Görünmeyen, bazen yalnızca fark edilmek için zamana ihtiyaç duyar. PG Art Gallery’nin yeni sezonunu eşzamanlı olarak açan Ayşe Gül Süter’in Light Constellation ve Sevim Kaya’nın A Moment of Growth That No One Saw sergileri de tam bu noktada buluşuyor: gördüklerimizden çok, gözümüzden kaçanlarda. Süter, PG Art Gallery’de ışık, renk ve mekân üzerinden insanlar, nesneler ve deneyimler arasında kurduğumuz görünmez bağların izini sürerken; Kaya, Snob Collector’da katlanan, kıvrılan ve tekrarlarla çoğalan kağıt formlarla doğanın sessiz büyümesinin izini sürüyor.
Çizgileri Kim Çiziyor?
Ayşe Gül Süter’in üretiminde ışık yeni bir mesele olarak çıkmıyor karşımıza. Yeni medya, heykel ve resim arasında çalışan sanatçı, daha önce gördüğümüz üretimlerinde de ışığı yalnızca aydınlatan değil, görme biçimimizi değiştiren hatta şekillendiren bir araç olarak ele alıyor. Özellikle 2022 tarihli Path of Light serisinde bu araştırma oldukça belirgindi. Süter, ışığın malzemeyle karşılaşmasını kırılma, yansıma ve renk aracılığıyla izleyicinin mekan ve kendi bedeniyle kurduğu ilişkiyi araştırıp değişken ilişkiler kuruyordu.
Ayşe Gül Süter
Light Constellation ise bu araştırma hattını sürdürürken, araştırmayı başka bir yere taşıyor. Işık hâlâ orada fakat artık tek başına bir başrolü üstlenmiyor, odağını ışığın kendisinden ilişkilerin görünmez yapısına kaydırıyor. Mekan içerisinde birbirlerine uzanarak duran paslanmaz çelik noktalar ve çubuklar, ilk bakışta yıldız kümelerini hatırlatan yapılar olarak karşımızı çıkıyor. Tabii ki buradaki asıl mesele yıldızlar değil, asıl mesela aralarına çizdiğimiz çizgiler yani o görünmez bağlar. Birbirinden astronomik ölçekte uzakta bulunan yıldızları bir takımyıldızı olarak algılamamızı sağlan şey onların birbirlerine olan gerçek yakınlığı değil, olduğumuz yerden, bu dünyadan onlara bakma şeklimiz. Sahip olduğumuz bakış açımız onları bir takımyıldızı olarak algılamamızı sağlıyor. Sanatçı bu kozmik yanılsamayı ilişkiler, hafıza ve deneyim üzerine düşünmek için oldukça güçlü bir metafora dönüştürüyor.
Bu nedenle Süter’in işleri bize ilginç bir alan açıyor. Bu yaklaşımı antropolog Tim Ingold’un Lines: A Brief History ve The Life of Lines kitaplarında geliştirdiği çizgi düşüncesiyle yan yana okumamız mümkün. Ingold dünyayı birbirinden bağımsız nesnelerin toplamından ziyade yürümekten çizime, anlatıdan dokumaya uzanan birbirine karışan ve kesişen çizgiler üzerinden oluşan bir yapı olarak ele alıyor. Daha sonra The Life of Lines’ta bu düşüncesini yaşamın kendisine yöneltir ve yaşayan varlıkların çizgilerinin birbirine dolandığı karıştığı bir dünyadan söz eder. Süter’in noktaları da benzer bir soruyu görsel alana taşıyor: Bir ilişki tam olarak nerede başlar; iki noktanın varlığında mı, yoksa onları birbirine bağlayan bakışımızda mı?
Gördüğümüz şey ile bildiğimiz şey arasındaki ilişki hiçbir zaman sabit değildir; bakışımız, bildiklerimizden ve inandıklarımızdan büyük ölçüde etkilenir. Sanatçı oluşturduğu takımyıldızlarında da tam olarak bu etkiyi ve mesafeyi görünür kılmaktadır. Sabit olan bu aynı noktalar değişen bakış açıları altında yeni takımyıldızı haritaları oluşturulmasına olanak sağlayabilir.
Bu yüzden de belki de Light Constellation gökyüzünden çok hafızayla ilgili bize bir şeyler anlatmak istiyor olabilir. Geçen zaman içerisinde yaşadıklarımız, seçimlerimiz, hâlâ vermekte olduğumuz kararlarımız ve henüz bilmediklerimiz ve ihtimallerin heyecanı arasında bir sürü görünmeyen çizgiler oluşuyor. Her karşılaşma, her tanışma kişisel haritamıza yeni bir nokta eklerken haritalarımız da hiçbir zaman tamamlanmıyor. Fakat bu eksiklikle de eşleşmiyor, tamamlanmayla alakalı yeni konulara dönüşüyor. Ve bu sergi de bize görünmeyen bağlar sayesinde sürekli yeniden şekillendiğimizi, kişisel haritalarımızın hiçbir zaman tamamlanmadığını hatırlatıyor. Belki de mesele, o haritayı tamamlamak değil, her karşılaşmayla yeni çizgilerin oluşmasına ve çizgilerin tekrar tekrar yer değiştirmesine izin vermektir.
Light Constellation sergi görünümü
Kimsenin Görmediği Bir Büyüme Anı
Yan mekan Snob Collector’a geçtiğimizde ise değişen bir şeyler olduğunu fark ediyoruz. Sevim Kaya bakışımızı gökyüzüne değil, toprağa ve neredeyse toprağın altına yönlendirmemizi istiyor. Doğanın kendi ritminde sessizce işleyen süreçlerinden hareketle oluşturduğu eserlerini görüyoruz.
Kaya’nın pratiğinde karşılaştığımız bitkiler, kökler ve tohumlar sadece doğal formlar olarak değil, zamanı başka türlü düşünmemizi isteyen araçlar olarak da karşımıza çıkıyor. Sanatçının daha önceki çalışmalarını da düşündüğümüzde, bu formları ele alış biçimi büyümenin ani ve gösterişli bir eylemden çok, yumuşak bir şekilde fakat istikrara sahip bir oluş biçimi olarak varlık kazandığını görüyoruz.
A Moment of Growth That No One Saw ise bu oluş biçimini kağıt üzerinden bize aktarıyor. Kağıt burada görüntünün aktarıcısı bir yüzey olmanın ötesinde katlanan, kıvrılan, dokunuşu kaydeden ve tekrar yöntemiyle çoğalan bir malzeme. Tek başına oldukça hassas ve kırılgan görünen parçalar bir araya gelip birbirlerine tutundukça daha büyük ve organik yapılar meydana getiriyor. Her bir tekrar ise bir sonraki birlikteliğe zemin hazırlıyor, bu sayede ise ortaya çıkan eser tamamlanmış bir nesneden çok sonu gelmeyen, devamlılığı olan bir büyümenin, bir oluşun kaydına dönüşüyor.
Bu bakışı filozof Emanuele Coccia’nın The Life of Plants: A Metaphysics of Mixture kitabında bitkilere önerdiği perspektifle yan yana düşünmek mümkün. Bitkileri sabit bir biçim, sessiz bir dekor ürünü olarak düşünmemek gerekir. Çünkü bitkiler çevreleriyle sürekli bir alışveriş halinde bulunarak, yaşadığımız dünyayı dönüştürürler. Dönüşen, değişen ve tekrar dönüşen bir organizmadır; kendini tekrar tekrar baştan yaratabilir. Bu yüzden de Kaya’nın birbirine tutunarak çoğalan kağıt birimleri de tekil parçalar olmaktan çıkarak birbirilerinin oluşuna katkı sağlayan, varlıklarını mümkün kılan parçalar olarak karşımıza çıkıyor. Ve biçimin kendisinden çok, biçime ulaşan süreç önem kazanmış oluyor.
A Moment of Growth That No One Saw sergi görünümü
Kağıdın hassaslığı tekrar ve birliktelik sayesinde yapısal güce de dönüşüyor. Belki de doğada var olan büyümeyi çoğu zaman gözden kaçırmamızın sebebi bu: Değişimin kendisini her zaman büyük jestlerle olmasını beklemekten dolayı, süreç içinde yaşandığını hissetsek de anı yakalayamıyoruz ve sonrasında da yalnızca bıraktığı izi görüyoruz. Oysaki bir kökün toprağı delip havayla temas etmesi, bir yaprağın yön değiştirmesi ya da bir formun şekil değiştirmesi, genellikle, biz bakmadığımız anlarda gerçekleşiyor. Zaman durmuyor, dönüşüm duraksamıyor, sürece dahil olup gözün ötesinde görmek anlam kazanıyor.
Görünmeyenin İki Haritası
Süter ve Kaya’nın sergileri tam da bu noktada buluşuyor: Biri bakışımızı yukarıya, yıldızlara, diğeri doğanın sessiz ve kendine özgü büyüme biçimine çeviriyor. Sergilerden biri noktaları çizgiler üzerinden birbirine bağlarken diğeri küçük birimleri tekrarlayarak çoğaltıyor. Birinde bağları ve ilişkileri görünür kılan ışık ön plandayken; diğerinde ise zamana dair olanı üzerinde biriktiren kağıt ön planda.
Tabii ki burada her iki sanatçının da peşine düştüğü şey, gördüğümüz formdan ibaret değil. Pratiklerinin kesiştiği yer de tam olarak burada: O formu meydana getiren, çoğu zaman göremediğimiz süreçlerde. Bir takımyıldızının hayali çizgilerinin ışığı altında, acele etmeden kendi ritminde büyüyen ve toprağın altında kendine yeni yollar açan bir kökü hayal etmek çok da zor gelmiyor. İkisi de noktalar arasında kendilerine ait yollar oluşturuyor; ikisi de zaman, ilişki ve bakışla varlık kazanıp bir biçime kavuşuyor. Bu yüzdendir ki Light Constellation ve A Moment of Growth That No One Saw daha fazlasını görmeyi vaat etmiyor; belki de yalnızca, gözden kaçırdıklarımızın yanında biraz daha uzun kalmamızı ve biraz daha uzun bakmamızı öneriyor.
A Moment of Growth That No One Saw sergi görünümü
Ayşe Gül Süter’in Light Constellation sergisi 16 Ekim 2026’ya kadar PG Art Gallery’de, Sevim Kaya’nın A Moment of Growth That No One Saw sergisi ise 2 Ekim 2026’ya kadar Snob Collector’da görülebilir.