SOSYAL ORTAMLARIN YENİ JARGONU

Sanal ortamın yeni jargonuna ne kadar hakimsiniz?

YAZI: Aykun Taşdöner

Sosyal hayat mı, sosyal medyada yaşadığımız hayatlar mı? Arada bir fark olduğunu kim söyleyebilir ki? Sınırlar muğlaklaştı. Ancak son zamanlarda internet dünyası, gerçeklikten çok daha fazla can yakabiliyor, bizi eğitiyor, kişi ve olaylara karşı olan bakış açımızı da değiştiriyor. Bugün sosyal medya, z jenerasyonu için hepimizden çok farklı anlamlar taşıyor. Onlar bu dünyayla bizim gibi sonradan tanışmak yerine direkt içine doğdular ve onunla birlikte şekillendiler. Peki ya diğerlerinin bahanesi ne? İki kere iki dört. O kuralları biliyoruz, peki sanal ortamın yeni jargonuna ne kadar hakimiz?

Hatırlar mısınız, hashtag günün kahvesi dediğimiz günler vardı. Sonra fomo, jomo gibi etiketlerin ötesinde kültürü şekillendiren terimler girdi hayatımıza. Zaman tünelinde biraz daha ilerlediğimizde duygusal ilişkiler için benzer terimler çıktı… Basit zamanlar. Oysa sosyal medyaya, sosyal medyanın gücüne bugünlerde çok daha bağımlıyız. Bir zamanlar Instagram’ın bize armağanı olan #selfie’nin İngiliz sözlüklerinde kendine yer edinmesini hayranlıkla karşılamıştık. Bugün artık birazdan bahsedeceğim terimler yeni medya, sosyoloji, psikoloji gibi bilim dallarının yeni çalışma alanları haline geldi.

Kimi zaman psikolojinizin sarsılması için ya da karanlık girdaplarda savrulmak adına illa ki internetin karanlık köşeleri olarak nitelendirilen Deep Web’e geçmeniz gerekmeyebilir. Sosyal medya dozunda ya da sınırlamalarla kullanılmadığı zaman, özellikle de Twitter’da sizi çökertebilir. Siyah rengi savunduğunuzda, neden maviyi övmediğiniz konusunda azar işitebilirsiniz. Büyük beden biriyseniz mayolu fotoğraf paylaştıktan sonra altına hiç tanımadığınız kişilerin gereksiz düşünceleri sizi aşağıya çekebilir. Bu arada, Twitter son zamanlarda yeni bir limit getirdi. Henüz kullanımı herkes için başlamasa da, kimlerin paylaşımlarınıza yorum bırakabileceğini kısıtlayabiliyorsunuz. Bu da tabii ayrı bir tartışma konusu. Sizi linç kültüründen uzak tuttuğu gibi, farklı ses ve fikirlere kapalı olduğunuz anlamına gelebilir. Neyse, sonuçta internet karanlık bir girdap. Yazıyı okuduktan sonra Netflix’te “The Social Dilemma” isimli belgeseli izlemenizi öneririm. 

• toxic positivity

“Don’t Worry, Be Happy”… Kökleri bir Hint felsefesine dayanan bir çift söz, bir şarkıya dönüştüğünde ilk anlamı gibi yalın bir hayatı işaret ediyordu. 60’lardan günümüze, sokak duvarlarındaki afişlerden pop kültüre kendine çok fazla alanda yer buldu… Derdi, tasayı bertaraf edip mutlu olmayı aşılıyordu. Bir şarkıydı ve kendimizi onun hafifliğine kaptırıp geçiyorduk. Hızla ileri sarıp 2020’ye geldiğimizde ne değişti de pozitif olmak bizi rahatsız eder oldu… “Toxic positivity” sosyal medya hesaplarının, özellikle de aforizmalar ve renkli zemin üzerine yazılan üç-beş boş sözün Instagram’da yayılması ardından başgösterdi. Kendini kişisel gelişim uzmanı ya da psikolog olarak nitelendirenler bir anda bize mutlu olmamızı söylemeye başladı. Her durumda, yüksek sesle ama. Adeta kafamıza vura vura… Sadece mutluluk da değil, hani her şerde bir hayır vardır derler ya; ya da Nil Karaibrahimgil’in hepimize hayatın olumlu yönlerini görmemizi öğütlediği anlar vardı ya. (Öyle demeyelim de… Şöyle diyelim). İşte bu “toxic positivity”. Günü kurtarmaya yarayan bu özlü sözler, belki anı yaşamak isteyenleri o anda kurtarıyor. Ancak geniş perspektifte olumsuz yönlerimizi görmememizi yani gelişimimizi de engelliyor. Oysa mutsuz olmak ve ağlamak da gülmek kadar doğal ve bunları paylaşmaktan zarar gelmez.


• kırılganlık sarhoşluğu

Paylaşmaktan zarar gelmez demişken. Z jenerasyonu internetin içinde doğduğu için okul sırasında arkadaşlarıyla paylaştığı duyguları, sosyal medyada dile getirmekten de çekinmiyor. Çekinmiyor, çünkü Gen Z, aktivist bir ruha da sahip. Fikirlerinin kamuoyu oluşturacağını ve insanları değiştirebileceğini de düşünüyor. Haklılar da, Greta Thunberg’den Malala’ya, Indiya Moore’dan Emma Gonzalez’e… Ama konumuz bu değil. Evet kendileriyle çok ilgililer, ancak ilgi sadece bununla sınırlı kalmıyor. Çevrelerine de duyarlılar. Bu yüzden akne ya da kilo problemi gibi konulardan sürdürülebilirliğe kadar birçok konuda korkmadan konuşuyorlar. Böylece etraflarındaki diğer kişilerin de konuşmak ve dile getirmek konusunda istekli olmalarını sağlıyorlar. Ancak kendi kırılganlıklarını, duygu ve düşüncelerini korkmadan dile getirmek sonradan onları zora sokabiliyor. Samimi olmaya çalışırken bazen biraz da fazla konuşmuş olabilirsiniz. Derya deniz olan sosyal medyada kendinizi çok fazla ortaya atarak hislerinizi teşhir ettiğinizi düşünebilirsiniz. Zira bazen kendi kilitli kişisel hesabınızda paylaşılan bazı bilgiler ekran görüntüleri halinde zincirleme şekilde etrafa saçılabiliyor. Araştırmacı yazar Brené Brown’ın TED konuşmasını dinlerseniz, duygularınızı itiraf etmek ya da açık açık paylaşmak illa zayıflık değil, ama bazen söylediklerimizi geri almak isteyebiliriz.

• gaslighting

Terimin henüz tam bir Türkçe karşılığı yok. Ancak psikolojik manipülasyon olarak geçiyor. Sosyal medya bazı insanların kendilerini her alanda söz sahibi olduğunu düşündüren ve bu sayede kendi narsist kanaat önderlerini yarattığı bir mecra haline geldi. Özellikle tanımadığınız kişilerle tartışabileceğiniz durumlarda fikirlerinizin ve psikolojinizin sağlam olduğuna emin olun. Zira psikolojik açıdan kaba kuvvet uygulayarak ya da sanal tacize maruz bırakarak, kendisine daha fazla güç ve popülarite kazandırmak adına sizi kurban seçebilirler. Durumu duygusal terörizm olarak ele alanlar da var. Terimin çıkış noktası 1930’lu yıllarda bir tiyatro oyunu ve hikayede geçen bir çiftte, erkek olanın kadına uyguladığı bir özgüveni temelden sarsma olayı. Durum psikolojide “gaz lambası tekniği” olarak geçiyor. Sözcük 2018’de Oxford tarafından yılın kelimesi seçilmişti.

• sosyal adalet savaşçıları

Çıkış noktasıyla varış noktası farklı. 20. yüzyılda kullanıldığı anlamla, 2010’lu yıllarda sosyal medya ve Twitter’daki kullanımı değişti. Normal şartlarda feminizm ve sosyal haklar konusunda ilerici ve yenilikçi fikirleri olanlar için tercih ediliyordu. Bugün ise negatif bir anlam yüklenmiş durumda. Tartışmalarda sizin fikirlerinizi yok sayarak, sizi susturarak kendi düşüncelerinin doğru olduğunu dayatan ve bunu mutlak gerçek olarak kabul ettirmek isteyenler için kullanılıyor. İngilizcesi “social justice warrior” 2015 yılında Oxford sözlüğünde kendine yer edindi ve kısaca kültür savaşları anlamına geliyor. Bu kişilerin hedefleri internette kendileri gibi radikal düşüncelerde olmayan herkesi hedef göstererek suçlamak, bunları şikayet ederek ceza almalarına neden olmak. Kendilerini “ayrımcılığı ortadan kaldıranlar” olarak nitelendirseler de asıl ayrımcılığı kendileri yapıyorlar.

• cancel culture

Hayat görüşünüz ya da hassas konularda olayı nasıl ele aldığınıza göre terimin anlamı pozitif ya da negatife doğru kayabiliyor. Politik doğruculuğun bir uzantısı olarak da görebiliriz. Ancak büyük çoğunlukla durum kamuoyunun yararına oluyor. Kısacası bir kişiyi artık tamamıyla yok saymak ve onu görmezden gelmek anlamına ya da amiyane bir tabirle “endüstri içinde bitirmek” anlamına geliyor. Özellikle popüler kültürde, sinema ve televizyon yıldızlarının feminizm, LGBTQI+, insan hakları konusunda “ileri geri konuşmaları” kendilerinin boykot edilmesine neden oluyor. Bunu en son olarak J. K. Rowling’in trans bireyler hakkında dışlayıcı konuşmaları sonucunda sadece fanları tarafından değil genel olarak sosyal medyanın genelinde boykot edildiğini gördük. Ya da #metoo döneminde nihayet hayatımızdan çıkarma gücünü bulduğumuz tacizci erkekleri düşünün.

• etiket aktivistliği

Pınar Gültekin’in ölümünün ardından, Ece Temelkuran şöyle bir tweet atmıştı: “Kızlarımız büyüyüp de bize ‘Peki siz kadınlar öldürülürken ne yaptınız?’ diye sorarlarsa biz de ‘Bol bol tweet attık hashtag’li’ deriz.” Devamında #pinargultekin ve #istanbulsözleşmesi yazıyordu. Birkaç ay öncesine gittiğinizde ise #BlackLivesMatter ile dünya genelinde Instagram bir anda siyaha bürünmüştü. Kişiler sadece etiket kullanımının bir işe yaramadığını savunuyorlar. Hepimiz kendimizi meydanlara atmak zorunda değiliz. Evet bir yaptırım getirmeden sadece etiket oluşturmanın da anlamsız olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak medyadaki örnekler aksini gösteriyor. Sosyal medyada kullanıcıların o konuda bilgilenmelerine yol açarken benzer konularda başlarından geçen hikayeleri paylaşmalarını ve başkalarının kendilerini yalnız hissetmemelerini sağlayabiliyor. Türkiye’de #oyver etiketi oluşturulmuştu, bir benzerini Birleşik Devletler’de #vote olarak gördük. Geçtiğimiz seçimlerde gençlerin verdiği oy oranında artış olması bir tesadüf olamaz. Ses getirmek önemli. Tıpkı #WomenSupportingWomen ve #ChallengeAccepted etiketlerinde olduğu gibi. Birleşmiş Milletler birkaç sene önce kendilerine Emma Watson’ı elçi olarak seçip #HeForShe etiketini yarattığında Ruanda, Meksika, ABD ve İngiltere kadın-erkek eşitliği konusunda çalışmaya başlayacaklarını söylediler. 2017 yılında ABD’de kadınlar #WomensMarch etiketinin gücüyle sokağa dökülmüşlerdi.

ELLE Türkiye Ekim 2020 sayısından alınmıştır.