BİR BAŞKA GEZEGEN YOK!

Harekete geçme zamanı. Hemen, şimdi.

Günün birinde bir tehdit oluşturacağını hayal bile etmediğimiz gelişmeler, hayatımızı kolaylaştıran detaylar bizim sonumuzu, ancak bizden de büyük, tabiatın sonunu getiriyor. Zira hiçbir şey sınırsız değil. Bitirene kadar dünyayı tüketmeye devam edecek miyiz? Hemen şimdi harekete geçmemiz gerekiyor.

David Attenborough: A Life on Our Planet” belgeseli şu sözlerle başlıyor: “Ukrayna’daki bu şehir bir zamanlar 50.000’den fazla kişiye ev sahipliği yapıyordu. Bir toplumun rahat bir yaşam sürdürmelerini sağlamaları için gerekli her şey vardı. Ancak 26 Nisan 1986’dan sonra şehir bir anda yaşanılmayacak duruma geldi.” Bundan sonrası zaten bir tarih ve hepimiz hakimiz. Patlamanın sebebi insanların yaptığı kötü planlama ve hatalardı. Yani bizdik. (Henüz izlemeyenler ve olayın dramatik yönünü kurmaca gözünden izlemek isteyenler için de Chernobyl dizisi önerilir.) Bırakın şehri ya da ülkeyi; bu felaketin sonuçları Avrupa kıtasının dört bir yanında hissedilmişti. “Üstelik bu tek bir olayın sonucuydu. Çağımızın asıl trajedisi neredeyse hiç fark edilmeden günden güne dünya çapında büyümeye devam ediyor. Gezegenimizdeki tabiat alanlarının, biyoçeşitliliğin kaybolmasından bahsediyorum.”

Jane Fonda 8 Eylül’de bir kitap yayınladı. “What Can I Do?: The Truth About Climate Change and How to Fix It”. Kitabın kârının tamamı Greenpeace’e aktarılıyor. “Geleceği değiştirebilmek için tarihteki son düzlükteyiz. Yoksa her şey için çok geç kalacağız.” Hollywood’un en istikrarlı aktivisti geçtiğimiz sonbahar Washington D.C’de Fire Drill Fridays başlıklı protestolar düzenliyordu. İklim krizine dikkat çekerken bunu yapma nedeni de Greta Thunberg’di. 


Belgesele göre 1937 yılında yabani doğa dünya genelinin yüzde 66’sını kaplıyordu. Sonra her 20 yılda bir bu oran yüzde iki şeklinde azalmaya başladı. Seksenlere vardığımızda ise ibre yüzde 55’i gösteriyordu. 2020’de ise yüzde 35. Bir düşünsenize, nefes almamızı sağlayacak temiz bir hava, mavi bir gökyüzü olmayacak zaman içinde. Dünya, ekosistem bir denge üzerine kurulu. On bin yıldır ortalama sıcaklık birkaç santigrattan fazla dalgalanmıyordu. Ağaçlar ve planktonlar karbonu tutuyor, hayvanlar toprakları gübreliyor. Buzullar güneş ışınlarını yansıtarak dünyayı soğutuyor. İstikrar bu biyoçeşitlilik ile sağlanıyor. Ancak havalar ısınmaya başladığında bugün Kaliforniya’da, sene başında Avustralya’da olduğu gibi önlenemez büyük yangınlar çıkıyor. Karbonu tutacak ağaç kalmadığında, topraklar hayvanların yaşayabileceği kadar verimli olmadığında, ısınan hava buzulları eritip, okyanustaki asit miktarını artırıp mercanları öldürdüğünde sıra bize de gelecek. İtiraf etmem gerekirse internette sürekli okuduğum şeylerdi bunlar, ancak bu ölçüde kalp kıran bir şekilde daha önce bir farkındalık seviyesine ulaşmamıştım. Belgeseli muhakkak izleyin.

İçinde yaşadığımız bu belirsiz dönemin sizi biraz daha karamsar hatta depresif yaptığını düşünüyorsanız yalnız sayılmazsınız. Düşük gelirli kesimlerde ve genç kuşakta oran daha yüksek olsa da bugün literatüre bir de iklim depresyonu girdi. Duyduğumuz endişeler, gelecek kaygısı… Asıl şaşırdığım ağzımızın sularını akıta akıta izlediğimiz tüm o distopik senaryoları gerçekte yaşadığımızda vücudumuzun verdiği tepki.

AMA YALNIZ DEĞİLİZ

1993 yılında Tarkan henüz pop star olma yolunda ufak adımlar attığı dönemde Harbiye Açıkhava Sahnesi’nde Akkuyu Nükleer Santrali’ni protesto etmek için bir konser verir. “Ne için geldiniz buraya” diye sorar ve “Tarkaaaaaaaan” yanıtını alır. “Ben aslında sadece benim için değil, bu önemli olay için buraya gelmenizi isterdim, bize zarar verecek bir olaya karşı olduğumuzu anlatmak için sahneye çıktım” der. Ardından söylediği şarkının sözleri şöyle akıyor, “Yoksun yanımda, en zor anımda” sanki doğa için yakılan bir ağıt. Tarkan kitlesini harekete geçi ren ne ilk ne de tek ünlü. Ancak onun gibi akla bir çırpıda gelen birkaç ünlü isme bakarken varlıkları bize güç veriyor, ses çıkardıkları için mutlu oluyoruz, bizi de harekete geçirmek konusunda teşvik ediyorlar. “Big Little Lies” ile bir anda favori ünlü isimlerden birine dönüşen Shailene Woodley aktivizm konusunda Jane Fonda ile yarışıyor. Her ikisi de spektrumun iki ucunda, Woodley 28 yaşında, Fonda 82. Ortak noktaları ikisinin de Birleşik Devletler polisleri tarafından defalarca tutuklanmaları. “Yapmanız gereken tek şey dişinizi fırçalarken suyu kapalı tutmak, çöpleri ayırmak, vintage satan mağazaları ziyaret etmek, işte sürdürülebilir olmayı bu kadar kolay dahil edebilirsiniz hayatınıza” diyor. Ancak asıl ses getiren atağı elbette Dakota eyaletinde gerçekleşecek petrol çalışmalarıydı. Proje yerel halkın temiz suya erişimini sonlandıracaktı. “Kaynaklarınızı buna yatırmak yerine yenilenebilir enerji konusunda çalışmalara başlayabilirdiniz” demişti. Katıldığı protestoların neticesinde bir sene hapisle cezalandırılmıştı, ancak şartlı tahliye ile serbest bırakılmıştı. Shailene Woodley ise Greenpeace elçisi olarak plastiklerin okyanus üzerindeki etkisini araştırmak için üç haftalık keşif turuna çıkmıştı. Time için yazdığı makalede “Parayı mı, geleceğinizi ve çocuklarınızı mı seçmek istersiniz?” diye can alıcı bir soru sormuştu. Woodley yaşam şeklini de bunun üzerine kuran biri. Kullandığı güzellik ürünlerini doğadan topladığı materyallerden üretiyor. “Harekete geçmezsek yangınlar, kasırgalar artacak. Toprak tarım için verimsiz olacak” diyor. Woodley gibi Mark Ruffalo da doğayı katlederek gaz ve petrol gibi kaynaklara ula��mayı reddediyor. Bunu birkaç sosyal medya post’uyla sınırlı tutmak yerine aktif bir şekilde protestolara katılıyor.

YILDIZ GÜCÜ

Hayat standartlarımızı değiştirmek elbette biraz da maddi imkanlar ışığında şekilleniyor, ancak Leonardo DiCaprio’nun da doğaya olan adanmışlığı ilham verici. Paparazzi fotoğraflarından da takip etmiş olabileceğiniz gibi Leo, genç kız arkadaşlarını da yanına alarak bisikletle seyahat etmeyi tercih ediyor, New York’ta nehir kıyısındaki evi ise bir doğal yaşam alanı. Suyunu arıtıyor, güneş enerjisini kendi üretiyor. “Harekete geçmeyi ertelemek yerine kolektif bir şekilde işe koyulmalıyız” demişti Birleşmiş Milletler’deki İklim Zirvesi’nde. DiCaprio, okyanusları, ormanları (özellikle de Amazonları) ve doğal yaşamı bir sonraki jenerasyonlara bulduğumuz gibi teslim edebilmek için birçok organizasyon şirketi kurdu ve senede 20 milyon dolar gibi bir bütçeyi iklim kriziyle başa çıkmak için harcıyor. “Yenilenebilir enerji, temiz ulaşım ve sürdürülebilir tarım dünyanın ömrünü uzatacaktır.”

Ve Jane Fonda… Her cuma başkent Washington’da katıldığı protestoların neticesinde yeni bir kelepçeli fotoğrafı eklendi albümüne. Fotoğraflarda ona kimi zaman süpermodel Amber Valetta kimi zaman da oyuncu Rosanna Arquette eşlik etti. Amaçları sivil itaatsizlik yoluyla iklim krizine dikkat çekmek elbette. Basın kimi zaman onu şov yapmakla, gereksiz PR malzemesi üretmekle suçladı. O zarif bir şekilde şöyle dedi: “Ünlü olmanın bir yanı da sürekli basında yer alarak kendinizi göstermektir. Ben de ünlü olduğum için katılıyorum protestolara. Gücünüzü kullanmak tanınmış bir kişi olarak üstlenmek zorunda olduğunuz bir sorumluluktur. Özellikle de geleceğimiz tehlike altındayken.”

ÖLÜ BİR GEZEGENDE MÜZİK YOK

Geçtiğimiz sene o zamanlar Avrupa Merkez Bankası Başkanı olarak görevine devam eden Christine Lagarde, Birleşmiş Milletler zirvesi sırasında David Attenborough ile “Doğa Bizim Sermayemizdir” başlıklı bir konuşma yapmıştı. Lagarde o zamanlar 93 yaşında olan Attenborough’ya şöyle dedi: “Bunca yılın ardından emekli olmak ve dinlenmek yerine dünyayı bilinçlendirmeye devam ediyorsunuz.” Bu aktivizmin ne olduğunu açıklamıyorsa başka ne açıklayabilir ki? Greta Thunberg doğa aktivizmi, iklim krizi konusunda poster çocuğu olmuş olabilir. Hatta streaming platformu Hulu, Thunberg’in kampanyalarının peşine düşerek “I Am Greta” başlıklı bir belgesel çekti. Venedik Film Festivali’nde de prömiyeri yapılan filmin geliri kesinlikle Thunberg’in cebine değil ikim krizi ile savaş halinde olan organizasyon şirketlerine aktarılıyor. 17 yaşındaki idealist Greta’ya genç kuşağın diğer gözü kara isimleri eşlik ediyor. Billie Eilish bir defasında üzerinde “Tick, tock, tick tock” yazan bir tulum giyerek “iklim krizi gerçek” ve “zamanımız daralıyor” demişti. Grammy’lere ise üzerinde “Ölü bir gezegende müzik yok” yazan bir tişört giydi. Elbette tek icraatı bu değil. “All Good Girls Go To Hell” videosunda gökyüzünden yanmakta olan yeryüzüne dönen bir şeytan kılığındaydı. Dünya bir önceki yüzyıla göre 1.5 derece daha sıcak bir yer artık. Oysa bu son 100 yılın öncesinde, 10 bin yıldır ortalama sıcaklık birkaç santigrattan fazla dalgalanmıyordu. Büyük sorumlusu karbon dioksit salınımını artıran biz insanlarız. Eilish de, Fonda gibi, diğerleri gibi platformunu gerçekleri dramatik bir şekilde göstermek için kullandı. Coldplay bir çözüm bulunana kadar tura çıkmayacaklarını açıklamıştı, Massive Attack sattıkları her bir bilete karşı bir ağaç dikme sözü vermişti, Eilish ise konserlerinde plastik kullanımını yasaklayıp alanı geri dönüşüm kutularıyla doldurdu. Bugün 22 yaşında olan Z kuşağının favori yüzlerinden Jaden Smith henüz 14 yaşındayken JUST Water isimli şirketini kurmuştu Drew Fitzgerald ile. JUST Water, atabileceğiniz en ufak bir adımın bile etkisi olduğunun altını çiziyor. İşlemler sırasında gereksiz enerji sarfiyatı olmaması adına doğal kaynak suları plastik değil karton şişelerde paketleniyor. Karton kutuların yüzde 82’si ise bitki bazlı. Bu da yüzde 74 oranında karbon salınımını azaltıyor. Temiz su kaynaklarını yüzde 80 oranında azalttığımızı düşününce atacağımız en ufak bir adım bile fayda sağlar.

UFAK ADIMLAR, BÜYÜK ETKİLER

Reese Witherspoon’un bence hepimizin içindeki, çaresizlikten ya da yeterince iyi insan olamadığımız için büyüyen stres topunun yavaş yavaş erimesini sağlayan bir paylaşımı var. Bilmiyorum, belki de ben buna inanmayı tercih etmiştim. “Hepimiz her an her koşulda başarılı, melek gibi insanlar olamayız. Bazılarımız plastik pipetleri kullanmayı bırakmakla başlayabilir, bazılarımız belki sadece sokak hayvanlarına mama verebilir. Ancak yeter ki bir şey yapın.” Her ne kadar asıl sorumluluğun bizi yönetenler ya da dev şirketlerde olduğuna inansam da kişisel olarak alacağımız doğru kararlar vicdan rahatlatmanın ötesinde bir köşede sızlanmak yerine kendi yaşadığımız, nefes aldığımız alanı değiştirecektir.

Peki neler yapabiliriz? “Dünyanın dört bir yanından insanlar, pratik çözümler üreterek çok geç olmadan önce harekete geçiyor” yazıyor count-us-in.org sitesinde. Sitenin sloganı “Sevdiğiniz şeyleri koruyun.” Daha net olamazlar. Amaç yaşayan 1 milyar insana ilham vererek karbon salınımını azaltmak. Yine soruyorum: Peki ne yapabiliriz? Uçak kullanmayı azaltmakla başlayabiliriz. Hatırlarsanız sırf bu sebeple Greta dünyayı bir tren ve tekne ile dolaştı. Yeni bir otomobil satın almaya karar verdiğinizde elektrikli olanı seçebilirsiniz. Ya da tamamıyla dört tekeri, ikiyle takas edip pedal çevirin. Daha az kıyafet almayı deneyebilirsiniz. Dergi dilinde konuşacak olursak zamansız parçalarla sezonluk değil, ömürlük yatırımlar. Atmak yerine onarmayı tercih edin. Yemek atıklarını azaltmak, kombinin ayarını bir derece kısmak gibi zora sokmayacak tercihler de mümkün. Sebze ve meyveleri mevsiminde tüketmek, haftalık tükettiğiniz et oranını azaltmak sağlığınızı da olumlu etkileyecektir.

Reese Witherspoon’un dediği gibi Count Us In de bunların arasından hayat şartlarınıza en uygun olabilecek öneriyi seçmenizi söylüyor. Kendinize iki aylık bir deneme süresi verin. Ve her gün bunu not alın. Attenborough “A Life on Our Planet”ta önümüze seriyor gerçekliği. “Yaşamın dört milyar yıllık tarihinde beş kez kitlesel yok oluş yaşandı. En yakın olanı dinozorlar çağının sonunu getirmişti. Canlıların yüzde 75’i yok olunca hayat da kendini sıfırladı ve her şey yeniden başladı. Altıncı kitlesel yok oluş ise çoktan başladı. 2030’da Amazonlar yok olacak, sadece ağaçlar değil, bölgedeki tüm canlılar yok olacak. Kutuplarda buz kalmayacak. Isınma hızı artacak. 2040’ta sera gazı salımı çok hızlı artacak. 2050’de mercan resifleri kalmayacak, okyanuslar asitle dolacak. Belki de balık kalmayacak. 2080’de topraklar tükenecek.”

Ancak önüne geçmek mümkün. Belki kendimizi, etrafımızdakileri “bencilliğe” davet etmek gerekiyor. Evimizi yaşanılabilir kılmazsak, nefes alacak bir alan kalmayacak.

Yazı: Aykun Taşdöner