Advisry, 2014’te başlattığınız projeden bu yana uzun bir yol katetti. Geriye dönüp baktığınızda, marka değişip gelişirken tasarım anlayışınızda sizce ne aynı kaldı?
Değişmeyen şey, en başından beri ürünler yaratmaya yön veren merak duygusu. Her projeye yalnızca ortaya çıkacak sonucu düşünerek başlamaya çalışıyorum. Bu, sonuca ulaşmanın yeni yollarını düşünmemi zorluyor. İlk başladığımda bunu daha çok bir zorunluluk nedeniyle yapıyordum, bugün ise aynı süreci sürdürmek için kendimi özellikle zorluyorum.
Advisry’yi bir topluluk olarak tanımlıyor ve bu topluluğu tek başınıza kurmak istemediğinizi söylüyorsunuz. Bugün sizin için bu topluluk ne ifade ediyor ve markaya yaklaşımınızı nasıl şekillendiriyor?
Benim için topluluk aslında benimle aynı ilgi alanlarını paylaşan ve bunlarla ilgilenen diğer insanlar demek. Yaptığım işlerin büyük bir kısmını ilgimi çeken şeyler üzerinden şekillendiriyorum. Modadan nefret edebilirsiniz ama sırf Martin Scorsese’nin "Taxi Driver" filmini sevdiğiniz için yeni koleksiyonuma ilgi duyabilirsiniz. Topluluk böyle oluşuyor çünkü artık ortak bir paydamız var. Benim topluluğum da referanslarım kadar çeşitli: Müzisyenlerden yönetmenlere, ressamlardan fotoğrafçılara kadar uzanıyor. Topluluktaki biri zamanla markanın ilham kaynağı haline geliyor. Tasarımlarımı, bilinçli olarak sanatçının yaşam tarzının farklı anlarında işlevsel olacak şekilde tasarlıyorum.
Sinema, müzik ve sanat her zaman Advisry evreninin bir parçası oldu. Aklınızda kalan bir film, müzik ya da sanatçı, zamanla işlerinizde nasıl karşılık buluyor?
Farklı şekillerde oluyor. Bazen bir filmin belirli bir sahnesi, daha büyük bir fikrin çıkış noktası haline gelebiliyor. Ya da bir şarkı, koleksiyonun dünyasında var olduğuna inandığım bir karakteri temsil edebiliyor. Bazen de tamamen bilinçaltında gerçekleşiyor. Başka zamanlarda ise bütün mesele, bir sanat eserini moda koleksiyonuna dönüştürmek olabiliyor. Bunun tek bir yöntemi yok.
Tasarım süreciniz boyunca tekrar tekrar izlediğiniz belirli bir film oldu mu?
Bu koleksiyon sürecinde tekrar tekrar izlediğim tek bir film olmadı. Ancak "Do the Right Thing" filminde, koleksiyona dair yaklaşımımı yansıtan bir sahne var. Mookie’nin Pino’yu karşısına oturtup en sevdiği basketbol oyuncusunu, film yıldızını, şarkıcıyı ve benzerlerini sorduğu sahnede Pino bütün sorulara "siyahi insanlar" cevabını veriyor. Ardından Mookie şöyle bir şey soruyor: “En sevdiğin insanlar bizken neden bizden nefret ediyorsun?” Bunun, dünyanın Amerika’ya nasıl baktığını oldukça iyi özetlediğini düşünüyorum.
Sanatçı için üç farklı “durumdan” söz ediyorsunuz: zanaat, performans ve kutlama. Bu fikir nasıl ortaya çıktı ve moda tasarımına yaklaşımınızı değiştirdi mi?
Bilinçli olarak ortaya çıkmadı. Kişisel olarak var olmasını istediğim şeyleri yaratma egzersizi olarak başladı. Birçok açıdan kendi ilham kaynağım benim. Aynı zamanda içinde bulunduğum bu yaşam biçimi de bunu destekliyor. Dolayısıyla bunun, kendi hayatıma gerçekten işlevsel bir şekilde karşılık vermesinden doğduğunu söyleyebiliriz. Bunu tanımladığımda, bu yaşam biçimine daha açık bir şekilde hizmet eden şeyler tasarlamaya başladım ve uymayan pek çok şeyi de eledim.
“America, Still” ile bugün Amerika’da yaşananlara 1970’lerin merceğinden baktınız. Neden özellikle o döneme geri dönmek istediniz?
Amerika’nın kuruluşunun 250. yıldönümü olduğu için 50 yıl geriye gitmek kolay. Aynı zamanda tüm zamanların en sevdiğim müziklerinden bazıları o döneme ait; Amerikan sinemasının “Altın Çağı” olarak kabul ediliyor, ilk süperstar sporcularımızı ortaya çıkardı ve politik açıdan da son derece hareketli bir dönemdi. Bugün tarihin neresinde durduğumuzu anlamak için doğru bir arka plan gibi hissettirdi.
Advisry’nin ilk yıllarında ilişkilendirildiği sokak giyim çizgisinin ötesine geçen bir iş üretiyorsunuz. Markanızı geliştirmeye devam ederken, bu dünyanın bir parçası haline gelen yeni unsurlar var mı?
Evet. Koleksiyonlarımdaki couture unsurlarını geliştirmeye devam etmek istiyorum. Aslında tamamen yeni bir şey değil ama bu yaklaşım kesinlikle giderek daha fazla yer kaplıyor. Bunun, moda aracılığıyla kendini ifade etmenin en saf biçimi olduğunu düşünüyorum.
Stüdyoda sizin için tipik bir gün nasıl geçiyor? Fikirleriniz genellikle araştırmalardan, sohbetlerden, görsellerden, müzikten, filmlerden mi doğuyor, yoksa sadece yaşamak ve gözlemlemekten mi?
Stüdyom hem herhangi bir yer hem de her yer. Çoğu zaman bir iPhone ve eskiz defteriyle çalışıyorum. Yaşamayı, gözlemlemeyi ve tüketmeyi, bir moda tasarımcısı olarak üretken olmanın yolları olarak görüyorum.
New York gibi hızlı tempolu bir şehirde yaşamak ve çalışmak tasarım sürecinizi nasıl şekillendiriyor?
New York’ta ilham eksikliği diye bir şey yok. Şehrin spontane yapısı da sayısız “işte bu” anının ortaya çıkmasını sağlıyor. New York’ta bir gün içinde neler olabileceğini gerçekten önceden tahmin edemiyorsunuz.
Sizce Advisry’nin sektörde uzun ömürlü olabilmesi için neyi koruması önemli? Geleceği düşündüğünüzde, markanın nereye doğru evrilmesini umuyorsunuz?
Şu anda benim için en önemli şey tutarlılık. Güvenilir bir marka olmak istiyorum. Markanın henüz olmadığı ama olmasını istediğim şey ise güvenilir ürünler üreten bir marka olmak. Defilelere gelmenizi istiyorum ama aynı zamanda mağazaya da gelmenizi, denim pantolonlarımızı satın almanızı ve onları bir yıl boyunca her gün giymek istemenizi istiyorum.