Yazı: Damla Durak
Fotoğraflar: Launchmetrics Spotlight
Hoşumuza gitsin ya da gitmesin “güzellik” bir zaman- lar kusursuzlukla eşanlamlıydı. Ancak artık mesele “güzel” görünmek değil; akılda kalmak. Hatta bazen biraz tuhaf, biraz eksik, biraz da dağınık görünmek. Dijital çağın ilk dönemleri, “kusursuzluğun” altın çağıydı diyebili- riz. Filtrelerle pürüzsüzleştirilmiş ciltler, aynılaşan yüz hat- ları, birbirine benzeyen estetik dokunuşlar... Sosyal medya, güzelliği ulaşılabilir kılmak yerine ironik bir şekilde daha tek tipleştirici hale getirdi. Ancak her trend gibi, bu da bir doygunluk noktasına ulaştı. Artık kusursuzluk şaşırtmıyor. Etkilemiyor. Hatta çoğu zaman sıkıcı bulunuyor. Yeni jenerasyon, bu tektip estetiğin yarattığı “gerçeklik kaybına” karşı daha mesafeli. Aşırı düzenlenmiş yüzler yerine, mimikleriy- le yaşayan, kusurlarıyla var olan yüzler daha çekici hale geliyor. Çünkü kusur, insanı insan yapan şeyin bir parçası. Bu yüzden bugün güzellikte asıl lüks, kusursuz görünmek değil; gerçek görünmek. O halde hep bir ağızdan söyleyebiliriz: Elveda kusursuzluk yorgunluğu!
YENI ÇEKICILIK KODU: KARAKTER ESTETIĞI
“Post-pretty” çağında güzellik, yüzeysel bir “beğenilme” halinden çıkıp daha derin bir çekim alanına dönüşüyor. Bu çekim alanını yaratan şey ise artık simetri değil; karakter. Bir yüzü hatırlanır kılan şey, çoğu zaman onun kusursuzlu- ğundan ziyade, ayırt edici detayları değil midir? Belki hafif asimetrik bir gülüş, belki göz çevresindeki doğal çizgiler, belki de tamamen “kurallara uymayan” bir stil... Bunlar artık düzeltilmesi gereken detaylar değil,
kimliğin bir parçası. Moda dünyasında da bu değişim açıkça hissediliyor. Eskiden “mükemmel” olarak tanımlanan yüzlerin yerini, daha farklı, daha özgün ve hatta zaman zaman “alışılmadık” bulunan yüzler alıyor. Çünkü yeni estetik, izleyicide hayranlık uyandırmaktan çok meraklandırmayı hedefliyor. Bunu anlamak için modanın kanaat önderi kabul edilen tasarımcıların podyumlarında ya da kampanya çekimlerinde tercih ettiği modellere bakmak yeterli. Güzellik anlayışındaki bu kırılmayı en iyi özetleyen kavramlardan biri: “ugly-pretty”. İlk bakışta alışılmış güzellik kalıplarına uymayan ama ikinci bakışta güçlü bir çekim yaratan bir estetik. Bu yaklaşım, izleyiciyi konfor alanından çıkarıyor. Çünkü klasik güzellik, kolay tüketilen bir şeydir; hemen anlaşılır ve hızlıca kabul edilir. Oysa “ugly-pretty”, biraz zaman ister. Biraz dikkat, biraz da açık fikirlilik. Tam da bu yüzden daha etkileyicidir. Çünkü güzelliği bir sonuç olarak sunmaz; bir deneyim haline getirir.
GERÇEKLIĞE DÖNÜŞ VE BILINÇLI DAĞINIKLIK
NEDEN DEĞIŞIYORUZ?
Güzellik dünyasındaki bu dönüşüm sadece estetik değil, aynı zamanda psikolojik bir ihtiyaçtan da besleniyor. Kusursuzluk baskısı, uzun süre boyunca bireylerde yetersizlik hissi- ni tetikledi. Sürekli daha iyi görünme arzusu, bir noktada yorucu hale geldi. Ne mutlu ki “post-pretty” yaklaşımı bu baskıyı tersine çeviriyor. Kusurları saklamak yerine kabul etmek, hatta onları görünür kılmak... Bu, bir anlamda estetik üzerinden kurulan bir özgürleşme hali. Kendini olduğu gibi gösterebilmek, yeni dönemin en güçlü lükslerinden biri. Daha da önemlisi “post-pretty” çağı, güzelliği demokratikleştirmekten çok, onu bireyselleştiriyor. Artık tek bir doğru yok. Tek bir ideal yok. Herkesin kendi estetik dili, kendi çekicilik kodu var. Bu da güzelliği daha karmas��ık ama aynı zamanda daha ilginç hale getiriyor. Artık güzellik bir sonuç değil; bir süreç. Bir ifade biçimi, bir duruş.
KUSURSUZLUKTAN KAÇIŞ: “Tucked-In” Saçlar
“Tucked-in” saçlar, yani saçın kıyafetin içine bilinçli olarak yerleştirilmesi, “post- pretty” estetiğinin en rafine yansımalarından biri. Çünkü bu görünüm, klasik anlamda “kusursuz saç” fikrine meydan okuyor. Fönlü hacim, milimetrik dalgalar ya da kusursuz bukleler yerine sade ve neredeyse “yarım bırakılmış” bir etki sunuyor. Moda haftalarının kulislerinde ve sokak stilinde sıkça karşımıza çıkan “tucked-in” görünüm, özellikle maskülen ve minimal siluetlerle birleştiğinde güçlü bir kontrast yaratıyor. Feminenliğin klasik kodlarını yumuşatıyor, hatta yeniden tanımlıyor.
Bu yazı ELLE Türkiye Nisan sayısından alınmıştır.