “Game of Thrones” aracılığıyla tanıdığımız İngiliz tiyatrosunun esas adamlarından Charles Dance canlandırıyor. Hearst ve karakteri Yurttaş Kane’in temelini oluşturuyor. Kendisi Hollywood’da, sosyeteyi de ağırladığı Gatsby gibi görkemli partilere imza atan biri. Medyanın olduğu kadar sinemanın da politikayla nasıl içli dışlı olduğunu gösteriyor. Başarının yolunun otoriteden geçtiğini görüyoruz.

Mank 4 Aralık’ta Netflix’te gösterimde. Gary Oldman Mank’ı canlandırırken ona, Amanda Seyfried, Lily Collins ve Tuppence Middleton eşlik ediyor. 30’ların sinema diliyle siyah - beyaz bir destan.

Tüm bu ikiyüzlülüklerin ortasında Seyfried filmde yer alan herkesten rol çalıyor. İçinde yer aldığı her sahneyi devleştiriyor. Elinde şampanya kadehiyle bir yıldız personası yaratıyor. Konuşmadığı anlarda bile devleşiyor. Yazın verdiği bir röportajda şöyle demişti. “Tam olarak sayısını hatırlamasam da yaklaşık 200 kere aynı sahneyi çektik, üstelik konuşmuyordum bile.” En nihayetinde mükemmeliyetçiliğiyle nam salmış biri David Fincher. Ve cümle azılı Fincher fanlarının iştahını kabartmaya yetmişti. O yüzden kendisine bu röportajını hatırlatıyorum Seyfried’le görüşmemizde. “Oynadığım ilk sahnede feci yoruldum, ama bu hep böyledir. Hangi filmde yer aldığınız, hangi karakteri canlandırdığınız önemli değil, kendimi bile oynasam sudan çıkmış balık gibi hissederim. Hiç şaşmaz, bu böyledir. Bu kez elbette farklıydı çünkü bir başka film yıldızını canlandırıyordum. Evet çekimler boyunca birçok kez birinin gelip bana çimdik atmasını istedim.”

Film tek bir kelimeyle özetlenecek olsa karizmatik derim. Amanda Seyfried’in rolü içinse “30’ların it-girl’ü” tanımı yerini buluyor bence. Marion Davies de bir it girl’ken setler dışında kalan vaktini, özellikle çocuklarla alakalı yardım kuruluşlarında çalışarak geçiren bir aktris idi. Tıpkı Seyfried gibi. Yirmi yıllık kariyerine 48 tane film sığdırarak 10’lar ve 40’lar arasında en fazla çalışan oyuncuların başında geliyordu. “Uyku mu, o da ne?” diyordu Davies bir röportajında nasıl böyle çalıştığı sorulunca. “Düşündüğümden çok fazla çalıştım, ama hep mutluydum.”

Zorluklara karşı devam etmesini bildi, stüdyolar istediği hikayeyi anlatabilmesi konusunda yeterli maddi yatırımı bulamayınca bulamayınca Davies mücevherlerini sattı. Güçlü bir figürü canlandırmanın göz korkutan bir yanı var mıydı? “İtiraf etmem gerekirse biraz korkutucuydu, çünkü o 30’lı yılların film yıldızıydı. Ona hakkını verebilecek miydim, buna cesaretim var mıydı? Çizdiğim karakterin doğru olması gerekiyordu, yönetmenimiz David’in mutlu olması gerekiyordu. Onu canlandırmak bu yüzden kendimi güçlü hissettirdi, Davies bana güç verdi.”

Davies’in gözlerden kaybolma nedeni de, asla süperstar bir film yıldızı olamayışının sebebi de sıklıkla Hearst’le olan ilişkisi. Şirketinin Davies için yeterince çalışmaması gösteriliyor kulislerde hep. Yapımcıları mali şekilde zorluğa girdikten sonra da Davies’e gelen roller yıllar geçtikçe azalıyor ve küçülüyordu. Peki, o günümüzde üreten bir aktör olsaydı işler yine aynı olur muydu? Seyfried “Pek sanmam” diyor. “Bugün yaşasaydı kesinlikle çok daha cesur olurdu. Ne yapmak istediğini yüksek sesle, korkusuzca söyleyebilirdi. Kendisi için neyin önemli olduğunu düşünüyorsa onun peşinden gitti. Yaşadığı dönemde bir yol ayrımındaydı: ilişkisi ya da kariyeri. İlişkisi onun için daha önemli olduğu için o yoldan gitmeyi tercih etti. Ama bence bugün olsa her ikisinin de üstesinden başarıyla gelebilirdi.”

Yazı: Aykun Taşdöner

ELLE TÜRKİYE ARALIK- OCAK 2021 SAYISINDAN ALINMIŞTIR. 


Etİketler