Bir kadın. Bir diva. Dünyaya ait bir ses. Opera şarkıcısı, ressam, aktris, şair… Ama hiçbirine tam olarak sığmayan bir varlık. Yaşamın kendisini yaratıcı bir alana dönüştüren bir figür. Semiha Berksoy’u tanımlayan şey yaptığı işler değil, bu farklı alanları tek bir varoluş içinde birleştirebilme biçimidir. Onda sahne, resim, söz ve beden birbirinden ayrılmaz, hepsi aynı içsel ihtiyacın farklı görünümleri gibi yan yana durur. Bu yüzden Berksoy yalnızca bir sanatçı değil, sanatın hayatla nasıl iç içe geçebileceğini gösteren bir modeldir — yaratmanın, yaşamanın ve kendine sadık kalmanın mümkün olduğuna dair bir hatırlatma.
Semiha Berksoy
İstanbul Modern’de "Tüm Renklerin Aryası" sergisini gezerken bu hissin ne kadar somut bir karşılığı olduğunu düşündüm. Bazı sanatçılar eserleriyle değil, kurdukları dünyayla hatırlanır. Berksoy’un resimleriyle karşılaşmak, bir sanat pratiğini izlemekten çok devam eden bir iç dünyaya tanıklık etmek gibiydi. Resimler bir şeyi anlatmaya çalışmıyor, zaten yaşanmış olan bir duygunun izini taşıyordu. O an, sanatın bazen açıklanacak bir şey değil, içinde kalınan bir hal olduğunu yeniden hissettim.
Gençlik yıllarımda üyesi olduğum Harbiye’deki TRT İstanbul Radyosu gençlik korosunun hafta sonu provalarında duyduğum o koral tınıları hatırladım. Birlikte yükselen seslerin yarattığı o büyük hacim, insanın kendi sesini ancak başka seslerin içinde duyabildiği bir alan açardı. Sahneyle kurduğum bağ da orada başladı; görünmekten çok hissetmekle ilgili bir bağ. Berksoy’un resimlerine bakarken aynı duyguyu yeniden tanıdım. Sanki ses, bu kez renklerin içinde devam ediyordu. Sahne ışığı sönmemiş, yalnızca biçim değiştirmişti. Sesin yerini renk, hareketin yerini bakış almıştı ama hissedilen şey aynıydı: sanatın bir ifade değil, bir varoluş hali olması.
Berksoy’un resimlerinde beni en çok etkileyen şey, hiçbir şeyin tamamlanmış görünmemesiydi. Figürler sanki bir anın içinde donmuş değil, hâlâ dönüşmeye devam ediyordu. Yüzlerdeki ifade net olmaktan çok değişkendi; güzellik ile huzursuzluk aynı yüzeyde yan yana duruyordu. Bu yüzden resimlere bakarken bir sonuç değil, bir süreç hissi ortaya çıkıyordu. Sanatın kusursuz bir form arayışından çok iç dünyayla kurulan dürüst bir ilişki olduğunu hatırlatan bir alan açılıyordu.
Fotoğraflar: Hakan Bahar
Sergide ilerledikçe resimler bir duvara asılı olmaktan çıkıyor, mekanın içinde asılı kalıyordu. Kumaşın ağırlığı, çizginin aceleciliği, figürlerin tamamlanmamış hali… Hepsi sahneye ait bir geçicilik taşıyordu. Sanki bu imgeler sabitlenmek için değil, bir an görünüp yeniden kaybolmak için yapılmıştı. Büyük yüzeylerdeki figürler kostüm ile beden arasında asılı duruyor, resim bir portre olmaktan çok bir hale dönüşüyordu. O an anladım ki Berksoy’un dünyasında resim, bakılan bir şey değil; içine girilen bir sahneydi.
Bir noktada resimlerin karşısında durduğumu değil, onların kurduğu sahnenin içinde yürüdüğümü fark ettim. Büyük kumaş yüzeylerdeki figürler bir resimden çok bir varlık gibi duruyordu, sanki sahne ışığı birazdan değişecek ve hareket edeceklerdi. Ölçek büyüdükçe mesafe kayboluyor, izleyen ile imge arasında bir sınır kalmıyordu. Berksoy’un dünyasında figür yalnızca temsil edilen bir beden değil, hâlâ konuşmaya devam eden bir hal gibiydi. O an sergi, bakılan bir yer olmaktan çıkıp içinde bulunulan bir zamana dönüştü.
Belki de bu yüzden Berksoy’un dünyasında teatral olan hiçbir zaman yalnızca estetik bir tercih gibi görünmüyor. Sahne duygusu resimlerin içinde yaşamaya devam ediyor; beden bir rolü temsil etmiyor, yaşanan duyguların geçtiği bir yüzeye dönüşüyor. Sanat burada bir karakter yaratmaktan çok insanın kendi iç sesiyle temas kurma biçimi haline geliyor. Bu temas bazen güçlü, bazen kırılgan ama her zaman samimi. İzleyici olarak karşılaştığımız şey de tam olarak bu açıklıktı.
Fotoğraflar: Hakan Bahar
Sergide dolaşırken Semiha Berksoy’un sesi yalnızca duyulan bir şey değildi, mekanın içinde dolaşan bir gerilim gibiydi. Videolardan yükselen o ses kusursuz olmaya çalışmıyor, aksine kırılma ihtimalini içinde taşıyordu. Opera burada ihtişamdan çok açıklıkla ilgiliydi — sesin saklanmadan, korunmadan ortaya çıkmasıyla. Resimlere baktıkça bunu daha net hissettim. Fırça darbelerindeki sertlik, yüzlerdeki doğrudanlık, renklerin zaman zaman taşan hali… Hepsi aynı risk duygusunu taşıyordu. Sanki ses tuvalin içinde kalmaya devam ediyor, resimler o sesin sustuğu yerde konuşuyordu. Opera sahneden çekilmiş ama varlığını kaybetmemişti, yalnızca biçim değiştirmişti. O an sergi bir izleme deneyiminden çok sesin bedenden çıkıp imgeye dönüştüğü bir alan haline geldi.
Fotoğraflar: Hakan Bahar
Ses bazen sahneden çekiliyor, bazen tuvalde kalıyor, bazen de izleyenin hafızasına yerleşiyor. Belki de bu yüzden onunla karşılaşmak, bir sanatçıyı görmekten çok bir sesi hatırlamak gibi. Ve bazı sesler, sustuktan sonra bile uzun süre duyulmaya devam eder.